Anadolu rüzgârı

Esiyor Anadolu rüzgârı bin bir ahenkle. Gayrı yeniden savuruyor harmanı, ayırıyor sap ile samanı. Belirginleşiyor gerçek ile yalan. İşte bir hezeyan kopuyor kim bilir bir başlangıç kim bilir kimileri için son ve hüsran. “Yazı neyse o gelir başa” diyerek yolumda ilerliyor, Anadolu’nun renklerini seyrediyorum. Her renkte ayrı bir güzellik, her çiçekte ayrı bir koku yayılıyor; duyana, bilene ve koklayana…

BİR tren penceresinden izledim Anadolu’yu. Taştan dağların arasında kıvrım kıvrım akan Fırat azgın sularıyla göz doldururken, salınarak giden Kızılırmak heybetliydi. 

Bir yanda papatya tarlaları boy verirken öbür yanda dağ laleleri kendini gösteriyordu. Sivas’ta soğuk, Erzurum’da kar boran, Urfa’da kızgın güneş, Erciyes’in gölgesinde nefes alan Kayseri…

Bir yanda mavi deniz ile güneşin ahenkle şarkılar söylediği Antalya göz kırpıyor, öbür yanda serin sularıyla Karadeniz her yanında kemençe sesiyle eşlik ediyor. Bir bakmışsın derinden vurulan davullar askere gönderiyor koç yiğitleri, öbür yanda kara sevdaları buluşturan halay davulları çalıyor. Sonra bir sala titriyor minarelerden, tüm sesleri susturup “Ölüm var!” diye haykırıyor.

Sevinci bir güzel, hüznü başka güzel Anadolu her yanıyla cennetten bahçe gibi görünüyor. Kırmızılar ile bezenmiş çocuklar koşturuyor yeşil çayırlarda. Kelebekler gibi süzülen gelinlik kızlar hep mutlu yarınların hayallerini kuruyor. Ekmeğinin derdinde babalar yorgun geldikleri evlerinde huzur buluyor. Anneler sofralara lezzet değil sevgi katıyor. Bir şarkı yükseliyor ötelerden, Neşet mi desem, Âşık Veysel mi desem… Kimi tutturmuş bir eğlence, neşeyle söylüyor “Erik dalı gevrektir”, bir bakmışsın başka sokakta “Ah yalan dünya” diyerek dertleniyor.

Çiçekler gibi serpilmiş şehirlerin her birinde başka dem ve başka hava ama özünde aynı bahçeye açılan penceredir Anadolu. Düşmana diz çöktüren vatan delisi yürekler ne İngiliz tanır ne Fransız! Maraş’ta köprüyü tek başına tutan yiğidi biliriz, bir de önünde kimse duramaz denilen İngiliz muhriplerini Çanakkale Boğazı’na gömen onbaşıyı duyarız. Oysa yola düşmeye görsün Türk, sel gibi vurup geçer düşmanı da geçtiği bağdan izinsiz bir üzüm yemez. Kan kusturur da düşmana; kadına, çocuğa, teslim olana yumruk sıkmaz. Nereden geldi bu haslet bize, bilen var mı? İslâm güneşi katkıda bulundu ama her Müslüman beldelerin askerleri böyle midir? Yok yok, Türk’ün şefkati de hiddeti de bambaşkadır. Elbette Rahman olan tarafından bahşedilmiş özelliktir ve zalime dur diyen, mazluma kol kanat geren atalardan yadigârdır.

“Aslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken, beni bir ahu gözlüye zebun etti kader”diyen cihan padişahı anlatır delikanlılığı. Efendimize olan muhabbeti elinde gül olan Fatih öğretti. Çağ açıp çağ da kapatsan ağlarsın Anadolu’ya gönül veren erenlerin kapısında ve titretsen bile cihanı eğilirsin Allah huzurunda. İşte özünde olan budur Anadolu irfanının. Her bahar açılan çiçekler elbette zamanı gelince solar, ancak özümüz çiçek değil köktür. Kimileri soldu der, kimileri bitti der ancak bir bakmışsın en umulmadık anda çıkmış meydana. Kökü en derinlere giden çınar gibi dimdik ayağa kalkar Anadolu.

Bir tren çığlığında duydum Anadolu’yu kederli şarkılar söylerken. Kendi tok iken aç yatan masuma gidemedi diye ağlayan yürekler tanıdım. Edep bildim, örneğin sırf Gazzeli anne ve babalara ayıp olmasın diye en mutlu anında dahi tam olarak gülemeyen ve doya doya çocuğunu sevemeyen büyükler bildim. Kendi kolu kırılsa acısını saklayan ama evladının burnu kanasa dünyayı yakacak olan sevgiler duydum. Her ne olsa dökülür dillerden bir türkü ve çınlar kulaklarda: “Hata benim, günah benim, suç benim…”

Dönüp geri baktım Anadolu’ya. Mevlânâ’nın fikri, Yunus’un enginliği ve Hacı Bayram’ın ilmi dolanır damarlarımızda. Gönül bahçeleri kurmuş nice erenler, ermişler serpmiş tohumu Anadolu’ya. Nice serhat erleri kılıç çalmış düşmana sırf tohumlar yok olmasın diye. “Ne olursan ol, yine gel” diyen engin yüreğe ne denir!? “Bana seni gerek seni” diyerek Mevlâ’yı arayan Yunus’a ne gerek darı, pul veya akçe! Çünkü geçmez gönül pazarında dirhem. Kul olmak, kulluğu anlatmak için çıkmışlar ötelerden yola, kıymetli bir büyüğün dediği gibi Anadolu’ya atmışlar ökçelerini. Hoca Ahmet Yesevi’den el alıp akın akın gelmişler Anadolu’ya. Bir olanı, birlik olanı anlatıp toprağı yurt yapmak için harcamışlar hayatlarını.

“Hey Anadolu, nedir seni bekleyen?” diye sordum, meğer ne eskiler ne bizler imiş aslında Anadolu’nun beklediği. Baharı bekleyen ceylan gibi bekliyor yüreğinde Kur’ân, dilinde Allah ve hülyasında Kızılelma olan alnı pak gençleri. Tomurcuk vermiş ekinler misali süslüyor yurdun dört bir yanını. Bekliyor vaktini yeniden yükseltmek için kutlu sancakları ve ilmek ilmek işliyor dâvâ için yola çıkanları.

Esiyor Anadolu rüzgârı bin bir ahenkle. Gayrı yeniden savuruyor harmanı, ayırıyor sap ile samanı. Belirginleşiyor gerçek ile yalan. İşte bir hezeyan kopuyor kim bilir bir başlangıç kim bilir kimileri için son ve hüsran. “Yazı neyse o gelir başa” diyerek yolumda ilerliyor, Anadolu’nun renklerini seyrediyorum. Her renkte ayrı bir güzellik, her çiçekte ayrı bir koku yayılıyor; duyana, bilene ve koklayana…