Anadolu’nun çığlığı: Ferdi Tayfur

Ferdi Tayfur ve onunla ismi anılan diğer ustalar aslında bu bozuk düzene şarkılarıyla itiraz eden, halkın duygularına tercüman olan kimselerdi. Necip Fazıl’ın şiirlerinde “bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul” diye dile getirip bu düzene kafa tuttuğu gibi bu isimler de halkın düzene itirazının sesi oldular. Ancak onlar milletin sanatçısıydı. Ekmeğini yedikleri bu milletin asla değerlerine ters düşmediler, onları aşağılamadılar. Bu yüzden de onların itirazları militan bir zemine asla yüz vermedi. 80’li yıllarda onların arkasındaki inanılmaz kitleleri gören bazı sol çevreler onları bu kitleleri toplumsal bir harekete dönüştürmedikleri için de eleştirdi. Oysa onlar vatanına, milletine, bayrağına, inançlarına bağlı insanlardı. O yüzden bu sanatçılar için aklı başında herkes “Türkiye’nin değeri” dedi. Onun için gazetelere “Anadolu’nun Çığlığı” diye manşet atıldı.

Ferdi Tayfur’u tanımlamak

ONU anlatmaya nereden başlamak lazım, tam olarak bilemesem de onun hakkında yapılan bir belgeselde sunucunun şu sözleri belki bize de bir rehber olur: “Acınız yokken acıtan, acınız varken yaranıza tuz basan… Usanmadan ve utanmadan dinlenilen nadir insanlardan birisi...” 

Evet, onu bu şekilde tarif edebiliriz. Ama en vurucu olan tarif ise işte bu cümle: “Onu dinlemezseniz çok şey kaybedersiniz, dinliyorsanız zaten çok şey kaybetmişsinizdir demektir.”

Gözyaşlarının, hıçkırıkların ve en acı feryatların ezgilerinin notasını sazına işleyen bu adam, elbette Ferdi Tayfur’dur. Birçok insanın adını duyunca burun kıvırdığı, küçümsediği hâlde şarkıları çalmaya başlayınca gayri ihtiyari ezbere mırıldandığı bir sanatçıdır o. 

Müziğin kalbi sayılan Unkapanı’nda yüzlerce başarılı albüme imza atmış Elenor Plak sahibi Muhteşem Candan’ın da söylediği gibi, Türkiye’de bir şöhret yaşandıysa bunu yaşayan kişidir Ferdi Tayfur... 

Gelin, sizinle yetmişli yıllara bir yolculuk yapalım… O yılların sağ sol davası yüzünden ikiye bölünmüş Türkiye’sinde bir de “Ferdiciler” ve “Orhancılar” diye iki sınıf vardır. Dolmuşlar bile ikiye ayrılmış hatta bu yüzden zaman zaman kavgalar dahi çıkmıştır. Ancak hiçbir zaman bu iki usta birbiriyle kavgalı olmadığı gibi en ufak bir saygısızlık dahi etmediler birbirlerine. Ferdi Tayfur için Orhan Gencebay onun ufkunu açan büyük bir usta ve candan bir ağabeydi. Orhan Gencebay için ise Ferdi Tayfur öz kardeş… Onun vefatı nedeniyle AKM’de düzenlenen cenaze törenine katılan Orhan Gencebay üzüntüden bitkin bir hâlde sahneye çıkıp tabutunu öpmüş ve şu sözleri söylemişti.

“Sevgili kardeşim şu anda son yolculuğuna çıkıyor. Fakat bu dünyadaki kim ne yaptıysa iyi yapmalı diyoruz ya, o bu dünyada yapılacak olan görevini en iyi şekilde yaptı. Onu sevenleri daha iyi anladı, çok güzel çalışmalar yaptı ve gerçekten kimseye nasip olmayan ilgiyle ve sevgiyle karşılandı çünkü o kadar güzel çalışmalar yaptı ki ve benim çok eski arkadaşımdı, kardeşimdi. 60’ların sonundan itibaren, ben 69 yılından itibaren halkımızın takdiriyle tanınmış biriydim. Fakat 75 yılında da Ferdi kardeşim yetişti. Çok çalışmalar yapılıyordu ve halkımız muazzam bir görüntü, ilgi gösterdi. Ondan sonra bizi 70’li yıllarda o hale getirdiler ki, sanki birbirimize rakipmişiz gibi ‘Ferdici, Orhancı’ hatta bazı türküleri ayırırken sağcı, solcu, 70’li yıllarda birtakım siyasî art niyetli insanlar vardı. Onların hiçbir zaman başarılı olacağına inanmıyorduk ama 70’li yıllar çok zor yıllardı. O yıllarda bizi de ayırmışlardı. Ferdici, Orhancı diye ama biz birbirimizi çok seviyorduk. Aramızı açmak için bir dolu yalanlar söylemişlerdi. Neticede biz son ana kadar, haberini yeğeninden aldım. Biz çok iyi dosttuk, çok iyi kardeştik. O benim sevgili kardeşim ve Hazreti Mevlâna der ki, ‘Biz mana âleminin erlerindeniz. Bu dünyada iki tane âlem vardır, biri maddî, biri manevî âlem. Maddî âlemde elle tutulur, gözle görülür her şey ama manevî âlemde görülmez, hissedilir ve o mana âlemi bizi yaşatır. Bizler sanatçılar, bu fâni âlemi insanları hem maddî hem manevî insanları bizi alkışlayan kesinlikle halkımızdır. Halkımızın göstermiş olduğu ilgi bizlere olağanüstü etkiler yapmış, motive etmiş, biz de o sayede neler yapmışızdır. Sevgili kardeşim Ferdi Tayfur, bu dünyadaki görevini fevkalade güzel yaptı ve göçtü. Biz onunla dediğim gibi çok yakın iki dosttuk, iki kardeştik.”

O günlerin ahvali içler acısıydı. Sağ sol davası yüzünden yüzlerce gencimiz hayatını kaybetmişti. Ferdi Tayfur’un ilk müzik direktörlerinden birisi olan Sabahattin Akdağcık hakkında şu bilgiyi aktarır: 

“Elenor Plak’ın müzik direktörü Sabahattin Akdağcık, berabere sonuçlanan Peru-Hollanda maçını seyrettikten sonra Kuveytli yeğeni ile birlikte evinden çıkmıştı. Mecidiyeköy’deki dar sokaklardan birinde üç kişi Akdağcık ve yeğeninin önünü kesip, ‘Kıpırdama’ dediler. Silahlı kişilerden birisi hüviyetlerine baktıktan sonra Akdağcık’a ‘Ne iş yaparsın sen?’ diye sordu. Akdağcık, ‘Ben müzisyenim’ diye cevap verdi. Bu kez silahlı kişilerin üçü birden sordular: ‘Ne müziği yapıyorsun? Yoksa Batı müziği mi?’ Sabahattin Akdağcık, ‘Hayır, Türk Müziği yapıyorum. Ferdi Tayfur’a, Huri Sapan’a beste veririm’ diye cevap verdi. Silahlı kişiler bu cevap üzerine silahlarını indirip hızla oradan uzaklaştılar. Şimdi Sabahattin Akdağcık önüne gelen herkese, ‘Allah Ferdi Tayfur ve Huri Sapan’dan razı olsun. Hayatımızı onlara borçluyuz…’ diyor. İşte durum bu kadar vahim ve bu kadar da trajikomikti.”



O sıradan bir şarkıcı, bir sanatçı değildir. Evet, o da şarkı söyler, söz yazar, beste yapar, enstrüman çalar… Ama Ferdi Tayfur bunların ötesinde bir adamdır. O sizinle oturur dertleşir, konuşur, arkadaşınız, sırdaşınız olur. Onun sözleri ciğerden, yürekten gelir. Dudak tiryakileri gibi değildir. Onun ezgileri bir feryadın, bir çığlığın, bir ağıtın ezgileridir. 

