Altın kalpli insanlar

Gözlerinden süzülen birkaç damla yaş solgun yanaklarını ıslatmıştı. Sessizce çıktı. Bir gölge gibi süzüldü ve kısa sürede gözden kayboldu. Bu yardım işi, onun kadar olmasa bile bizi de oldukça mutlu etmişti. Az da olsa katkımız olduğu için muhtaç bir kadının duasını almıştık. Bu da az şey değildi doğrusu.

YAPTIĞI yardımlardan dolayı hiçbir karşılık beklemeyenler… İyilik yapıp denize atabilenler… “Kimsenin bilmesine ihtiyaç yok! Allah biliyor ya, o bana yeter!” diyebilenler… Evet, onlar altın kalpli insanlar… Çok şükür ki her zaman varlar!

1940’lı yıllar, tek parti dönemi… Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden bazı gençler maddî ve manevî yönden her türlü imkânsızlığa rağmen hafızlık eğitimi almak için İstanbul’a gidiyorlar. Genellikle fakir ailelerin çocukları olan bu gençlerin parası pulu, kalacak yerleri yok. İstanbul’da hayır sahibi zenginler bu idealist gençlere sahip çıkıyorlar ve her türlü ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

O yıllarda İstanbul’da, “Hasan Akkuş” adında bir hoca efendi var. Nuruosmaniye Camiî’nde baş imam… Çevresi geniş ve sevilip sayılan biri Hasan Hoca.

Hasan Akkuş’un memleketi, Ankara’nın Kızılcahamam ilçesi… Kızılcahamam ve Çamlıdere yöresinden hafızlık için İstanbul’a gidenlerin ilk uğradıkları adres, Hasan Hoca’nın görev yaptığı cami. Durumlarını anlatıyorlar ve himmet talep ediyorlar. Hasan Hoca her gelen gence önce yatacak yer temin ediyor, sonra onların giyim, gıda ve harçlık ihtiyaçlarını gideriyor. Bunu nasıl mı yapıyor?

Meselâ Kızılcahamam’dan bir genç kendisine gelince, önce ona kalacak bir yer bulduktan sonra tanıdığı bir giyim mağazasına telefon ediyor. Selâm ve hâl hatır faslından sonra mağaza sahibine, kendisine hafızlık eğitimi yapacak bir genç göndereceğini, ona bir takım elbise giydirmesini rica ediyor. Mağaza sahibi, “Emrin olur Hocam, delikanlı hemen gelsin!” diyor. Hasan Hoca daha sonra bir lokanta sahibine telefon ediyor, “Sana ihtiyaç sahibi bir genç göndereceğim, her gün öğle yemeğini sizin lokantada yesin. Ondan para almazsan memnun olurum” diyor. Lokanta sahibi bu teklifi seve seve kabul ediyor. Hasan Hoca daha sonra başka bir zengini arıyor ve diyor ki, “Sana bir genç göndereceğim, her gün ona harçlık vermeni rica ediyorum”. Zengin şahıs, “Senin isteğin bizim için emirdir Hocam, her gün bizim dükkâna uğrasın, bir lira harçlık vereceğim” diyor. O yıllarda bir lira, bir günlük masrafa yetiyormuş.

Hafız olmak için İstanbul’a giden fakir aile çocukları, bu insanlar sayesinde hafızlık eğitimlerini tamamlayarak memleketlerine dönmüşler.

Altın kalpli insanlara örnek teşkil etmesi açısından, yıllar önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

Ankara’da, Abidinpaşa Lisesi’nde edebiyat öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak çalışıyordum. Bir gün odamda günlük işlerimle uğraşırken kapı tıkladı ve içeriye bir kız öğrenci girdi. Çekingen ve utangaç bir hâlde, başı biraz öne eğik biçimde karşımda durdu ve kısık bir sesle konuştu: “Karnım çok aç hocam!”

