İNSANI diğer canlılardan ayıran en önemli araç, yazı dilidir. İnsanlara özgü bir haberleşme aracı olan yazı dili, insanlık tarihi kadar eskidir. Nasıl ki geçmişin henüz bilinmeyen özellikleri ve ortaya çıkarılamayan çeşitli halleri bir merak konusu ise, yazının keşfi de zihinlerde aynı ölçüde bir soru işaretidir.
Din merkezli bir perspektife göre; kalemle yazmayı öğreten, böylece insana bilmediğini bildiren, mânâ âleminin katmanlarıyla aklımızı ve ruhumuzu arındıran, kendini ifade etme yeteneğini bahşeden ve beyanı talim eden Allah’tır. Ki bu meleke ile asra meydan okuyan medeniyetler inşâ edilmiş ve gerek diplomasi alanında, gerek dinî mecrada, gerekse sosyo-kültürel sahada kalemi ve kelâmı etkili kullanmak insanlığa çağ atlatmıştır. Yazı, Yüce Allah tarafından Hazreti Âdem’ e veya Hazreti İdris’e öğretilmiş, sonra da insan neslinin çoğalması ve göçlerin artmasıyla dünyanın pek çok bölgesine yayılmıştır. Görünen odur ki, geçmişten günümüze pek çok millet aynı kökene sahip harfleri kullanmaktadır.
Modern bilimse pozitivizme dayalı somut bir delil aramakta olduğu için veyahut sadece bulduğu kitabelere ve bazı belgelere göre hareket etmekte olduğu için kesin bir şey söyleyememekle birlikte yazının kökenini, mağara resimleri ile Mısır hiyerogliflerine dayandırmaya çalışmaktadır. Güney Araplarından olan Himyerlilere ait kitabelerden hareketle güney Araplarının yazıyı Fenikelilerden aldığını iddia etmektedir. Ancak 7’nci yüzyıla ait bu kitabelerle yazının tarihine bir sınır belirlemek haksızlık olur. Çünkü Güney Arabistan’da kurulan pek çok kadim topluluk ve medeniyetin kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Himyerlilerden önce güney Arabistan’da yaşamış ve medeniyet icra etmiş kavimlerin en bilinenleri Hud Peygamber, Mainliler ve Sebe Melikesinin topluluğudur.
7’nci yüzyıldan çok daha önce Yemen’de kurulan Sebe Devleti’nde yazının kullanıldığı Hazreti Süleyman kıssasından bilinmektedir. Hazreti Süleyman, Sebe Devleti’ne bir mektup yazmış ve Melike Belkıs bu mektubu okumuştur. Belkıs’ın okumasından anlaşılmaktadır ki, Yemen’de yazı, Himyerlilerden çok daha önce kullanılmaktadır.
Kıssada anlatıldığına göre Hazreti Süleyman, Sebe Devleti’nin varlığını Hüdhüd adındaki bir kuş sayesinde öğrenmiştir. Buna göre Hazreti Süleyman Sebelileri bilmemekte, bu durumda da Fenike bölgesinin, tanımadığı bir kavme yazıyı öğretmesi imkânsız hâle gelmektedir. İbn Hişam, İbn Kuteybe, Ya’ḳûbî, Taberî, Sa’lebî, Deylemî, İbn Esîr ve İbn Kesîr gibi Klasik İslâm tarihçilerine göre yazının kökeni bu kavimlerden çok daha önce yaşamış olan Hazreti İdris’e dayanmaktadır.