Arabeski sevdiren adam

Suat Sayın ve Orhan Gencebay’ı arabesk müziğin öncüleri olarak kabul edersek, şüphesiz onu daha geniş kitlelere ulaştıran ve yaygınlaştıran isim Ferdi Tayfur’dur. 

Ferdi Tayfur kendi hayat hikâyesini şöyle anlatır:

“1945 yılında Adana’nın Hürriyet Mahallesi 381. Sokak’ta Nezihe ablanın tek gözlü kerpiç evinde dünyaya geldim. Benden önce Tayfur isimli kardeşim varmış ve altı yaşında zehirli sıtma hastalığından kurtulamayarak ölmüş. Şimdi 4 kardeşiz. İkisi kız, ikisi erkek. Benden büyük bir ağabeyim var, adı Sermet. Küçüklerim ise Nafia ve Nerime. Annemin adı Şerife, babamın adı ise Beyköylü Cumali.”

Ailenin 1942 yılında Tarsus’un Verimli (Badras) köyünden gelip Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Taşçı köyüne göçtüğü ve “Göncü” olan soyadı sonradan “Turanbayburt” olarak değiştirildiği iddia edilir. Ancak Ferdi Tayfur da bir konserinde ve Kâhtalı Mıçı’yı konuk ettiği “Boynu Bükük Şarkılarım” programında anne tarafının Yörük olduğunu ve ailesinin Malatya’nın Besni kazasının Kâhta köyünden Çukurova’ya geldiğini anlatır. (Adıyaman, 1954 yılına kadar Malatya iline bağlı kaza iken 1 Aralık 1954 tarihinde 6418 Sayılı Kanun’la Malatya’dan ayrılarak müstakil il hâline getirilmiştir.) 

Ferdi Tayfur 15 Kasım 1945’te Adana’da doğdu. Çok küçük yaşlarda babasını kaybetti. Bu yüzden çocuk yaşta hayata atılmak zorunda kaldı ve hiç okula gidemedi. Okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. Çocukluğunda şekerci çıraklığı ile başladığı hayat mücadelesi, traktör motoru ustalığı, ırgatlık ve Sakıp Sabancı’nın Adana Ceyhan’daki Mısırlı Çiftliği’nde traktör şoförlüğü ile devam etti.

Yaşadığı yoksulluğu, babasızlığı, acıları dile getirmek için müziğe ilgi duydu. Annesi sürekli ağıtlar yakıp ağlarken onu da etkilemişti. Dayısı da bir halk ozanıydı. Bir astsubaydan bağlama çalmayı öğrendi. Askerde Meclis’in bando takımındaydı. Bu esnada Muammer Sun’dan nota ve solfej öğrendi. İlk bestesi olan Leyla’yı da askerde iken yaptı. 

Askerlik sonrası Çukurova Radyosu’nun açtığı bir sınavda ikinci oldu. O yıllarda türküler söylüyordu. İçindeki müzik aşkı onu İstanbul yollarına düşürdü. Yaşadığı birçok sıkıntıdan sonra Lunapark Gazinosu’nda Nurten İnnap’a bağlama çalmaya başladı. 1967’de ilk plağı “Derdin Nedir Sormuyorlar” ve “Melekler Güler Yüze”yi Seda Plak’tan çıkardı. Daha sonra bu firma ile iki 45’lik plak daha çıkarmak üzere anlaşma yaptı. Bu plaklarda ilk bestesi olan “Ağlıyorum (Leyla)” ve “Aşkınla Beni Öldürdün” isimli şarkılar vardı. Üçüncü plağında “Tatlı Çingenem” ve “Adana Barajında” şarkıları vardı. Plaklara okuduğu şarkıların söz ve müziği kendisine aitti. İlk plağında 500 lira kazandı ancak bu miktar yeterli değildi. Adana’ya geri dönmek zorunda kalsa da müzikten kopmadı. Zira içinde bulunduğu bu yoksulluktan onu kurtaracak tek şey müzikti. Kendi deyimiyle para kazanması lazımdı. Irgatlık yaparak kazandığı para ancak karnını doyurabilirdi. Evlenip bir düzen kurması için daha fazla kazanması gerekiyordu. Müzik yapmaktan başka çaresi yoktu. İnsan çaresiz kalınca tüm yeteneklerini kullanmak zorunda kalıyordu. Yeteneğinin farkındaydı. 

Her ne kadar müzik ile kendini kurtarmayı hayal etse de yine bir süre çiftliklerde çalışmak zorunda kaldı. Bu arada düğünlerde, aile çay bahçelerinde, küçük gazinolarda şarkı söylemeye devam etti. Peşinden Saya, Kader, Sayan, Serenad, Görsev Plak gibi plak şirketleri ile anlaşma yaparak plaklar doldurdu… 

1971 de “Huzurum Kalmadı” plağı da istenilen ilgiyi görmemişti. Yılmadı ve 1972’de Görsev Plak’tan çıkardığı “Kır Çiçekleri” adlı 45’liği ile istediği çıkışı yakaladı. Arkasından çıkardığı “Bana Gerçekleri Söyle” isimli plağıyla artık adından söz ettirmeye başlamıştı. Plakçısı ile yaşadığı anlaşmazlık yüzünden Mersinli İsmail ile birlikte “Elele” isminde bir plak şirketi kurdu ve “Akşam Güneşi” plağını çıkardı. Ancak sermayelerinin yetersizliği nedeniyle istedikleri satışı yapamasa da 1975’te Elenor Plak’a transfer olmayı başardı. Artık çıkardığı her plak çok satıyordu. 

“Çeşme” plağına yaptığı film ile birden şöhreti yakaladı. Filmi Anadolu’yu kasıp kavurmuştu. Filmin 13 kopyası ile 12 milyon seyirciyi yakalayınca filmciler peşini bırakmadı. Bu rakam görülmemiş bir rekordu. Peşinden “Derbeder” filmi geldi. Bu film, sadece İstanbul’da üç buçuk milyon izlenmişti. Türk sinema tarihinin en büyük hasılatını bu film kazanmıştı. Hâlâ kırılamayan bu rekor ona Batan Güneş, Yadeller, Son Sabah, Yuvasız Kuşlar, İnsan Sevince, Bir Damla Ateş, Boynu Bükük, Durdurun Dünyayı, Ben de Özledim, Kara Gurbet, Sen de mi Leyla gibi birçok filmi hediye etmişti. 

1979 yılında ilk kez İzmir Fuarı’nda sahneye çıktığında yer yerinden oynamıştı. Engin Ergönültaş bu konseri şu cümlelerle izah ediyor:

“79’lar Türkiye’sinden yaşadığımız dehşetengiz enflasyon hızı, ekonomik açmazların, bunalımların katlanılmaz acıları ve umutsuzluğu Ferdi Tayfur’un sesiyle acılar çeken bir toplumun tek bir ağızdan söylenmiş çığlığına dönüşüyor.”(1)

1993 yılında Gülhane Parkı’nda verdiği konsere 200 bin kişi gelmiş ve kırılması imkânsız bir rekora imza atılmıştı. Şarkıları, plakları, kasetleri ve filmleri ile artık o inkâr edilemez bir noktaya gelmişti. Elli kadar albüm, 9 altın plak, 36 film, sayısız ödül ve dört romanı ile artık Türkiye’de bir Ferdi Tayfur gerçeği vardı.



Daha 71’lerde onu keşfeden plakçıları onun ileride neler yapacağını çok iyi biliyorlardı. Hatta onu Adnan Varveren ile tanıştıran Sayan Plak sahibi Fahreddin Bey, Merhum Adnan Varveren’e “Bu çocuğu bir dinle, buna bir şeyler öğret” der. O da söyle bakalım der. Ferdi Tayfur, alır sazını eline, başlar söylemeye. Adnan Varveren’in tüyleri diken dikendir. Bir bakar Ferdi Tayfur’un gözlerinden yaşlar dökülüyor. Dayanamaz ve “Ferdi’ciğim, sana benim öğreteceğim hiçbir şey yok. Sende Allah vergisi bir yetenek var. Sakın bunu bozma…” der.

