Amiyane sayıklamalar

Telefon çalmaya devam ediyordu. Üstelik bu sefer elindekinde hiç ses yoktu. Kütüphaneye doğru yaklaştı. İkinci raftaki minik kutudan usulca çıkardı, kim olduğuna bakmadan istemsizce açtı. “Geliyorum, bekle…” dedi bir ses. O an telefon elinden düştü…

“AYIPTIR! Düşman böyle seyredilmez!” dedim. Kümenin içinden bir ses, “Ne olacak, bize dokunmuyor ki!” dedi.

***

Telefon çaldı. İstemsizce irkildi. Elinde duran son model cihaza baktı fakat ses ondan gelmiyordu. Biraz daha dikkat kesildi. Melodisi tek düze, sanki şarka mecburî göreve gitmiş bir doktorun odasındaki kablosu lüle lüle olan telefondan geliyor gibiydi. Elindeki telefonuna baktı baktı. Az önce oynadığı oyunun “Sıra sana geldi” mesajından başka bir ses yoktu. Bu çalan öteki olmalıydı. Birden varlığını hatırladı. Kalbi ürperdi. Sanki mutfakta kavanoz kırmış da yakalanmış bir çocuk gibi kızardı yüzü ya da öyle olmasını diledi. Az sonra sigaya çekilecek asker edasıyla ayağa kalktı. Heyecandan biraz yalpaladı. Adımlarını sesin geldiği yöne doğru yöneltti. Telefonun sesi sustu.  Durdu... Ne yapacaktı şimdi? 

Uzun zamandır hem de çok uzun zamandır çalmıyordu bu meret. Ayda yılda bir çıkartıp şarz ediyordu ama çalmasına alışık değildi. Belki eli kadar küçük bir telefondu çalan. Zamanın ilk çıkanlarından. Dokunmatik öncesi, basmatik tuşlu bir telefon. Epey de dayanıklı. Büyük dede başlatmış bu zinciri.  Kendi görmese de oğluna nasip olmuş ilk Türk usulü telefon icat etmek. O zamandan bu zamana babadan oğula gelmiş. Geçmişi geleceği, eğriyi büğrüyü, değerleri aktarmak için kullanılmış. Bazen bir nasihat, bazen uyarıcı olmuş sahibine. İyi hoş da, gecenin bu saati neden çaldı ki?!

“Kesin haberleri izledi. Ama yani, işin aslı öyle sandığı gibi değil ki!” Ne sandığını bilmiyordu ama yaptığı bazı şeylerin vicdanında oluşturduğu o huzursuzluğu kalbinde dindiremiyordu. Huzursuz kalp sendromu. Öyle kolay kolay geçen bir şey değildi. Çözümü aslında yüzleşmek idi olanla bitenle, lakin yüzleşmek ağır geldiği için de yüzsüzleşmemeyi tercih ediyordu çoğu zaman. 

İyi biri diyorlardı onun için bazıları. Aslında bulunduğu ortamda aynı anda bedbin ardı sıra nikbin de olabiliyordu. Değişken mizacı yıl içinde şampiyon olan takıma göre taraftar olan adamlara da benziyordu. İyilik tanımı özünde olandan da geliyordu biraz. Ama o ip hangi nesilde koptuysa artık vehn bulaştırmıştı genlerine. Karşılıksız yardımlarını cömertçe hem de kimselere göstermeden yaparken terazinin öte yanına bıraktığı enaniyeti biranda basını, geleni geçeni başına toplattırabiliyordu. 

İki kızı vardı kimselere göstermediği, sakındığı iki sabi. Ama tabii gün gelir de işler tersine dönerse terazi şaşabilirdi hani. Babaları gibi beyaz tenli, yeşil gözlü bu yavrular hiçbir şeyden habersiz, bakıcıları Eleni ile büyümeye devam ederken, anneleri de o sırada çeşitli sivil toplum kuruluşlarında endamı arz ederek hakkı savunuyordu. Tabii karı koca hakkı savunmak şiarlarıydı. Lakin hak kimin hakkı, halk kimin halkı idi orası biraz karışık idi. Bazen meydanlarda yeşil, siyah, beyaz, kırmızı şallar ile hakkı haykırırken zulüm karşılarında idi. Bazen de zulüm yanlarında, mavi beyaz anlaşmalar imzalanıyordu masalarda. İmzaların biri gidiyor diğeri geliyorken, hak görülürken gömülüyordu halk. Halk gömülürken görüyordu Hakk! 

Telefon çalıyordu. Öncekinden daha ısrarcı gibi ya da ona öyle geliyordu. Zırrr, zırrrr… “Aç artık şu telefonu, biliyorum oradasın!” “Hayır hayır, o ben değilim yani şimdi olmaz…” serzenişi duyulmuyordu. Zııırrrr… “Yaptıkların ve dahi yapamadıklarından kaçamazsın, aç artık şu telefonu!”

“Bahadır neden açmıyorsun telefonu, deminden beri çalıyor?” Boş gözlerle hanımına baktı Bahadır. Bir müddet tereddütten sonra “Onun için ayağa kalktım hayatım, şimdi açıyorum”diyerek ilerlerken, karısının ikinci ikazına muhatap oldu. “Telefon arkanda, sehpanın üstünde!”