7’nci yüzyılda İslâm kültürünün ortak iletişim dili durumuna gelen Arap alfabesi, fetihler neticesinde geniş bir coğrafyaya yayılmış, itibar kazanmış ve varlığını kanıtlamıştır. Farklı kavimlerin estetik katkılarını da içerisine alarak sanat eseri durumuna yükselmiştir. İslâm dinini benimseyen kavimler, dinî bir hassasiyetle Arap yazısını, İslâm ümmetinin ortak değeri görmüş ve ona zamanla “İslâm hattı” vasfını kazandırmıştır. Güzellik ve yenilik arayışları tabii bir rekabet ortamını doğurmuş, ardı ardına sanatkârların yetişmesini sağlanmıştır. Bu meyanda en belirgin gelişme Emeviler döneminde gerçekleşmiştir. Muhtelif kaynaklarda bilinen en eski simanın, Hazreti Ali’nin hilâfeti devrinde ün kazanmış, Emeviler döneminde de büyük şöhreti yayılmış Halid bin Ebu’l-Heyyaç olduğu ve bu sanatkârın Medine’de Mescidü’n-Nebi’nin kıble tarafındaki duvara 24 sûreyi altınla yazdığı belirtilir. Halid’ten sonra Ebu Yahya Mâlik bin Dinar, hat sanatında ilk büyük hamleyi gerçekleştiren Kutbetü’l-Muharrir olarak öne çıkar. Kûfi yazı üzerinde yapılan sanatkârane üslûba “muharrir” denilmiş, zaman içerisinde yerini “hattat” ifadesine bırakmıştır.
İslâm’ın ilk yıllarında kullanım alanına ve kullanılan materyale göre iki ayrı yazı tarzından söz etmek mümkündür: Bunlardan ilki Mushaf, kitabe ve önemli vesikaların yazıldığı sert ve köşeli yazı üslûbu; diğeri ise günlük işlerde kullanılan yumuşak, kavisli ve yuvarlak karakterli yazı tarzıdır. Yazı, Mekke’de “Mekkî”, Medine’de “Medenî” adını almış, Kûfe şehrinde sert ve köşeli yazı “Kûfî” adıyla geliştirilmiştir.
Kûfî yazı daha sonraları çok farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Yapılarına göre basit Kûfi, yapraklı Kûfi, zemini süslü Kûfi, örgülü Kûfi, geometrik Kûfi olarak beş kısma ayrılmıştır. Yazıldıkları bölgeye göre Kûfî, Meşrik Kûfîsi, Mağrib Kûfîsi olarak yazı üç kısma ayrılmıştır.

Harf ve harf çeşitlerinin teşekkülü
Tarih boyunca insanlar duygu ve düşüncelerini bir şekilde aktarım yoluna gitmişlerdir. İnsanoğlu tarihin ilk çağlarından itibaren, duygu ve düşüncelerini ifade etmek için, gerek mağara duvarlarına çizdikleri resimlerle, gerek kayalara oydukları figürlerle gelecek nesillere belge niteliğinde tarihten birer armağan sunmuşlardır.
Heyecan, coşku, sevinç ve korku gibi yaşanılan çeşitli duyguları ve bu duyguları aktarma ihtiyacı, sanatın doğmasına ve çoğalmasına vesile olmuştur. Arapça sözlüklerde harf, “kenar, taraf, uç, kıyı, kenar ile bir yöne meyletmek, bir tarafa sapmak” anlamlarına gelir. Çoğulu ise hurûf, hiref veya ahruftur. Harf, Kur’ân’da “çok yönlü şeylerden sadece bir yön olarak”, “yedi harf” hadisinde “lehçe” veya “kıraat” mânâlarında kullanılmıştır. Terim olarak ise harf, “bir kelimeyi oluşturan ses, çizgi ya da çizgi gruplarına” denilmiştir. Buna göre harf, “alfabeyi oluşturan seslerin her birine ait yazı, çizgi ve çizgi grupları türünden işaretlere, kelimelerin oluşumunda bir anlamda belirleyici taraf olmaları” ile bu isimle telaffuz edilmiştir. Harfler iletişim aracı olan dilin “sese şekil veren en küçük yapıtaşlarıdır”. Bu tanımla harfin sözlük anlamı birebir örtüşmektedir.