Sanatına dair tespitler

Ferdi Tayfur’un ilk şarkılarında daha çok Türk Halk Müziği ezgilerinin ağırlığı hissedilir. Bırak Şu Gurbeti, Çeşme, Kır Çiçekleri, Derdin Nedir Sormuyorlar, Almanya Treni, Dur Dinle Sevgilim gibi şarkıları bunun en bariz örnekleridir. Derdim Nedir, Ah Annem, Seherin Vaktinde gibi eserlerde de uzun hava ve bozlak okumuştur.

Ferdi Tayfur ile uzun yıllar albümlerini çıkaran Elonor Plak’ın sahibi yapımcı Muhteşem Candan’ın bu konudaki şu tespitleri çok önemlidir. 

“Ferdi Tayfur, kendine has müziği yapıyordu. O günkü arabesk anlayışıyla pek alakası yoktu. Çünkü onun yaptığı şarkıların hepsi bağlamayla yaptığı şarkılardı. Hani bizim Türk Halk Müziğimizin daha modernize hâliydi. Çalınmasından dolayı, çalınmasıyla söylenmesi… Kendisi çok özel bir sesti. Bu Allah’ın verdiği bir özellik, bir karakteristik özel bir sesi vardı.”

Ferdi Tayfur, aynı zamanda musikimizdeki gazel kültürünün de bir temsilcisidir, desek abartmış olmayız. Kaderimsin, Bilmem ki Deli Gönül, Sana Kaderimsin Dedim, Nerelerdesin Sultanım, Ağlıyorum (Leyla) gibi şarkılarında değme gazelhanlarla boy ölçüşecek düzeyde gazeller atmıştır. 

Batan Güneş, Ne Dersin, Koparma Gülleri, Benim Gibi Sevenler, Yadeller, Durdurun Dünyayı, Merak Etme Sen, Sıra Dağlar, Yıldızlar da Kayar, Allah’ım Sen Bilirsin ve Emmoğlu gibi bazı şarkılarında bozlak ve gazelden sentezlenen farklı bir tarz denedi. 

Ferdi Tayfur, Türk Sanat Müziği’ne çok yakın şarkılar da yaptı. Şarkılarında özellikle Hicaz, Hüzzam, Hüseyni ve Nihavent makamlarını etkin olarak kullandı. Bestelerinin geneli göz önüne alındığında tüm şarkılarında Türk Müziği’nin makamsal yapısını esas aldı. 

Sözleri acıklıydı, karamsardı ancak o dönemlerde insanlar zaten hayatın bu hüzünlü yüzü ile haşır neşir olduğu için onun sözlerini dertlerinin tercümanı olarak gördü. İçli sesi ile şarkılarını yürekten söylemesi dinleyicileri ile çok sıkı bir bağ oluşturdu. 

Daha ilk yıllarında yaptığı Derbeder, Batan Güneş, Benim Gibi Sevenler, Ağlamasam Uyuyamam, Yadeller ve daha sonraları yaptığı Yuvasız Kuşlar, Sıra Dağlar, Nisan Yağmuru, Sevda Yelleri, Ben de Özledim, Koparma Gülleri, Sen de mi Leyla, Kurtuldum, Emmoğlu gibi kült eserlerinde hem müzikalite olarak hem de sözler olarak inanılmaz bir seviye yakaladı. 

Selçuk Küpçük onun şarkıları hakkında şu yorumu yapar:

“Sıradanlığın estetiği diye bir kavram var. Tayfur’un şarkıları, daha bilinen ezgiler ve akılda kalıcı tekrarlardır. Kente taşınmış türkü formunun uzantısı aslında. Benim ayrımım şöyle: Gencebay matematik, Tayfur sahicilik. O devasa konserlerinde topluluğun hep bir ağızdan şarkılarının nakarat bölümlerini kusursuz tekrar etmelerinin sırrı bu.”(2)

Ferdi Tayfur’un müziğini diğer arabeskçilerle ve özellikle Orhan Gencebay ile mukayese eden bir diğer isim de Mustafa Avcı’dır. Avcı Ferdi Tayfur şarkılarını şu şekilde değerlendirir:

“Tayfur’u bu açıdan Gencebay’la kıyaslarsak, Gencebay’ın solo albümlerinde başka şairlerden güfte aldığını görsek de onun neredeyse hiçbir zaman başka bestecilerden beste aldığını görmeyiz. Ferdi Tayfur bu konuda Gencebay kadar katı olmamış ve Mustafa Sayan, Özer Şenay, Suat Sayın ve Cengiz Tekin başta olmak üzere 30’un üstünde farklı besteciyle ve söz yazarıyla çalışmıştır. Bununla birlikte hit olan şarkılarının büyük çoğunluğunun kendi yazdığı şarkılardan oluşması da önemli bir noktadır. Bir şarkıcının kendi şarkılarını yapması o icracıya oldukça önemli bir avantaj sağlayabilir zira insan kendi tavrına ve sesine daha uygun şarkılar yapabilir. Tayfur’u ilginç kılan özelliklerden birisi, şüphesiz ki Adanalı olması. Adana, Türkiye müzik piyasasına hemen her türde oldukça önemli müzisyenler yetiştirmiş bir şehir. Adana’yı müzik açısından bu kadar önemli kılan sebeplerin özel olarak araştırılması lazım. Fakat yine de Adana’nın çok önemli bir merkez olmasının ve kozmopolit yapısının önemi büyüktür diyebiliriz. Kozmopolit yapısının kaynakları arasında çok kültürlü bir yapıya sahip olması, konum itibariyle bir geçiş noktasında bulunması ve ayrıca dış göçler yoluyla farklı kültürlerin etkilerine açık olması sayılabilir. Adana ve Ferdi Tayfur demişken, bir başka önemli müzisyen ve gazelhan Şadan Adanalı’yı ve onun Ferdi Tayfur icrasına olan etkisini hatırlamak lazım. Her ne kadar gazel okuduğu kayıtlar Tayfur’un diskografisinin özellikle ilk dönemlerinde daha sık olsa da genel olarak Tayfur’un icrasının ekstatik kuvveti gazel tavrına olan yatkınlığında yatar. Ferdi Tayfur, gazel tavrını oluşturan bileşenler arasından, iç çekmeyi ve ağlayarak okuyuşu çok daha abartarak kullanmayı tercih etmiştir. Bu bazı dinleyiciler için dinlenilmesi zor gelebilecek duygusal bir yoğunluk anlamına gelse de pek çok dinleyici bu okuyuştan derinden etkilenmiştir. Tayfur, Gencebay’a göre daha sade, hatta yer yer türkü gibi melodiler yazmış, fakat ondan daha incinebilir bir duygulanımla okuduğu için olsa gerek daha ‘damar’ kabul edilebilecek parçalar yapmıştır.”(3)

Hayranlarının gönlünde farklı şarkılar olsa da bir bakıma onun bütün şarkılarının “Huzurum Kalmadı” şarkısından çıktığını söyleyebiliriz. Huzurum Kalmadı’yı merkeze oturttuğumuzda diğer şarkılar makamları ve sözleri farklı olsa da bu şarkının çocukları gibidir.

Tüm bunlar dikkate alındığında arabesk müziği ve Ferdi Tayfur’u kaderci ve karamsar bir kategoriye sokmak en azından insafsızlık hatta kolaycılıktan başka bir şey değildir. Oysa Ferdi Tayfur Karacaoğlanvari yıkılan aşkların, kara sevdaların, gurbetin, hasretin şarkılarını Halk Müziği ve Sanat Müziği arası bir formda söylemiştir. Bu pencereden bakıldığında Müslüm Gürses arabeskin Arap müziğine yakın bir formunu yorumlarken Ferdi Tayfur, daha yerli bir form kullanır. 

