Anne ben güçlü kadın oldum mu?

Oysa istediğim sadece kadın olmak anne! Sadece kadın olmak… Öylece, dümdüz bir kadın... Şerefi en az bir erkeğin şerefi kadar değer gören bir kadın... Naifliğinin arkasına sığınıp bunu kullanmayan, sadece naif olan bir kadın...

YAZMAKTAN ve konuşmaktan asla bıkmayacağımı düşündüğüm için çekinmeksizin her ortamda ve koşulda işbu durumu dillendirdiğim, ancak olgunlaştıkça asla bahsetmek istemediğim bir konu seçtim bu ay…

Böylece kâğıda küskünlüğümü öfkemle bertaraf edebilir ve kalemlerime yeniden sarılabilirim ya da bağırarak asla değiştiremediğim bu arsız kakafoniye kalbimle hâlâ buğz ettiğimi görünce kalemlerim bana sarılır. Belli mi olur?

Aman kimse kimseye sarılmasın, “Kalem kılıçtan keskindir” diyelim ve geçelim. Zaten hep öyle yapmıyor muyuz? Sizi bilmem ama ben bu aralar hep öyle yapıyorum. Şöyle bir bakıyorum kalem kalem mi diye ve sonra kılıçlara bakarak diyorum ki, “Sapla gitsin!”. Bir de kalemi tutana bakmıyorum yani. İnanır mısınız bilmem, ancak bu sığ duruş için kendimi de suçlamıyorum. Çünkü ne yaşanıyorsa bir şekilde yaşanıyor. Hayat avuçlarından kayıp gitmiyor da sanki avuçlarının içinde kayboluyor, bir çığlık gırtlağını yarıyor, ama yaşanacak şeyler bir şekilde yaşanıyor.

Kaderle ilk yüzleşmem tabiî ki bu satırlar değil. Üstelik kaderle bir alıp veremediğim de yok; çünkü kaderin üstünde bir kader olduğuna inanıyorum. Hâlâ inanıyorum. Şaka gibi, değil mi? Değil! Yaptıklarımızın, söylediklerimizin her birinin ama her birinin, bir yerlerde asılı kalıp o en beklenmedik rüzgâr estiği anda kucağımıza düşüvereceğine inanıyorum. Kimileri buna “karma” diyor. Kimileri Münker ve Nekir’in bazı notlar aldığını söylüyor. Ben bu aralar yazamıyorum ama onlar daima yazıyor ya, onlara da helâl olsun! Bu kadar girizgâh yaptım ama hâlâ hangi konudan bahsedeceğimi söylemedim.

Efendim, aylardan Mart ve tabiî ki Dünya Kadınlar Günü bu ay yine coşkuyla kutlanacak. Ben de kutlayacağım! En sevdiğim kadınlarla tatlı fotoğraflar paylaşacağım; belki anneme çiçek yollayacağım, belki kendime yeni bir kalem alacağım… Belki de kadın ve kadim dostlarıma birer kurabiye alırım. Hepsi olabilir ama kesin bir şey varsa o da yaşlılık sebebiyle anneannemin kanatlanıp gökyüzünde süzülmeye başlayan aklına ağıtlar yakacak olmam galiba. Yine de kutlamalar iyidir, güzeldir ve umut vericidir. İnsanın yaşama sevincini yineler.

Kolektif sevinç diye bir şey hakikaten var. Meselâ geçtiğimiz ay kar yağdı ve her birimiz çocuklar gibi şendik. Son bir gevezelik yapmama müsaade varsa bu paragrafı şu cümleyle bitirmek isterim: “Şen ola düğün şen ola!”

Bu cümle ne alâka? O hâlde devam edeyim: Filhakika...

Evet, ciddiyetle konuma dönüyorum. Kutlamalar güzeldir; ancak bunların hepsi işbu tarih itibariyle faydasız hâle gelmiştir. Pandemiyle birlikte iliklerimize kadar battığımız bireysellik çukurundan ne zaman çıkacağımız belirsizdir. Bu yüzden coşkuyla birbirimize sarılarak kutladığımız “Dünya Kadınlar Günü” hakkında yapılacak tüm paylaşımlar bir parça histeri içerir. Çünkü reel değildir. Çünkü öze dokunmamaktadır. Çünkü kolektif mücadele henüz başlamamıştır. Çünkü ertesi gün uyandığımda yine benimle yarışmak arzusuyla yanıp tutuşan bir hemcinsimin gözlerine bakıp hem ona, hem kendime tekrar tekrar acıyacağım. Çünkü ertesi gün uyandığımda yine bir dostumun gözlerinden bir başka kadının acımasızlığı ya da bir erkeğin hainliği damlıyor olacak. Çünkü ertesi gün uyandığım dünyada, bir kadının hayatı bir vahşinin pençesinde son bulmuş olacak. Bu yüzden uyanmak istemeyeceğim; zira bileceğim ki güçlü olan her zaman daha zalim, her zaman daha cüretkâr! Ve kadınlar güçlü değiller.

Değiller mi sahiden?

Bu düşünceler beni insan olma hasletlerimi sorgulamaya itecek. Kazandıklarıma bakacağım. Ve tabiî ki kaybettiklerime... Üç beş dost göreceğim kazanç hanemde, kayıp hanem ise benim için hiçbir anlam ifade etmediği hâlde toplum için çok şey ifade eden birtakım statüler ve pozisyonlardan oluşacak. Örneğin çok güzel kadın, çok başarılı kadın yahut eşine çok saygılı bir kadın... Bu yüzden güçlüleri sevmeyeceğim ama hep güçlü görüneceğim.