Günümüzde Batı kaynaklarınca alfabe ve yazıların hepsi temelde Fenikelilere dayandırılır. Fenike alfabesi yirmi iki harften ibarettir. Keldanîler bunları alarak İbrani yazısının aslını icat etmişlerdir. Asurîler zamanında da Süryani yazısı şekline dönüşmüştür. Araplar kullandıkları alfabeyi “Elifba” olarak adlandırmakta olup bunlardan almışlar fakat alırken Keldanîlerdeki Farsça (kaf, cim ve pe) harflerini (dillerinde olmadığı için) cim, sad ve bâ harflerine çevirmişlerdir. Dillerinde olup da Keldanîlerde bulunmayan “je, ha, zel, sad, zı, ğayın” gibi sesleri de üzerlerine ayırt edici birer çizgi veya nokta koyarak kullanmışlardır. Yalnız Araplara mahsus olduğu söylenen ve “lâmelif ve hareke kabul etmeyen sakin elif” de Milât sonrası 6’ncı asırda bugünkü şeklini almış, fakat bunu elifbaya tek bir harf olarak koymuşlardır. Nihayet yedi harfin ilâvesiyle Arap elifbası 29 harften oluşmuştur.
İnsanoğlunun en önemli buluşlarından biri olan yazı, bugünkü formunu alana dek pek çok merhalelerden geçmiştir. Örneğin insanlar önce bir sayı belirlemek için eşyalardan istifade etmiş, ipe düğüm atmak veya ağaca çentik açmak gibi yöntemlere başvurmuştur. Daha sonra anlatmak istediği eşyayı resmetmiş, zamanla bu resimler yanında kavramlar da anlatıla gelmiştir. Bir izlenimci gözüyle ayak resmi hem ayağın kendisini ifade etmiş, hem de yürüme eylemine işaret etmiştir. Mısır ve Hitit kitabeleri ile Maya-Aztek yazıtları bu tür yazıya örnek verilebilir.
İslâm hat sanatı, kendine has kuralları olan, İslâm estetiğinin zirve noktasını oluşturan bir sanat dalı olup, tek başına dahi İslâm Medeniyeti’ni temsil edecek kabiliyettedir.
Arap yazısının doğuşu
Arap yazısının menşei konusunda İslâmî kaynaklarda çeşitli görüşler mevcuttur. Merhum Nihad M. Çetin’e göre bu görüşleri üç grupta toplamak mümkündür.
Birinci görüş, tevkifidir. Naslar aracılığıyla ilâhî bir kaynağa dayandırılan bu görüş, bütün yazıların temelini Hazreti Âdem’e bağlar. Hazreti Âdem, her yazıyı balçık üzerine yazıp pişirmiş, Nuh Tufanı’ndan sonra her kavim kendi yazısını bulup öğrenmiştir. Arap yazısını ilk öğrenen Hazreti İsmail olmuştur. Sonra İdris Peygamber veya onun oğullarından biriyle yazının başlangıcı arasında bir bağ kurulmuştur. Hazreti İsmail ya da yine onun oğullarından Nasr ve Teyma’nın yazıyı bulan ilk kişiler olduğu, bunların yazıyı bitişik olarak icat ettikleri, daha sonra kardeşleri olan Nebet, Hemisa ve Kayzer’in de harfleri ayırdıkları belirtilmektedir.
İkinci görüş, Arap yazısının “Güney Arabistan yazısı” yahut “Himyerî” yazıdan türediği şeklindedir. Yazı, Güney Arabistan’dan ticarî münasebetler sebebiyle önce Şam bölgesine, daha sonra da Hicaz bölgesine intikal etmiştir. Ancak tarihî gerekçelerle mantıklı bir görüşe dayanan ve bugün de taraftarı bulunan bu faraziyeyi, Arap yazısının gelişim merhalelerini inceleyen mevcut kitabeler teyit etmemektedir.
Üçüncü görüş ise, Arap yazısının “Nabatî” yazısının değişiminden elde edildiği şeklindedir. Bugün artık ilmî araştırmalar sonucu kabul edilen görüş, Arap yazısının Nabatî yazısından türediği, hatta onun gelişmiş bir devamı olduğu şeklindedir. Nabatice yazı alfabesi yavaş yavaş Arapça yazı biçimine dönüşmüştür.