Ferdi Tayfur’a göre, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses aşağı yukarı aynı tür müzik yapmaktalar. Aralarında belirgin farklar da vardır. Ferdi Tayfur kendi müziğini biraz daha köylümsü, biraz daha ozanımsı bulmaktadır. Bunu da halk aşığı olan rahmetli dayısından gelen bir etkilenme olarak değerlendirir. Ona göre Orhan Gencebay, derin bir adamdır. Onun tarzı türkümsü iken Gencebay’ın ise daha başkadır. 

Selçuk Küpçük, Ferdi Tayfur’un örgün bir eğitim almadığı hâlde müzikal gelişimini irdelemiş ve onun hiçbir örgün eğitim almamasına rağmen müziksel ve entelektüel gelişimini sürekli yükselten bir adam olduğunu belirtmiştir.(4)

Büyük bestekâr Burhan Bayar da onun şarkıları hakkında şu önemli açıklamaları yapar:

“Ferdi Tayfur, halktı. Yazdığı eserler günlük yaşamın, ülke karakterinin yansımasıydı. ‘Hadi gel köyümüze geri dönelim’ ve ‘Emmioğlu’ gibi eserleri yaşamdan kesitlerdi. Bu yüzden sevildi. Türk halkı Ferdi Tayfur’u kendi yaşamını, sorunlarını, sevinçlerini acılarını anlattığı için sevdi. Şarkılarını incelerseniz tümünün sosyal içerikli olduğunu görebilirsiniz. Ferdi Tayfur filmlerinin beğenilmesi, rekorlar kırması, ağa-köylü-şehirli arasındaki kültür ve ekonomik farklılıkların işlenmesinden kaynaklanıyordu. Gerçi bu konular yıllarca işlendi ama Ferdi Tayfur şarkıları bu filmlere eklenince halka daha cazip geldi ve gişe rekorları kırıldı. Ben Ferdi Abi’nin ilk albümlerinde ney çaldım ve ilk İzmir fuarında sahneye çıktığında orkestradaydım. İnanılmaz bir şeydi. 30 gün ülkede bir daha görülmeyecek bir dinleyici kitlesini gördük.”(5)

Ferdi Tayfur, şarkılarında her ne kadar geleneksel çizgisini korumaya çalışsa da 90’lı yıllardan sonra yaptığı albümlerinde yer alan şarkıların gerek müzikleri ve gerekse sözleri artık şehirli bir mahiyet kazanmıştır. 2000’li yıllarda yaptığı albümlerinde ise artık farklı bir tarzı dener mahiyettedir. Bu yıllarda çıkardığı “Nostalji” albümleri ve “Boynu Bükük Şarkılar”da bile adeta hayranlarını bu yeni sürece alıştırır gibi bir hâl içindedir. Tayfur bu albümler ile hem değişimi hem de geçmişe duyulan özlemi, nostaljiyi hayranlarına beraber vermeye çalışmıştır. 



Bir bestekâr olarak Ferdi Tayfur’un hicazları daha yakıcıydı, nihaventleri daha melankolikti, hüzzamları daha sarsıcıydı, gazelleri daha bir etkiliydi. Sözlerinde mutlaka topluma hitap eden mesajlar içeriyordu. İlkokul bile görmeyen bu adam, Allah vergisi bir kabiliyeti ve o içli sesiyle milyonları peşinden tam elli senedir sürüklemeyi başarmıştı. Evet, ilkokul bile görmeyen bu adamın yazdığı ve binlerce satan romanları vardı.

Çalıştığı söz yazarları ve bestekârlar

Ferdi Tayfur’un müzikle ilgisi çocuk yaşlarında babasının ölümü nedeniyle anasının yaktığı ağıtlar, âşık olan dayısının çalıp söylediği türkü ve baraklar etkili olmuştur. Ayrıca o da Çukurova’da radyolarda çalan Arap ezgilerinden de etkilenmiştir. 

Konya’da yaşadığı yıllarda bir astsubaydan bağlama çalmayı öğrenmiş, askerde Muammer Sun’dan nota ve solfej dersleri almış, trombon çalmış, ilk bestesini (Leyla/ Ağlıyorum) askerde iken yapmıştır.

Onun gerçek anlamda bir hocası yoktur ama devrinin en mahir üstatları ile beraber çalışmıştır. İlk plağında Orhan Gencebay, Görsev Plak ile yaptığı plaklarda Adnan Varveren, Elenor Plak ile yaptığı ilk plaklarda ise Sabahattin Akdağcık ve özellikle Çeşme plağında Arif Sağ müzik yönetmenliklerini üstlenmişlerdir. Sonraki yıllarda Mustafa Sayan, Özer Şenay, Sait Büyükçınar, Kenan Balsoy ve Cengiz Tekin gibi ustalarla çalışmıştır.

Selçuk Küpçük, Ferdi Tayfur’un beraber çalıştığı isimler hakkında da şu önemli tespitleri yapmıştır:

“Gelişimsel anlamda Tayfur’un müziğinin orkestrasyon bakımından sürekli yeni seslere ulaşma çabasının arkasında Özer Şenay vardır. Tayfur’un albümlerindeki Batı sesleri arayışı Şenay gibi adamların dünya müziğinin nereye gittiğini bilen isimler olmasıyla ilgili. Ayrıca Tayfur 1967’de Ankara’da askerlik yaparken yedek subayı Muammer Sun’dan müzik dersleri alıyor. Bir söyleşisinde o dönem radyoya gidip stajyer sanatçılarla birlikte eğitime katıldığından ve Sun tarafından sesinin çok beğenildiğinden bahseder. Bunu şunun için söyledim, Tayfur hiçbir örgün eğitim almamasına rağmen müziksel ve entelektüel gelişimini sürekli yükselten bir adam.”(6)

Ferdi Tayfur, çıkardığı albümlerinde sadece kendi eserlerini değil başka bestekârların da eserlerini seslendirdi. Şüphesiz bunların içinde Mustafa Sayan, Özer Şenay ve Sait Büyükçınar farklı bir öneme sahipti. 

Bu tarzın oluşumunda en az Ferdi, Orhan ve Müslüm kadar etkili olan bu isimlerle çalışması onun hep zirvede kalmasını sağladı. Bunların yanı sıra besteleriyle Suat Sayın, Atilla ve Timur Alpsakarya, Selami Şahin, Bayram Şenpınar, Yılmaz Tatlıses, Cengiz Tekin, Rıfat Şanlıel gibi isimler de onun başarılarında payı olan diğer önemli bestekârlardandı.

Ferdi Tayfur, birçok şarkısının sözlerini kendisi yazsa da onun şarkılarında Ahmet Selçuk İlkan’ın apayrı bir yeri vardır. Yine Ali Tekintüre, İlkan San, Halit Çelikoğlu, Hülya Kaya gibi şairler de onun şarkılarına hayat veren şairlerdendi.

Ferdi Tayfur müziğinin sosyolojik yönü

Ferdi Tayfur, sosyolojik anlamda da bu tarzın üzerinde durulması gereken isimlerinden birisidir. Hitap ettiği kesimi iyi tanıyan Tayfur, şarkılarında şehrin zorluklarını dile getirmeyi de ihmal etmemiştir. “Bu Şehir Beni Boğuyor” isimli şarkısında trafiğinden kalabalığına kadar şehir yaşantısının zorluğuna parmak basmıştır. Yine “Bu Şehrin Geceleri” isimli şarkısında da büyük şehirlerde yaşanan dramlar dile getirilmiştir. Hatta onun köyden şehre göçü tersine çevirmek adına söylediği “Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim” (Fadime’nin Düğünü) şarkısı hâlâ bir motto olarak kullanılmaktadır. “Bu Bana Yeter” isimli şarkısında “Bana yurdumdan bir haber verin/ Boş gezen olmasın, işsiz olmasın” sözleri ile toplumsal sorunları da dile getirmiştir.