Zoraki söyleyebildiği bu kelimelerden sonra gözlerini yere indirdi. O an ne diyeceğimi bilemedim. Odayı kısa bir sessizlik kapladı. Ben onların sınıfıyla ilgilenen müdür yardımcısıydım. Öğrencilerin ders durumu ve kişisel sorunlarıyla da ilgilenmeye çalışırdım. Beni kendisine yakın hissetmiş olmalı ki, çekinerek de olsa odama gelip derdini söyleyebilmişti.

Onu rahatlatmak için birkaç cümle söyledim: “Kızım senin karnını doyurmak kolay, onu hemen hâllederiz. Fakat ben bunun nedenini merak ettim. Eğer senin açından sakıncası yoksa bana anlatmak ister misin?”

“Evde bir haftadan beri un çorbası yapıyor annem. Evde yiyecek başka bir şey kalmadı Hocam” dedi.

Kendisini karşımdaki koltuğa oturtmam ve konuşmasını dikkatlice dinlemem, onu biraz olsun rahatlatmıştı. Bölük pörçük konuşuyordu; söylediklerinden az buçuk bir şeyler anlamıştım ama meseleyi tam olarak kavrayamamıştım. Dış görüntüsünden zengin bir ailenin çocuğu olmadığı belliydi. Kendi hâlinde, sessiz sedâsız bir öğrenciydi. Dersine girmediğim için fazla tanımıyordum kendisini. İdareye uğrayan öğrencilerden değildi. Notları orta düzeydeydi, devamsızlığı yok denecek kadar azdı. Benim kendisini dikkatle dinlediğimi görünce kesik kesik de olsa konuşmaya devam etti: “Babam sekiz seneden beri hapishanede yatıyor Hocam. Çok sıkıntı çekiyoruz…”

Bunu ilk defa duyuyordum. Veli toplantısına hep annesi gelirdi. Babasının başka bir şehirde çalıştığını sanıyordum. Onu konuşturmak için sordum: “Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz kızım?”

“Annem komşulara temizliğe gider, örgü örer, dantel işler, yaptığı el işlerini satar. Son günlerde pek iş alamadı” dedi. “Kaç kardeşsiniz?” diye sordum, “Üç… Üçümüz de öğrenciyiz. Annem ihtiyaçlarımızı karşılamak için çok çalışıyor. Eve gelince o kadar yorgun oluyor ki hastalanacak diye korkuyoruz” dedi.


Babasının hapishaneye niçin girdiğini sormadım. Gerek de yoktu. Zavallı kızı bir de o olayla ilgili üzmek istemedim. “Bildiğiniz bir yerlerde çalışılacak bir iş olursa annem çalışır hocam. Ben de kendisine yardım ederim” dedi.

Kantinden yiyecek bir şeyler alması için para verdim. Onun odadan çıkmasıyla beraber beni bir düşünce almıştı. Allah bilir ya, bana derdini açana kadar nasıl utanmıştı. Bu fakir aileye en kısa zamanda yardım edilmeliydi. Konuyu hemen okul müdürüne anlattım. Okul Koruma Derneği’nden yardım alırız diye umutlandık. Aksilik bu ya, dernek hafta sonunda genel kurul toplantısı yapacağı için hesapları dondurmuştu. Oradan bir ümit olmayınca başka yolları düşünmeye başlamıştık.

Öğrencinin zayıf ve solgun yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Bir gün sonra odamda, başım iki elimin arasında düşünüyordum. Ben bu duygular içindeyken kapı tıkladı. İçeriye öğrencimiz Zeynep girdi ve heyecanlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Hocam, bizim sınıfta oldukça fakir bir arkadaş var. Söylemiyor ama anladığım kadarıyla durumları hiç iyi değil. Teyzemin kocası çok zengin, Ulus’ta oteli falan var. Geçen gün bize oturmaya gelmişlerdi, ben bu arkadaşın durumunu anlattım onlara. Çok acıdılar. Yarın öğleden sonra okula gelip yardım etmek istiyorlar. Fakat önceden size haber vermemi istediler.”

Duyduklarıma inanamadım. Bu bir şaka mıydı? Ben iki günden beri bir çözüm yolu düşünürken Zeynep neler söylüyordu bana! “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez” derler ya, tam da öyle olmuştu bu iş! Biz daha bir şey yapamamıştık fakat öğrencimiz Zeynep büyük bir iş başarmıştı.