Yazının ilk olarak Milât öncesi 3500’lü yıllarda Sümerliler tarafından kullanıldığı, hatta bilinen tüm yazı çeşitlerinin Sümer yazısından kaynaklanmış olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Bugünkü şekliyle olmasa bile, yazının basit şekliyle ilk insan Hazreti Âdem tarafından kullanılmış olmasını göz ardı etmemek gerekir. Zira Allah Teâlâ’nın kullarına yol göstermek ve aydınlatmak üzere peygamberine vahyettiği sözleri, yazılı bir metin olarak indirmiş olması bunun delilidir. Yazının ilk olarak Sümerliler tarafından kullanılmaya başlanması, Hazreti Âdem’e (as) gelen İlâhî vahye tezat teşkil etmez. Şu hâlde Sümerler yazıyı Nuh Tufanı’ndan evvel, Milât’tan önce 3500-3000 yılları arasında icat edip geliştirmiş olmalıdır.
Kur’ân ve hadislerden anlaşıldığı üzere insanlar, Hazreit Âdem’den itibaren ihtiyaçlarına binaen, günün şartlarına uygun alet ve edevat geliştirmiş, kullanmışlardır. Allah, Hazreti Âdem’e bütün eşyanın/varlıkların ismini daha dünyaya göndermeden önce öğretmiştir. Hazreit Âdem’le birlikte devamlı peygamberler gelmiş, İlâhî emirleri bildiren, suhuflar indirilmiştir. Bu hususta, Kur’ân-ı Kerîm’de Hazreti İbrâhim ve Hazreti Mûsâ’ya indirilen sayfalardan bahseden iki âyet vardır. Ebu Zer’den rivayet edilen zayıf bir hadîse göre bazı peygamberlere indirilen sayfaların sayısı 100’dür. Ve şu peygamberlere indirilmiştir: Hazreti Âdem’e 10 sayfa, Hazreti Şît’e 50 sayfa, Hazreti İdrîs’e 30 sayfa, Hazreti İbrâhim’e 10 sayfa. Ki bunların hepsini Cebrâil (as) indirmiştir. Demek oluyor ki, kendilerine suhuf (sayfa) indirilen peygamberler okumayı biliyorlardı.
İbn Abbas ve Hazreti Ali’ye göre harfler, Allah’ın İsimleri ya da yüce bazı sıfatlarının ilk sesidir. Seküler yaklaşıma göre Arap harfleri bazı varlıkların isimleridir; ilâhî yaklaşımı esas alan görüşe göreyse Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk sesidir.
Arap yazısının icadı konusunda Ebced, Hevvez, Kelemun, Sa’fes, Karuşet gibi bazı mitolojik isimlere bağlayan rivayetler de vardır. Buna göre Ebced Mekke ve civarının kralı, Kelemun, Sa’fes ve Karuşet ise Medyen ya da Mudar ülkelerinin krallarıydılar. Sonra kendi isimlerine göre alfabeyi icat etmişler, kendi isimlerinde olmayan ve revadif verdikleri ﻍ ﺵ ظ د خ ث harflerini de ekleyerek alfabeyi tamamlamışlardır. Ancak bu isimleri okuyanın aklına ilk gelen şey bunların Süryanice, İbranice gibi bazı Sami alfabelerde harflerin artarda sıralanışı sonucu oluşmuş sözcükler olduğudur.
Arap yazısının menşei ile ilgili karşımıza çıkan başka rivayetler arasında Arap yazısını Süryani alfabesini örnek alarak Muramir b. Murre, Eslem b. Sidre ve ‘Amir b. Cidre adında Tayy kabilesinden üç kişinin icat ettiği de yer alır.
Klasik kaynakların çoğunda Arap yazısının el-Himyeri ya da el-Musned adı verilen Yemen menşeili bir yazıdan türediği görüşü hâkimdir. İbn Haldun el-Mukaddime adlı eserinde et-Tebabi’a devletinde medeniyet ve refah yükselince kullanılmakta olan el-Himyerî yazısının son derece güzel bir hale geldiğini kaleme almaktadır.