İsmail Abalı da onun “Çeşme” isimli türküsünü merkeze alarak şu yorumu yapmıştır:

“Kanaatimizce Ferdi Tayfur ve Çeşme şarkısı, Türk halkının sosyokültürel yaşamında kendine özgü bir kimlik edinmiştir. Bireyler arasındaki sosyal ilişkilerde kültürel ve geleneksel bir niteliğe bürünme temayülü gösteren söz konusu şarkı ve şarkıcının yarattığı sosyokültürel atmosfer, folklorik içgüdülerce beslenmekte ve bu özelliğiyle halk biliminin güncellenmiş araştırma sahasına dâhil olmaktadır. Nitekim bestelerini halkın geleneksel çalgısı bağlama ile yapan ve böylece arabeski Halk Müziği’ne yaklaştırma amacı güden Ferdi Tayfur, yapmış olduğu şarkıların birer türkü olduğunu ve kendisinin de Karacaoğlan’ı temsil ettiğini savunmaktadır. Birçok şarkısını türkü formatında besteleyip seslendiren, böylece halkın geleneksel beğenilerine hitap ederek toplumca kabul edilen ve sosyokültürel yaşamda birtakım fonksiyonlar edinen Ferdi Tayfur, aynı zamanda bazı araştırmacılara göre Türk toplumunun geçirmiş olduğu devrimsel ve kitlesel dönüşümün bir sembolü mahiyetinde olup şarkılarıyla Türkiye’nin sosyolojik yapısını yansıtmaktadır. Kısacası söz konusu sanatçı ve şarkıları üzerinde yapılacak sosyokültürel bir inceleme hem folklorun ilgi alanına girmekte hem de Türk insanının neden arabesk ve Ferdi Tayfur şarkıları dinlediği sorusuna ilişkin de halk bilimsel açından yanıtlanabilecek birtakım cevaplar ihtiva etmektedir...” demekte.

Bazı araştırmacılar Ferdi Tayfur arabeskinin, millî kültüre dair köye dönüş, dağ, nehir adları, Türkçe deyimler ve ağız kullanması bakımından Anadolu coğrafyasıyla ilişkilendirmektedirler.(7)

Selçuk Küpçük de onun şarkılarının sosyolojik yönünü şu sözlerle ifade eder:

“Sosyolojiyi de çok iyi okuyor. 1975’teki ‘Çeşme’ şarkısı taşradan kente, gurbete gelen katmanların sılaya dair özlemini temsil ederken, kente ilk gelen kuşağın emekli olup köylerine geri dönme sürecine eşlik eden yıllarda ‘Hadi köyümüze geri dönelim’ (1994) şarkısının çıkışı rastlantısal değil bence. 90’lı yıllarda yine faili meçhullerin, kayıpların yaşandığı bir dönemde açıktan siyasal kayıplara yönelmese de bir insanlık dramına atıf yapan ‘Ağla Yüreğim’ şarkısı cesurca bir tavırdır. İşte arabeskte olup da Türkiye’deki Rock müzikte olmayan şey bu. Toplumun organik damarlarına nüfuz edebilme gücü, sahicilik.”(8)

Kıraçla yaptığı ortak çalışma ardından pop ve rakçıların Ogün Şanlısoy ve Demet Akalın’ın faklı yorumladığı “Ben de Özledim”, Tan’ın seslendirdiği “Yıldızlar da Kayar” ve “Sanma ki” gibi bir zamanların en damar şarkılarını çok farklı bir biçimde yorumlamaları bu sürecin bir diğer göstergesidir. Çünkü çok şey değişmiştir. 

Ferdi Tayfur, bu değişimi bir röportajında şu şekilde dile getirmiştir:

“Şimdi dünya küçüldü tabii, küçülen dünyada büyük değişiklikler oldu. Birtakım şartlar değişiyor. Derler ya, büyük şehirlerde insanlar yalnızdır. Hepimiz insanız, zamanla insanların fikirleri de hareketleri de değişiyor. Dans değişiyor, halay değişiyor. Gençler değişiyor. Dolayısıyla biz de değişime uğruyoruz.”

Ferdi Tayfur’un sağlığının bozulması, onun bu sürece herhangi bir katkıda bulunmasını veya karşı çıkmasını engellemiştir. 

Ferdi Tayfur son dönemlerinde bir de Sanat Müziği albümü yapmıştır. Onun 2007’de çıkardığı “Gençliğimin Şarkıları” adlı TSM albümü de bazı sevenleri tarafından eksen kayması yaşadığı yönünde eleştiri alırken, Sanat Müziği’ni hem kendilerine tapulanmış sayan bir diğer çevre de bizim alanımıza nasıl girerler diye vaveyla ederken bu albümü tarafsız bir şekilde inceleyen birçok müzik otoritesi de onu tebrik edecekti. Ama sonuçta bu albüm yıların arabeskçisine “Yılın Türk Sanat Müziği Sanatçısı” ödülünü de getirecekti. 

Tayfur, bu albümden sonra bir de Türk Halk Müziği albümü çıkarmaya niyetlense hatta Neşet Ertaş’ın birkaç türküsünü seslendirse de sağlığı buna el vermemiştir.

O da Orhan Gencebay gibi yaptığı müziğe arabesk denmesine itiraz etti ama halk bu müziğe artık bu ismi vermişti. O da kabullenmek zorunda kaldı. Geldiğimiz süreçte sağlık sorunları nedeniyle müziğe ara verdi. Arabesk müziğinin duayen isimlerinden Suat Sayın ve Müslüm Gürses vefat etmiş, Ferdi Tayfur ve İbrahim Tatlıses sağlık sorunları nedeniyle müziğe ara vermiş, Orhan Gencebay da artık yaşı gereği daha seyrek görünür olsa da Ferdi Tayfur’a göre arabesk müzik bu ülkede bitmeyecektir. 

Bu konuda Muhammed Işık şu değerlendirmede bulunur:

“Onun sancısı, geçimini sağlamak için taşradan büyük şehirlere gelenlerin duygularıyla da birleşiyor. Bir nevi ontolojik buluşma olduğu için halkın sesi oluyor ve dolayısıyla özellikle ‘Çeşme’ plağıyla toplumun tecessümü hâline geliyor. Çukurova bölgesinde büyüdüğü için besteleri doğal olarak folklorik müzikten esinleniyor ve bazen gazeller, bozlaklar ve sanat müziği melodileri içeriyor. Bu bağlamda, müziğine ‘Arabesk’ demenin doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim çünkü kendisi de bunu çoğu zaman kabul etmedi. Hüzünlü müzik yapması, toplumun bir parçası olmasının, bu coğrafyadan beslenmesinin doğal bir sonucudur. Bu bağlamda, Anadolu’nun yaşayan Karacaoğlan’ıydı diyebilirim. Ferdi Tayfur’un özgün müziği, Türk müziğinin estetik sınırlarını yeniden çizen bir hareketti. O, bir sanatçının tek başına yapacağı şeyden çok daha fazlasını, bir toplumun tarihî yolculuğunun bir parçası olarak sundu. Tayfur’un bestelerinin her biri, toplumun ruhunu okuma çabasıydı.”(9)

Onun, Arabesk bitti mi, sorusuna verdiği cevap şöyle:

“Yoksulluk, açlık, haksızlıklar bitmeden arabesk bitmez. Dünya düzeni değişmedikçe arabesk bitmeyecek. Arabesk sadece Türkiye’ye özgü değil. Her ülkenin arabeski var. Her ülkede acılar, yoksulluklar, haksızlıklar yaşanıyor. Bunlar var olduğu müddetçe de arabesk hep olacak…”

Bir başka röportajında ise şunu dile getiriyordu:

“… Türkiye’de arabesk denilince akla dört isim geliyor. Ben, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses. Mahşerin dört atlısıydık. Beşincisi yok. Bizim gibi bir dörtlü bir daha çıkmaz. Bakın şimdi arabesk dünyasına, bizden sonra ortalık bomboş.”