Geriye döndü. Telefonunu bıraktığı yere doğru baktı. Sedef kalkmalı sedirin ortasında, cam sehpadaki telefonuna doğru yöneldi. Hoş onu orada bırakalı birkaç dakika bile olmamıştı. Fakat dilemmalı düşüncelerinden sıyrılamadığı için çalanın az önce elinden bıraktığı pek akıllı cihazı olduğunu idrak edememişti.

İpek dokuma halısının üzerinde az önce ileri attığı adımlarını bu sefer de geriye atarak tamamladı. Kendi hayat çizgisi gibiydi bu hareketi de. İki ileri, bir geri... 

Evin duvarlarında çeşitli hattatlara ve müzehhiplere yaptırılmış ve dahası müzayedelerden bin bir zahmetle alınmış ya da bolca hediye edilmiş nadide eserler vardı.  Evin dizaynı, eşyaları görüntüde çok dinimübin bir izlenim verse de iç yapının evsafı pek netameli idi. Neyse ki insanın içi her daim dışa yansımıyordu. (Tabii bu çok tartışılır da, başka zaman kaleme alınacak bir mevzu olarak kalsın şimdilik…)

Bahadır Bey’in hayatı, çocukluğundan bu yana ticarî bir hayata meyilliymiş gibi geçirildi. Kâşif olacak bu çocuk, derlerdi. Hani çok akıllıymış gibi… İlk icadı annesi ve karşı komşu teyze ile iletişim kurma icadı “kom-telat (komşu telefon hattı)” olmuştu. İki plastik bardağa bağlanan ipler içine konmuş biraz mıknatıs, biraz hırdavat... Çok orijinal bir buluş olmasa bile bu onu şimdiki konuma getirecek bir alt yapı oluşturmuştu. Vizyon, aile şirketinin yönetilmesi idi sonuçta. 

“Bu düzeni buraya getirmek hiç kolay olmadı. Ülkemizin sayılı şirketlerinden biriyiz sonuçta. Şimdi en çok da bu vatan için, bu millet için düzen bozulmamalı. Yani tamam, savaş kötü bir şey. Bizi de kısmen ilgilendiriyor. Ama tabii mazlumun yanında olmak için zalim kullanılabilir. Bir de şu an doydum diye yemekleri çöpe atılan coğrafyanın çocukları ile çöpte dahi yemek bulamayan çocukların kaderi bir olamazdı, herkesin imtihanı kendine münhasır...” (Ne amiyane sayıklamalar, kendini kandıran cümleler... Varlık ve yokluk arasındaki cambazın son oyunu ipten atlamak olmalı. Belki de hayat yaşadığını sanan ölülerin yanılsamasıydı. Belki de bazı ölüler en çok yaşayanlardı.)

“İyi de, bütün bunları bana neden anlatıyorsun Bahadır?”  

“Ahmet sen misin?” 

Telefonun ucunda en yakın arkadaşı Ahmet vardı. Ahmet de kendince iyi biriydi! Ne çocukluk, ne gençlik, stratejik bir dostluktu aralarındaki.

“Evet benim de, sen iyi misin?”

“İyiyim yani, galiba bilmiyorum?”

“Yoksa o mu aradı?” 

“Bilmiyorum çaldı ama bakamadım” 

“Sakın bakma! Geçmiş geçmiştir Bahadır. Sen ne yaptıysan bu ülke...” 

“Tamam biliyorum bunları Ahmet. Günde milyon kez üzerinden geçiyorsun zaten.” 

“Ne bileyim, öyle sesini durgun duyunca. Neyse, bak, bugünkü programa hazırsın değil mi? Öğlen on ikide mavi beyaz gemilerin boğazdan geçişi ile alakalı bakanla görüşeceğiz, ikide yine beyaz mavi iş anlaşması imzalanacak. En önemlisi ise akşam namazından sonra Haliç Köprüsü’nde eylem var. Ailecek katılanacak. Ortam konsepti yeşil, siyah, beyaz, mavi.” 

“Mavi mi?” 

“Tabii ki değil! Seni test ettim aklın başında mı diye.” 

“Hay Allah’ım ya…”  

Hadi kapattım ben, hayırlı akşamlar.”

“Güle güle.” 

Telefonu yeni kapatmıştı ki, yine bir zil sesi... Kocaman gözleri açıldı Bahadır Bey’in. Siyah gür saçlarını elleri ile gayri ihtiyari arkaya attı. Uzun boylu değildi belki ama kısa da sayılmayacak kadar cüssesindeki elleri titriyordu.

Telefon çalmaya devam ediyordu. Üstelik bu sefer elindekinde hiç ses yoktu. Kütüphaneye doğru yaklaştı. İkinci raftaki minik kutudan usulca çıkardı, kim olduğuna bakmadan istemsizce açtı. “Geliyorum, bekle…” dedi bir ses. O an telefon elinden düştü…

Portmantoya yöneldi. Adımları çarpı on şiddetinde idi. Ayrı bölümlerde duran atkıları birbiri boynuna taktı. Mavi, beyaz, yeşil, kırmızı, siyah… Renkler birbirine girdi. Kim kiminle idi? Adımları ve dahi adamları karıştırdı. Ardına bakmadan evden çıktı… 

***

“Derler ki: Tarla kuşu bütün gece öttüğü zaman, tarla faresi bütün ihtiyatı elden bırakır ve yuvasından çıkarmış...”