Söz konusu eserde, Yemenlilerin bu yazıyı izinsiz kimseye öğretmedikleri ancak Tebabi’a ve el-Hira’daki el-Munzir ailesi arasında bir hısımlık olduğu için ve Arap hükümranlığını Irak’ta yeniden tesis ettikleri için yazının buradan Hira’ya geçtiği belirtilmektedir. Hira’dan da Taife ve Kureyş’e geçmiştir. Yazar, Hiralılardan ilk olarak Sucyan b. Umeyye veya Harb b. Umeyye’nin yazıyı yukarıda adı geçen Eslem b. Sidre’ den öğrendiğini de ekliyor.
İbn Haldun’a göre Yemen, Hazreti Hûd’dan Hazreti Peygamber Efendimiz dönemine kadar tarih boyunca hep medeniyet merkezi olmuştur. Yemen, Nabat ve Hira’dan kültürel yönden daha ileridir. Yazı ve kitabet medeniyetle doğru orantılı olduğuna göre, yazının daha geri ve bedevî toplumlardan daha medenî bir topluma geçmesi mümkün değildir.

İslâm yazısının sanat olarak doğuşu ve çeşitlenmesi
Medeniyetlerin varlığı, bilinmesi ve sonraki kuşaklara aktarılması yazıyla mümkün olmuştur. Ardında yazılı eser bırakmış milletler insanlığın tarih hâfızasında yer tutmuş, diğerleri silinip gitmiştir. İslâm hat sanatı, kendine has kuralları olan, İslâm estetiğinin zirve noktasını oluşturan bir sanat dalı olup, tek başına dahi İslâm Medeniyeti’ni temsil edecek kabiliyettedir.
Hat sanatı, Batı tandanslı sanat akımlarının etkisinden kendisini korumuş, varlığını sürdürdüğü her dönem içerisinde devlet ricali tarafından da destek görmüştür.
“Yazmak, çizmek; kazmak; alâmet koymak” anlamlarındaki Arapça “ḫaṭṭ” mastarından türeyen ve “yazı, çizgi; çığır, yol” gibi mânâlara gelen hat kelimesi (çoğulu ḫuṭûṭ ve aḫṭâṭ), terim olarak “Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı (hüsnü’l-hat, hüsn-i hat)” anlamında kullanılmıştır.
Arap harfleri ile güzel yazı yazmak sanatı olarak da tanımlanabilecek olan hüsn-i hattın İslâm kaynaklarındaki en özlü tarifi konunun uzmanlarınca, “Hat, cismanî aletlerle meydana getirilen ruhanî bir hendesedir” cümlesiyle yapılmıştır. Hat sanatı, kamış kalem ve is mürekkebinin iş birliğiyle insan elinin vücuda getirdiği bir çizgi sanatı ile teşekkül eder.
Arap harflerinin şekline ve görselliğine dayanan bu sanat, dünyanın hiçbir alfabesinde bulunmayan çizgisel bir kıvraklığa sahip olup, Arap harflerinin kelimenin başında, ortasında ve sonunda farklı şekillerde yazılabilme imkânına haiz olmasıyla estetik boyutta gelişmiş ve İslam sanatı hüviyetini kazanmıştır.
Hat sanatının böylesine itibar bulması Kur’ân-ı Kerim’in yazılmasıyla mülhemdir. Kur’ân’ın önceleri parşömen daha sonra kâğıt üstüne muhtelif hat nevileriyle yazılmış sayısız örneği dünyanın çeşitli müze, kütüphane ve koleksiyonlarında bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim ve cüzleri, en῾âm-ı şerifler, evrâd-ı şerifler, delâilü-l hayratlar hat sanatının kitap şekline dönüşmüş hâlidir. Hadis mecmualarında, dini olmayan yazma kitaplarda, dîvan ve şiir gibi edebî eserlerde hüsn-i hatla yazılmış seçkin örnekler vardır.