Ferdi Tayfur sevgisi nesilden nesile tevarüs eden kültürel bir miras gibi algılandı onu sevenlerce. Bu sevgiyi onun cenaze merasiminde bütün Türkiye bütün çıplaklığı ile gördü. 

Bir aktör olarak Ferdi Tayfur

Yeşilçam’da sıklıkla yer verilen şarkılı filmler özelliği arabesk filmlerde de devam ettirilerek, dönemde yasaklanmış olan şarkıcıları görerek dinleyebilme, şarkıcılara sadece büyük kentlere değil Anadolu’da da ulaşabilme imkânı sağlamasına, şarkıların hikâyeleştirilmesiyle beyaz perdeye aktarılmasına, bu sayede şarkıların klip özelliği taşımasına, karşılıklı ticarî bağ ile film izleyen kitlenin kaset ve plak satın almalarına, kaset veya plak alan kesimin ise sinemaya yönlenmesine olanak tanımıştır.(10)

Ferdi Tayfur, filmleri ile de rekorlar kıran bir sanatçıdır. Aslında çocukluğundan beri sinema sanatçısı olmak isteyen Ferdi Tayfur, şarkıcı olduktan sonra zamanın modasına uyarak müzikal filmlerin yanında dizi filimler de çekti. 

Zamanın en önemli yapımcılarından olan Hulki Saner ve yönetmen Temel Gürsu, Ferdi Tayfur ile Çeşme, Derbeder, Benim Gibi Sevenler, Yadeller ve Batan Güneş isimlerinde tam beş filmlik bir anlaşma yaptı. Bu filmlerin her biri, oynadığı tüm sinemalarda adeta kapı pencere kırar. 

Onun ilk filmi olan “Çeşme” 12 milyonluk gişe rekoru ile Türk sinema tarihine geçmiş bir yapımdır. Bu rekoru “Batan Güneş” ve “Derbeder” filmleri ile yine kendisi egale etmiştir. Ancak “Derbeder” filmi bugün bile ulaşılması mümkün olamayacak bir rekora imza atarak sinemamızda tüm zamanların en çok gişe yapan filmi olarak hafızalarda yer alır. Film takriben 18 ay vizyonda kaldı. Filmin biletleri karaborsaya düşmüş ve bir gündüz gösterimine 4 bini aşkın izleyici katılmıştır. Film ilk sahnelendiğinde seyirci sayısı sadece İstanbul’da ve sadece bir haftada 3,5 milyon kişiyi aşmıştır. Toplam hasılatın 15 milyon olduğu tahmin edilmektedir ki ülke nüfusu o yıllarda 42 milyondur.

Tayfur 34 film, bir fotoroman (Sevda Yelleri) ve iki dizi film (Yersiz Yurtsuz ve Memur Muzaffer) çevirdi. Ayrıca üç reklâm filminde (Mobil, Filli Boya ve Namlı) oynadı ve 32 adet klip çekti. Çevirdiği 6 filmin yönetmenliğini de kendisi üstlendi.

Ferdi Tayfur’un filmleri hakkında Muhammed Işık şu değerlendirmelerde bulunmuştur:

“Filmleri, albümleri gibi çok ilgi gördü. Ferdi Tayfur, halkla bu denli özdeşleşmesinin bir sonucu olarak, filmleriyle halkı adeta rehabilite etti. Çünkü izleyicileri, kendi acılarını, sıkıntılarını ve var olma mücadelelerini onun filmlerinde gördüler. Kabul etmek gerekir ki halkımız her zaman kendisi gibi düşünen, kendisi gibi hayatı okuyan insanları desteklemiştir. Sanırım Ferdi Tayfur’u bu kadar ünlü yapan etken de budur. TV yasağı konulunca filmleri ile halka ulaşan bu sanatçılar zamanın Yeşilçam standartlarında müzikal filimler yapmak zorunda kaldılar. Bu filimler onları seven insanların sevdikleri sanatçıları görmek, seslerini duymak ve anlatılan hikâyelerde de kendi hayatlarından kesitler bulmaları nedeniyle çok tutuldu. Ferdi Tayfur bu anlamda hâlâ kırılamayan gişe hasılat rekorlarına sahip oldu. Yasaklar onları efsaneleştirdi ve arzu edilenin aksine bir sevgi seline mazhar olmalarına yaradı.”

İskender Ulus, onun bu kadar popüler olmasını halktan kopmamasına ve mütevazı olmasına bağlar. Filmlerini merkez alarak onun hakkında şu değerlendirmelerde bulunur:

“Popülerliğine rağmen halktan biri olarak görülmeyi başardı ve bu da onun kalıcı bir sevgiyle anılmasını sağladı. Bu sadelik ve içtenlik, onun sanatını daha anlamlı kıldı. Öte yandan Ferdi Tayfur, sadece bir müzisyen değil, aynı zamanda bir sinema efsanesi olarak da anılmayı başardı. O dönem Türkiye’sinde müzik ve sinema iç içe bir sanat formuydu ve Tayfur, şarkılarının etkisini beyaz perdeye taşıyarak hayran kitlesini daha da genişletti. Filmleri, halkın sorunlarını, aşk hikâyelerini ve mücadelelerini hem dramatik hem de samimi bir şekilde yansıttı. Bu, onun sanatına çok yönlü bir boyut kazandırdı. Filmlerinde de müziğinde olduğu gibi, halkın dertlerini ve hayallerini anlatmayı sürdürdü. Bu nedenle Ferdi Tayfur’un sinema arşivi, sadece bir müzik kariyerinin değil, aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal bir aynasıdır.”(11)



Onun en büyük hayranlarından olan Sayın Devlet Bahçeli, yayınladığı taziye mesajında Ferdi Tayfur’un bir halkın sanatçısı olduğunun vurguluyordu:  “O kardeşimdi, gönül diyarıma tercüman olan ses ve söz ustasıydı. Adana’nın pamuk tarlalarında döktüğü teriyle helal rızkını kazanan, ardından da Türk müziğinin zirvelerine tırmanıp milyonların kalbine taht kuran cefakâr, fedakâr ve vatan sevdalısı bir sanatçımızdı. Emmioğlu şimdi yetim kaldı. Meleşir kuzuların sesiyle ölen bir garibin yasına gelen Çukurova’nın yanık ve yakıcı sesi ne yazık ki sevenlerini hüzne boğdu. Hakikaten kelimeler boğazıma düğümleniyor. Üzüntümü tarif ve telif edecek kelime bulamıyorum. Ferdi Tayfur’un vefatı bir parçamı alıp götürdü. Yerinde huzur bulsun. Mekânı cennet olsun. Cenâb-ı Allah rahmetiyle muamele etsin. Aziz milletimizin, sevdalılarının ve hepimizin başı sağ olsun.”

Bir Yazar olarak Ferdi Tayfur

Ferdi Tayfur bir bestekâr, bir yorumcu, bir aranjör, bir müzik direktörü bir aktör ve bir sinema yönetmeni olasının yanında edebiyatla da ilgilenmiş bir sanatçıdır. O, bu yönüyle de diğer arabeskçilerden farklı bir özelliğe sahiptir. Çevirdiği beş filmin senaryosunu yazmasının yanında aslında beyaz perdeye aktarılamayan senaryoları, birkaçı dergilerde yayınlanan ve aslında birçoğu gün yüzüne çıkmayan hikâyeleri yanında sağlığında birisi anlatı olmak üzere üç de roman yazmış bir edebiyatçıdır da… 

Oysa Ferdi Tayfur 5-6 yaşlarında babasını kaybetmiş ve ailesinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle hiç okula gidememiş birisidir. 9 yaşlarında bir şekercinin yanında çıraklık eden Ferdi Tayfur bir hamalın ona önlerindeki bir arabanın plakasını göstererek “Ne yazıyor burada?” diye sorduğunu, cevaben “Ben okuma bilmem, hiç okula gitmedim ki” demesi üzerine hamalın “Adana lan Adana yazıyur” (O zamanlar arabaların plakalarında şehrin adı yazılırmış) dediğini ve beş harften okumayı söktüğünü öğreniyoruz. O, gerçek anlamda okuma ve yazmayı ise askerde öğrenmişti. İşte okuma yazmayı okul görmeden kendi kendine öğrenen bir adamın gayretinin, azminin semeresidir bu kitaplar.