Bir gün sonra, odamda çalışırken içeriye bir çift girdi ve kendilerini tanıttılar. Bunlar, Zeynep’in bahsettiği teyzesiyle eniştesiydi. Gelirken güzel bir çiçek yaptırmışlardı. Tanışma faslından sonra geliş sebeplerini söylediler. Öğrencimiz hakkında bütün bildiklerimi anlattım. Teyzesi üzgün bir sesle, “Zeynep anlatınca çok üzüldük Hocam, zavallı yavrular kim bilir neler çekiyorlardır” dedi.

Yaşadığımız toplumda yardımsever insanlar da vardı. Duydukları haberden hemen etkilenmişler ve koşa koşa gelmişlerdi bir derde devâ olmak ve kanayan bir yarayı sarmak için. Zeynep’in eniştesi ayağa kalkarak bana bir zarf uzattı: “Bu zarfta bir miktar para var Hocam, bunu size takdim edeyim. Siz çocuğun ailesini çağırır, verirsiniz. Öğrenci ve annesi bizi bilmesin. ‘Bu yardımı okul idaresi olarak yapıyoruz’ dersiniz. Önemli olan, bu paranın bir an önce o eve ulaşması! Hayır nerede olsa yerini bulur. Bizi söylemenize gerek yok. Allah bilsin, yeter! Öğrenci bir de bizim yanımızda ezilmesin.”

Zarfın içindeki parayı çıkarıp onların yanında saydım. Bir öğretmenin maaşı kadar bir paraydı bu. Ne anlayışlı, ne ince düşünceli insanlardı. İşin doğrusu da bu değil miydi? Hayır nerede olursa yerini bulurdu. Öğrencinin onları bilmesi önemli değildi. Allah’ın bilmesi ve razı olması önemliydi. Bu para onların çok işine yarayacaktı. Belki de sararmış yüzlerine bir canlılık gelecekti.

Gitmek için izin istediler ve kalktılar. Adres ve telefon numarası verdiler ve bu gibi durumlarda hiç çekinmeden kendilerini aramamı istediler. Giderlerken, görevini yerine getiren insanların mutluluğu ve ışıltısı vardı yüzlerinde. Kendileriyle tanışmaktan dolayı mutlu olduğumu söyledim, çiçek için ayrıca teşekkür ettim ve okulun giriş kapısına kadar uğurladım bu kutlu insanları.

Öğrencinin annesini okula çağırdık. Niçin çağırdığımızı bilmediği için telâşlanmıştı. Orta yaşta biri olmasına rağmen yaşından daha büyük gösteriyordu. Çektiği sıkıntılar alnında ve yüzünde derin çizgiler oluşturmuştu. Müdür Bey durumu açıklayıcı birkaç cümleden sonra, kendilerine okul idaresi olarak yardım edeceğimizi söyledi ve “Bu zamana kadar niye haber vermediniz?” dedi. Zavallı kadın hiçbir şey konuşmadan sessizce dinliyordu. Onun o mahcup hâli insanın içini parçalıyordu. Bir suçlu gibi ezik, başı önde, gözleri yerde…

Okul Müdürü zarfın içindeki parayı kadına verdi. Bundan sonra zaman zaman kendilerine okul idaresi olarak yardım edeceğimizi söyledi. Onu teselli etmek için bazı tavsiyelerde bulundu. Çilekeş kadın aldığı parayı çantasına koydu ve gitmek için izin istedi. Bu yardımdan dolayı defalarca teşekkür ediyor, bu işe sebep olanlara dualar ediyordu. Gözlerinden süzülen birkaç damla yaş solgun yanaklarını ıslatmıştı. Sessizce çıktı. Bir gölge gibi süzüldü ve kısa sürede gözden kayboldu. Bu yardım işi, onun kadar olmasa bile bizi de oldukça mutlu etmişti. Az da olsa katkımız olduğu için muhtaç bir kadının duasını almıştık. Bu da az şey değildi doğrusu.