Hat sanatı, güzeli arama gayretiyle hep yeni ufuklara yol almış, yeni yeteneklerin sanata kazandırılmasına imkân tanımıştır. Amasyalı bir Türk olan ve Mu’tasım zamanında Abbasilerin başkenti Bağdat’ta yaşayan Yakut el-Musta’sımî (ö. 698/1298) “Aklam-ı Sitte” denilen Sülüs, Nesih, Reyhanî, Muhakkak, Tevkî ve Rikâ’ adlarıyla bilinen hat çeşitlerini belli esaslara bağlayarak, hat sanatının yazılış kaidelerini tespit etmiştir. Bu kaideler hat talebeleri tarafından İslâm coğrafyasına yayılmıştır.
İki yüzyıl sonra, yine Amasyalı olan Şeyh Hamdullah, Yakut’un yazılarını yeniden ele almış, Yakut üslûbu devrini tamamlamış, hat sanatında yeni bir dönem başlatmıştır. Böylece İstanbul’da Şeyh Mektebi hâkim olmuştur. Kendisinden sonra gelen hattatları tesir altında bırakan Şeyh üslûbu, Türk hat sanatı tarihinde 150 yılı aşan bir süre etkisini devam ettirmiştir. 17’nci yüzyılın ikinci yarısında yetişen Hafız Osman ise Şeyh Hamdullah’ın yazılarını yeni bir süzgeçten geçirerek kendi estetik anlayışı ve sanat gücüyle yeni bir üslûp ortaya koymuştur. Böylece hat tarihi içerisinde Şeyh üslûbu, yerini Hafız Osman üslûbuna bırakmıştır.
Osmanlı döneminde sarayın destek ve himayesiyle büyük ilgi gören hat sanatı, İstanbul’un Fethi’nden günümüze kadar resmî müesseselerde olduğu gibi vakıf kurumlarında da geleneksel metotla yani meşk usulüyle yürütülmüştür.
Osmanlı’da talebeler hat sanatıyla ilk kez sıbyan mekteplerinde karşılaşmaktaydılar. Buralarda daha ziyade yazıyı tanıma, ölçülü ve güzel yazma amacı söz konusuydu. Ayrıca, halka açık olan bu sıbyan mektepleriyle aynı seviyede olan fakat saray erkânının çocuklarının okuduğu şehzâdegân mekteplerinde de hat dersleri verilmekteydi. Hat sanatkârları Dîvân-ı Hümâyûn, Enderun-i Hümâyûn, Galata Sarayı, Muzıka-yı Hümâyûn gibi medrese, mektep ve vakıf öğretim kurumlarında hat eğitimi vermekteydiler.
Hazreti Ali, “Hüsn-ü hat, fakir için mal, zengin için güzellik, hikmet sahipleri için de olgunluk demektir. Hat, gözlerin parlaklığı ve kalplerin kokusu, ince nakıştır” diyerek bu sanatın muhteşem değerine işaret etmiştir. Hat sanatını diğer sanatlardan ayıran kendine has özellikleri ona güzellik vasfı kazandırmış, sanatkârını da manevî bir mertebeye çıkarmıştır. Güzel olma vasfı, modern resmin öncülerinden Picasso’ya, “Benim resimde varmak istediğim son noktayı, İslâm yazısı çoktan bulmuş” dedirten bir güzelliktir. Ve sadece İslam’a özgü bir güzelliktir.
———————————
1 En-Necm 53/36-37; el-A’lâ 87/14-19.
2 el-Alak/ 4
3 el-Alak / 5
4 er-Rahman/ 4
5 İsmail Durmuş, DİA
6 en-Neml 27/30.
7 M.Uğur Derman, DİA
8 Muin N. ERİŞ, Dünden Bugüne Hüsn-ü hat Sanatı, syf.45
9 Nihad M. Çetin, İKMHS, 17.
10 İbrahim Cum῾a
11 Derman, İKMHS, 179-184
12 Fîrûzabâdî, Mecdüddîn, (1408/1987), el-Kāmûṣu’l-muḥîṭ, Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, s. 1032, 1033;
Muhammed b. Ebî Bekir Râzî, (t.s), Muḫtaṣaru’ṣ-ṣıḥaḥ Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l ‘Arabiyye, s. 131.