Güç... Liseden hatırladığım kadarıyla ve küçük bir Google araştırmasıyla gücü şöyle tanımlayabiliriz: “Güç, işin yapıldığı veya enerjinin bir birim zamanda aktarıldığı hızdır.”

Dolayısıyla “İş daha hızlı yapılırsa veya enerji daha kısa sürede aktarılırsa güç artar” diyebilir miyiz? Gücü insan kudretine teşmil ettiğimizde, en güçlü hissedilen çağların kanımızın deli aktığı gençlik yılları olduğu söylenebilir. Çünkü burada zamanın değeri küçük, enerjinin değeri büyük ve dolayısıyla güç de fazla hissediliyor. Formülasyonu tutturduk. Peki, ya simülasyona dökebildik mi? Bugün dudağımın sağına seyreden o kırık tebessüm, şüphesiz ki bir umutsuzluğun izdüşümü, ancak yine soracağım: Kadınlar güçlü müdür? “Ooo çok güçlüdür” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü kadın yemek yapar, çocuk yapar, ev yapar, han yapar, yuvayı yuva, erkeği adam yapar, yaşlı bakar, börek açar, soba yakar (soba mı kaldı), taksicilik bile yapar, değil mi? Bilimsel olarak motor zekâları daha gelişkin olduğu için kadınlardan daha iyi araç süren ve bu konu hakkında “iyi araba sürmek gibi” bir yetkinlik yaratıp bir de bunun üzerinden kadınları değerlendirmeye tâbi tutan tüm beyler için söylüyorum: Kadınlar güçlü değil, siz daha güçlüsünüz! Vallahi ayol!

Bu yüzden dünya nimetlerini en çok siz hak ediyorsunuz. Belki de yuvanıza lâyıkıyla bakmanız için tarafınıza bahşedilen bu fiziksel gücü toplumdaki haysiyetinizi gerçekleştirmek adına kadınlar üzerinde, bazen psikolojik şiddet yoluyla, bazen duygusal şiddet yoluyla, bazen din adı altında, bazen merdiven altında kullanışınızdan belli değil mi daha güçlü olduğunuz? Ama size bir sır vereceğim: Sırf bu güç yüzünden belki de cennetin kapıları size sonsuza dek kapandı.

Çünkü kadınların aklındaki kadın olgusunu bile yavaş yavaş yok ettiniz. Bir erkeğin gözünden konumlandırılan ve bu doğrultuda yetiştirilen hangi kadın gerçekten kadın gibi düşünüp buna göre şekil alabilir? Bizler doğar doğmaz, sizler gibi önce nelere sahip olduğumuzu değil, aslında ne olduğumuzu anlamaya çalışarak başlıyoruz hayata. Yapabileceklerimizden önce yapamayacaklarımız sıralanıyor peşi sıra. Kadın olmayı bir erkeğin gözünden yaşayan ve değerlendiren onlarca kadının arasından çıkıp bu iki kelâmı ettiğimizde ise adımız “Erkek Fatma” oluyor. Çünkü güce göz kırpmış oluyoruz ve böylece erkeklik sıfatına hak kazanıyoruz onların nezdinde. Oysa sadece ne olduğumuz sorunsalının perdesini bir parça aralamış oluyoruz.

Oysa istediğim sadece kadın olmak anne! Sadece kadın olmak… Öylece, dümdüz bir kadın... Şerefi en az bir erkeğin şerefi kadar değer gören bir kadın... Naifliğinin arkasına sığınıp bunu kullanmayan, sadece naif olan bir kadın... Ama her yıl kadın fıtratına uygun meslekleri tartışan şu amcalar, bir gün olsun kadın fıtratının beklentilerini anlatmıyor güzel evlatlarına. Varoluş kavgamız bitmiyor, ikircikli kadın-erkek hikâyeleri bitmiyor. Bunları yazdığım için evliliğimin kötü gittiğini düşünen erkek kafalı hemcinslerimin nesli tükenmiyor. Bunu Nurettin Topçu’nun hareket felsefesiyle açıklamaya çalıştığımda ise canları sıkılıyor, anlamıyorlar. O yüzden yekten söyleyeyim; evliliğim müthiş gidiyor, ancak toplumun çirkin yanını toplumun suratına çalmaktan inanılmaz zevk alıyorum. Çünkü güce göz kırpıyorum. Çünkü bunları yazınca sanki O’na dokunuyorum ve O’nun huzuruna çıkabilme ihtimâli bile beni daha iyi biri yapıyor. Böylece o göz kırptığım gücün esiri olmuyorum. Ve gücünün esiri olup kibrine yenilen ilk varlık, sırf bu yüzden sonsuz lânetle dışlandığı için, iblisi yenmiş gibi hissediyorum. Yani formülasyon doğru hocam. Simülasyon bozuk. Çünkü zaman ilerledikçe enerjim azalıyor ve gücüm de kudretini yitiriyor. Yine de güçlü hissediyorum galiba; çünkü çok uzun bir aradan sonra sanki yine O’na dokundum.

Dünya Kadınlar Günü kutlu olurken, gücün esiri olanlar kahrolsun! Kabrim nur dolsun, ben kabre varınca sualim verilmiş olsun. (Âmin.)