Ferdi Tayfur’un kendi hayatından da kesitlerin bulunduğu, bir tür anı romanı “Şekerci Çırağı” 2003 yılında yayımlanmış ve dört baskı yapmış. Şu anda da baskısı yokmuş. 2008 yılında ikinci romanı “Yağmur Durunca”yı çıkarmış ve bu roman da iki baskı yapmış. 2013 yılında anlatı türündeki “Bir Zamanlar Ağaçtım”ı, 2017 yılında da “Paraşütteki Çocuk” romanını kaleme almış ve yayınlamış. Vefatından sonra “Bir Zamanlar Ağaçtım” kitabının da baskısı tükenmiş.(12)

Ferdi Tayfur’un hayatında onunla önemli çalışmalara imza atan Ahmet Selçuk İlkan, onun ömrü boyunca duyduğu en büyük eksikliğin okula gidememesi ve bir öğretmenin olmaması olduğunu söyler. Ferdi Tayfur bu açlığını ve açıklığını gidermek için sürekli okur. Onun özellikle Rus edebiyatına ilgisi olduğunu ve Rus klasiklerini okuduğunu öğreniyoruz. 

Yine “Paraşütteki Çocuk” romanında geçen ifadelerden onun Agatha Christie ve Stephen King’in eserlerini okuduğunu ve bu eserler hakkında çıkarımlar dahi yapabildiğini anlıyoruz. Yine kendi açıklamalarından Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” adlı kitabını elinden düşürmediğini, Yaşar Kemal’in çok uzun yazdığından şikâyet ettiğini, Orhan Pamuk, ve Tolstoy’u beğendiğini anlıyoruz.

Muhammed Işık’a göre o, kitaplarında da şarkılarında işlediği temaları işlemiştir. Işık onun hakkında şunları söyler:

“Kitaplarında anlattığı hayat hikâyesinden, acının, özlemin, yokluğun, gurbetin ve var olma mücadelesinin onda ayrı bir şuur ve sancı oluşturduğunu görüyoruz.”(13)

İhsan Yılmaz da Hürriyet gazetesindeki köşesinden kaleme aldığı “Bir romancı olarak Ferdi Tayfur” yazısında şu tespitlerde bulunur:

“Şarkılarında hâkim olan duyguları, yaşadığı, etkilendiği olayları anlatıyor romanlarında. Benim için asıl sürpriz yazarlığında değil, alıntıladığı ya da kitaplarında adını andığı ünlü felsefecilerin ve yazarların isimleri oldu.”(14)

Selçuk Küpçük de onun yazar yönünü şu sözlerle izah eder:

“Yer yer kişisel öyküsünün dehlizlerine inse de bu kitaplar bir edebiyat işçisinin yoğunlaşıp emek vererek ortaya çıkardığı kurgusal yapıtlardır. Gerçek hayattan izler taşıyan bu kurgular netice itibariyle birbirine eklemlenerek çoğalan büyük bir öyküyü anlatıyor. Aslında Tayfur’un şarkıları da bu öykünün parçalarından. Kaldı ki, Doğu’da müziğin varoluşu bu öykünün ontolojisini beslemektedir denilebilir. Bu yüzden onun da ustalarından Müzeyyen Senar’ın ‘Ben şarkı söylemiyorum, güfteyi anlatıyorum’ (Murat Meriç, Bantmag, 2019, S. 66) sözü her şeyi açıklar nitelikte. Dolayısı ile ben şahsen Tayfur’un roman yazmasına, büyük bir öykü anlatmak için kelimelerin sihirli gücünü kâğıtlara aktarmasına şaşırmıyorum. O ve kuşağı zaten bu büyük öykünün içinde oldular hep. Türk entelijansiyasının asıl mesele edinmesi gereken şey, günümüzde müzik üreten isimlerin sahici bir öyküye yaslanıp yaslanmadıkları, hakikatin peşinde olup olmadıklarıdır.”(15)

Ferdi Tayfur’un kitaplarını yayımlayan Berfin ve Kora Yayınları’nın sahibi İsmet Arslan’a hastalığı sırasında yeni bir roman dosyası göndermiş ama birtakım aksilikler yüzünden roman, yayıncı İsmet Arslan’a ulaşmamış. Arslan’ın açıklamalarından onun üzerinde çalıştığı bir yarım romanı olduğunu da öğreniyoruz.

Sonuç:

Evet, Ferdi Tayfur’u anlatmak zordur. Onu anlamak için ise ön yargısız bir biçimde şarkılarını sessizce dinleyip üzerinde sadece beş dakika düşünmek yeterlidir. Hayatına dair izleri ise onun kitaplarından okuyabilirsiniz. 

Anadolu’nun feryadı olarak görülen Ferdi Tayfur, tedavi gördüğü Antalya’da 2 Ocak 2025 tarihinde saat 19:38’de vefat etti. 4 Ocak 2025’te Tayfur için Atatürk Kültür Merkezi’nde anma töreni düzenlendi. Cenazesi, Barbaros Hayrettin Paşa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedildi.

Vefatı tüm ülkeyi etkiledi. Sağcısı solcusu, Alevi’si Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, dinlisi dinsizi yani toplumun her kesimi onun vefatı ile derin bir hüzne gark oldu. Yıllardır şarkıları ile filmleri ile milleti ağlatan Ferdi Tayfur, vefatı ile yine bu milleti ağlattı. Vefatı üzerine sevenlerinin “Bir ölü, 86 milyon yaralı var!” dedikleri gibi herkes üzüldü. Onun müziğinden hoşlanmayanalar bile kişiliği ve ona olan bu sevgi seli karşısında etkilendiler. Birkaç müstesna da kaideyi bozmayacak kadar cılız sesler çıkarsa da kimse onları umursamadı bile…

Bana göre o sıradan bir şarkıcı, bir sanatçı değildir. Evet, o da şarkı söyler, söz yazar, beste yapar, enstrüman çalar… Ama Ferdi Tayfur bunların ötesinde bir adamdır. O sizinle oturur dertleşir, konuşur, arkadaşınız, sırdaşınız olur. Onun sözleri ciğerden, yürekten gelir. Dudak tiryakileri gibi değildir. Onun ezgileri bir feryadın, bir çığlığın, bir ağıtın ezgileridir. Onun arkasında çalan sazendelere hiç dikkat ettiniz mi? Türkiye’nin tartışmasız en usta saz sanatçıları çalar onun arkasında. O ezgiler onları öyle etkiler ki adamların yüzlerindeki hüznü hemen görürsünüz. Sanki o şarkı ilk defa icra ediliyordur. Hatta o şarkıyı bağlamacı, kemancı, kanuncu, neyzen, udi, ritimci dahası o orkestrada kim varsa ayrı ayrı o anda bestelemiş gibidirler. 

Onun şarkıları gerçek anlamda çalan ve söyleyen herkes bu duygular içindedir. Sibel Can anlatıyordu programında: “Ferdi abi İçim Yanar’ı bir Almanya turnesinde bir söyledi. O şarkıyı biz daha önce hiç böyle okuduğunu görmemiştik. Hepimiz ağlamaya başladık. Tüm orkestra kendinden geçti.”

Arkasından müzik yönetmeni ve keman virtüözü Baki Kemancı da başıyla onu onaylıyordu. 

Ferdi Tayfur’u anlamak istiyorsanız, öncelikle müziğe bir eğlence aracı olarak bakmamanız gerekir. Zira o bu işi bir eğlence olarak yapmadı bence. Elbette geçimini buradan kazandı. Ancak o her şarkı söylediğinde seyircisi ile dertleşti. O şarkıların sözleri sıradan sözler, ezgileri sıradan ezgiler değildi. 