13 Yesûî, L. R., (1992), el-Müncîd fi’l-lüğa ve’l-a’lâm, Beyrût: Dâru’l-Meşrıḳ, s. 126; Dağdeviren, A. C., (2008),
“Kur’ân Kırâatinin Ana Dinamiği: Harfler”, Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Yaz, 17/1, s. 48;
Yazçiçek, R., (2004), “Bilgi Değeri Açısından Cefr ve Ebced- Harfler ve Rakamlar Metafiziği-” Milel ve Niḥal
(Yaz, 17/1), s. 86.
14 Buḫârî, Muhammed b. İsmail, (1422/2001), Ṣaḥîḥ, “Fezâilü’l-Kur’ân” 3, 5, Y.y.: Dâru Tavḳı’n-Necât.
15 Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, İsmail Durmuş DİA
16 Bkz TDK
17 Muin N. ERİŞ, Dünden Bugüne Hüsn-ü Hat Sanatı, syf 39
18 Durmuş, “Harf”, XVI, s. 158.
19 Çetin, İslam Hat Sanatının Doğuşu ve Gelişmesi, Arap yazısının menşei ve cahiliye devrinde yazı
20 Çetin,a.g.e
21 Ebu’I’Abbiis, Ahmed b. ‘Ali el-Kalkaşendi Subhu’I-A’şa fi Sina’ati’l-İnşa’ (Muessesetu’I-Misriyyetu’l-
’Amme), Kahire 1963, c.III, s.6-7
22 Çetin,a.g.e
23 Nabatî alfabesi, Nabatîler tarafından MÖ ikinci asırda kullanılmış olan, sadece ünsüz harflerin bulunduğu
alfabedir.
24 Çetin, DİA, İKMHS
25 Hz. İdris 3.büyük peygamberdir, Hz.Adem’in altıncı göbekten torunudur. Kendisine 30 suhufluk(sayfa) kitap
indirilmiştir. Babil veya Sümerler döneminde yaşamıştır.
26 En-Necm 53/36-37; el-A’lâ 87/14-19.
27 Muin N. ERİŞ, a.g.e. sf.18
28 Ferruh Karaman, Arap Harflerinin Kökeni
29 İbnu’n-Nedim
30 Kemal Tuzcu, Arap Yazısının Ortaya Çıkışı(1), 2001
31 el-Kalkaşendi, c.III s.8
32 İbn Haldun, el-Mukaddime, (Ter.Zakir Kadiri Ugan) İstanbul 1991, c.II s. 411
33 İbn Haldûn, Mukaddime, II, s. 312-314.
34 M. Uğur Derman, “Hat”, DİA, c. XVI, İstanbul, 1997, s. 427; aynı müellifin “Osmanlı Türklerinde Hat
Sanatı”, Osmanlı, c. XI, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 17.
35 Derman, “Hat”, DİA
36 Abdülhamit Tüfekçioğlu, “Tarihte ve günümüzde hat sanatının öğretim metotları”, 2000’li Yıllarda
Türkiye’de Geleneksel El Sanatlarının Sanatsal, Tasarımsal ve Ekonomik Boyutu Sempozyumu Bildirileri, T. C.
Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999, s. 269.
37 Hasan çelebi, Tarih ve Tabiat Vakfı (TATAV) Yayınları, 2003
38 “Hat”, Yeni Türk Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul, 1985, s. 1230-1231.
39 M. Uğur Derman, “Hat”, s. 429-430; “Hat”, Yeni Türk Ansiklopedisi, c. IV, s. 1231.
40 Muhittin Serin, Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Kubbealtı Neşriyat Nr. 68, İstanbul, 1998, s. 22.
41 Tüfekçioğlu, a.g.m, s. 277.
42 M:B Yazır, Medeniyet Aleminde yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli
43 M. Uğur DERMAN, Husn-i Hat Bibliyografyası, IX-X.