Daha 71’lerde onu keşfeden plakçıları onun ileride neler yapacağını çok iyi biliyorlardı. Hatta onu Adnan Varveren ile tanıştıran Sayan Plak sahibi Fahreddin Bey, Merhum Adnan Varveren’e “Bu çocuğu bir dinle, buna bir şeyler öğret” der. O da söyle bakalım der. Ferdi Tayfur, alır sazını eline, başlar söylemeye. Adnan Varveren’in tüyleri diken dikendir. Bir bakar Ferdi Tayfur’un gözlerinden yaşlar dökülüyor. Dayanamaz ve “Ferdi’ciğim, sana benim öğreteceğim hiçbir şey yok. Sende Allah vergisi bir yetenek var. Sakın bunu bozma…” der.

Bir bestekâr olarak Ferdi Tayfur’un hicazları daha yakıcıydı, nihaventleri daha melankolikti, hüzzamları daha sarsıcıydı, gazelleri daha bir etkiliydi. Sözlerinde mutlaka topluma hitap eden mesajlar içeriyordu. İlkokul bile görmeyen bu adam, Allah vergisi bir kabiliyeti ve o içli sesiyle milyonları peşinden tam elli senedir sürüklemeyi başarmıştı. Evet, ilkokul bile görmeyen bu adamın yazdığı ve binlerce satan romanları vardı.

Ferdi Tayfur bir mülakatında “Şarkıcı olmak istemiyordum. Ben komedyen olmak istiyordum. Ama sesim güzeldi ve beni tanıyan herkes ‘Oğlum, senin sesin güzel, yürüyeceksen bu yoldan yürü!’ diyordu ve şarkıcı oldum…” diyordu. Onun en acıklı filmlerinde bile ilk sahneler bir komedi filmi gibi mizahi unsurlar taşırdı.

Ferdi Tayfur ve onunla ismi anılan diğer ustalar aslında bu bozuk düzene şarkılarıyla itiraz eden, halkın duygularına tercüman olan kimselerdi. Necip Fazıl’ın şiirlerinde “bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul” diye dile getirip bu düzene kafa tuttuğu gibi bu isimler de halkın düzene itirazının sesi oldular. Ancak onlar milletin sanatçısıydı. Ekmeğini yedikleri bu milletin asla değerlerine ters düşmediler, onları aşağılamadılar. Bu yüzden de onların itirazları militan bir zemine asla yüz vermedi. 80’li yıllarda onların arkasındaki inanılmaz kitleleri gören bazı sol çevreler onları bu kitleleri toplumsal bir harekete dönüştürmedikleri için de eleştirdi. Oysa onlar vatanına, milletine, bayrağına, inançlarına bağlı insanlardı. O yüzden bu sanatçılar için aklı başında herkes “Türkiye’nin değeri” dedi. Onun için gazetelere “Anadolu’nun Çığlığı” diye manşet atıldı.

Yenal Bilgici’nin “Kim dinliyor Ferdi Tayfur’u sahi?” yazısındaki şu bölüm, bu çığlığı kimlerin dinlediği sorusuna bir cevap niteliğinde… Şöyle diyor Bilgici:

“Hikâye dinlemeyi sevenler, dinliyor. Hikâyesi birbirine benzeyenler dinliyor. Bundan gocunmaktansa bu benzerlikle avunanlar dinliyor. O büyük hayatın dışındakiler dinliyor. Taşranın bile kenarındakiler dinliyor. Elit semtlere gidemeyenler, yükselemeyenler, denemeyenler, artık aramayanlar dinliyor. Mesafe alamayanlar ama mesafenin her zaman farkında olanlar dinliyor. Bir yandan şu da var: Tüm acılara rağmen isyan etmeyenler, adaletsizliklere itiraz edenler, sadece sitem edenler ve hesaplaşmayı hep erteleyenler de dinliyor.”(16)

Ferdi Tayfur sevgisi nesilden nesile tevarüs eden kültürel bir miras gibi algılandı onu sevenlerce. Bu sevgiyi onun cenaze merasiminde bütün Türkiye bütün çıplaklığı ile gördü. Abalı, bu sevgiyi şu sözlerle tahlil eder. 

“Ferdi Tayfur hayranlığının bireyler tarafından kültürel bir miras olarak algılanması kadar bunun bilinçli bir şekilde devam ettirilmeye çalışılması da oldukça dikkate değerdir. Bir başka deyişle bireysel bir formda tezahür etmesine karşın sosyal yapının ortak bir temayülü hâline gelen bu hayranlığın çocuklara da aşılanması ve devredilmesi durumu, meselenin birinci aktörleri olan babalar tarafından şuurlu bir şekilde ve çeşitli yöntemlerle devam ettirilmektedir. Böylece bireyler, manevî miraslarından biri olarak düşündükleri Ferdi Tayfur hayranlığını -adeta içgüdüsel bir motivasyonla- ölümlerinden sonra çocuklarına bırakma gayesi içerisinde olmak suretiyle çeşitli eylemlerde bulunmaktadır. Bunlardan biri, çocuğuna söz konusu şarkıcının adını verip hayranlığının derecesini ortaya koymak ve büyüdüğünde oğlunun da bir Ferdi Tayfur hayranı olmasını sağlamaktır.”(17)

Onun en büyük hayranlarından olan Sayın Devlet Bahçeli, yayınladığı taziye mesajında Ferdi Tayfur’un bir halkın sanatçısı olduğunun vurguluyordu: 

“O kardeşimdi, gönül diyarıma tercüman olan ses ve söz ustasıydı. Adana’nın pamuk tarlalarında döktüğü teriyle helal rızkını kazanan, ardından da Türk müziğinin zirvelerine tırmanıp milyonların kalbine taht kuran cefakâr, fedakâr ve vatan sevdalısı bir sanatçımızdı. Emmioğlu şimdi yetim kaldı. Meleşir kuzuların sesiyle ölen bir garibin yasına gelen Çukurova’nın yanık ve yakıcı sesi ne yazık ki sevenlerini hüzne boğdu. Hakikaten kelimeler boğazıma düğümleniyor. Üzüntümü tarif ve telif edecek kelime bulamıyorum. Ferdi Tayfur’un vefatı bir parçamı alıp götürdü. Yerinde huzur bulsun. Mekânı cennet olsun. Cenâb-ı Allah rahmetiyle muamele etsin. Aziz milletimizin, sevdalılarının ve hepimizin başı sağ olsun.”

-----------------

1) Engin Ergönültaş, “Orhan Gencebay’dan Ferdi Tayfur’a Minibüs Müziği”, Sanat Emeği¸ C. 3, S. 15, 5-21, 1979.

2) Ali DEMİRTAŞ, Müziği ve filmleriyle, bir toplumun aynası olarak: Ferdi Tayfur, https://www.litrossanat.com/

3) https://www.litrossanat.com/

4) www.litrossanat.com/

5) www.litrossanat.com/

6) www.litrossanat.com/

7) Ayşe Kaya GÖKTEPE, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele: Bergen Filmi Söylem Çalışması, Kadın Araştırmaları Dergisi, 2023

8) https://www.litrossanat.com/

9) https://www.litrossanat.com/

10) Yağmur Eylül DÖNMEZ, Prof. Dr. Ünal İMİK, Ferdi Tayfur Örnekleminde Türk Sinemasında Arabesk Müzik, İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi

11) https://www.litrossanat.com/

12) İhsan Yılmaz, Bir romancı olarak Ferdi Tayfur, https://www.hurriyet.com.tr

13) https://www.litrossanat.com/

14) Yılmaz, agm.

15) Selçuk Küpçük, Bir öykü anlatıcısı olarak Ferdi Tayfur, https://www.litrossanat.com/

16) Yenal Bilgici, Ferdi Tayfur’u kim dinliyordu? https://www.gazeteduvar.com.tr/

17) Abalı, agm.