Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır

Ya Rabbena! Biz nasıl oluyor da her seferinde vesilelerin aldatıcı gümüşî rengine aldanıp kalıyoruz? Simli yüzeylerde gözlerimiz takılıp kalıyor. Işıltılı tasvirlerde hakikati perde arkasında bırakıyoruz. Serçelerin, buğdayın, buğdayı veren elin, buğdayı vermeye karar belgesi çıkaran beynin ve buğdayın başlangıç noktasıyla vardığı menzilin yegâne sahibi Sen’ken, biz nasıl oluyor da vesilelerden örme, tezyinatlı duvarların göz boyayan mevsiminde gün geçiriyoruz?

BALKONDAN aşağıya bakıyorum. Serçeler yem arıyor. Ben de kuş besliyorum ya, buğday stoğunda her zaman tedarikliyimdir. Avucuma sığdığı kadar buğday doldurdum. Pencereden aşağıya bırakacağım. Fakat biraz mesafe var, yere buğdayı olduğu gibi atarsam zaten ürkek olan serçecikler uçup gidecek. Tane tane, bazen üçer beşer bırakıyorum usulca… Onlar da uçuşup ötüşüp taneleri topluyor. Böyle birkaç avuç buğdayı aşağıya peyderpey bıraktım, onlar da Paleolitik Çağ’dan devşirme bir beslenme güdüsüyle toplayıcılık yaptılar. Bir uyanış yaşadım o an. Serçeler yukarıdan düşen parçaların farkındaydı. Bazen ufak bir rötar olduğunda yukarıdan bırakılacak buğdayı bekleyişleri de fark edilir bir ayrımdı. Hatta tam olarak hangi mevkıye düşeceği konusunda bir rekabet ortamı da mevcuttu. Ama ne yapmadılar derseniz!? Tek bir şeyi asla yapmadılar. Yukarıya bakmak… Ve bu bakış için çok fazla motivasyonları da vardı. Elbette bu beklenen hareket, kuş bakışı bir disiplinle zıtlık oluşturuyordu ama kuş yerdeyken yukarı bakması da oldukça beklenen bir frekans olurdu.


Yok, bakmadılar… Peki hangi motivasyonla yukarı bakmaları gerekirdi? Hiçbir şey olmasa bile merak duygusu bir göz süzüş için yeterli bir itici güç olabilirdi. Hani belki buğdayın kaynağını tespit etmek, aşağıda beklemektense yukarı çıkıp kaynağından nasiplenmek gibi bir tercih olabilirdi. Şayet buğday cansız bir mekanizmadan dökülüyorduysa, kanatları olan canlılar için yukarı istikamette hareket edip buğdayı üreten ya da aşağıya bırakan sisteme ulaşmak çok da zor olmazdı. Şayet buğday canlı bir el tarafından kendilerine gönderiliyorduysa, o zaman da muhatabı tanımak için en azından bir göz atmak insanî akla olduğu kadar, hayvanî güdüye de uygun düşerdi. Yok ama… Bakmadılar… Meselâ buğday bir tuzak olabilirdi. Onları derdest etmek isteyen bir düşman cephesi tarafından yem atılıyor olabilirdi. Belki o atılan yemleri toplamak, aç kalmaktan ya da rızkını başka yerde aramaktan daha güvenli bulunabilirdi. Hadi bunlar serçe için oldukça kompleks denklemler olsun, en azından yukarıdan inen buğdaylar için taneler arası bekleme sürelerinde “nerede kaldı bu buğday” sorunsalı, yine de en azından serçelerden birinin merakına temas edebilirdi. Ve inanır mısınız? Hiçbiri olmadı. Onlar sadece yukarıdan inen buğdayları tek tek yediler, beklemeleri gerektiğinde de başları zemine dönük, buğdayın düşeceği lokasyonun tespitiyle vakit geçirdiler.


İyi de bu vasat, insan aklını hangi düşünce cemiyetine dâhil eder ki? 


Ben serçelerin meraksız varlıklar olduğunu düşünmüyorum. Serçeler son derece tedirgin, ürkek tabiatlarıyla kondukları ve geçtikleri menzillerdeki bütün hareketleri gözlemlemekteler. Zira bu, kendilerini koruma güdüsünün bir eklentisi. Sezgileri kuvvetli, amenna ama etrafı kolaçan etme konusunda da mahalle arası, pencere arkası komşu teyzeyle başabaş mücadele ederler. Öyle ki, küçük beldelerde akşam üstü muhabbetlerinin demlendiği apartman aralarında, merdiven önü çekirdek çitleme operasyonlarındaki etrafı kolaçan etme zarurî aktivitesinin serçelerde daha fazla olduğunu, izleyen bir gözün keşfetmesi çok uzun sürmez. Her neyse… Bütün bu metaforik betimlemeler, serçelerin iç dünyasını az çok fikirlerde biçimlendirmeye yeter. Zaten hâlihazırda belleklerde de bu hususta birkaç bilgi stoğu mevcuttur.


Ve tüm bunlara rağmen serçelerin, yukarıdan kendilerine gönderilen buğdayın membaını tespit etmek için tek bir bakışı bile çok görmelerinin altında yatan ulvî nedeni kurcalayalım biraz da…


Tabii bu vakıayı izaha girişte bir ayet-i kerimeyi referans almam gerekecek: “Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.” (Zâriyât, 58)  


Amenna ve Saddaknâ!


Peki serçeler bu ayeti biliyor muydu sizce? Bence bilmemesi mümkünsüz. Hatta serçelerin daha da ileri giderek detay bilgilere başvurduğuna dair derin izler var. Rızkı gönderenin Allahu Teâlâ olduğunu bilen serçeler çok yüksek ihtimalle şu hadis-i şeriften de haberdardı: “Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam dolu kursaklarla dönerler.” (Tirmizî)


Şimdi biraz düşününce, serçelerin yukarı bakmasının en yakın anlamlı gerekçesi, rızkı kimin gönderdiği merakı üzerine şekillenmeliydi. Peki bir canlı, böyle bir hikâyede merak duygusuna nasıl kapılmaz? Eğer cevabı biliyorsa… Buğdayı gönderen kimliğin hiçbir ehemmiyeti yoktu ki gözlerinde… Onlar cevabı biliyordu. Rızkı gönderen Rableriydi. Rızkı gönderen Allah’tı. Burada bana şükürlük bir görev verilmişti. Rabbim o serçelere rızık gönderecekken benim günahkâr ellerimi seçmişti. Onlar yukarı bakmasalar da ben başımı gök kubbeye kaldırıp Rabbimin rızık verirken âciz ellerimi vesile kılışına şükrettim. Ve bu uyanış, zaman zaman pek çok farklı sahne ile insanın hayatında bold kalemle yazılmış anlamları çağrıştırdı. Aslında yine de serçelerin rızkı verene değil de vesile olarak seçilene bakmaları gerekir miydi? Şimdi serçelerle polemiğe girmek de istemiyorum.


Muhtemelen çıkıp da “Bize rızkı Allah gönderiyor, sen de kimsin?” derlerdi de ben de utancımdan kırmızıya çalan yanaklarımdaki alevli mahcubiyeti alıp içeri girmek zorunda kalırdım. Tabii ben içeri girseydim de Allah onlara buğday vermeye devam edecekti. Mekân yine benim penceremin altı mı olurdu yoksa onları bir ilhamla başka bir mekâna mı götürürdü, artık detaylar çok da önem taşımıyor.


Ya Rabbena! Biz nasıl oluyor da her seferinde vesilelerin aldatıcı gümüşî rengine aldanıp kalıyoruz? Simli yüzeylerde gözlerimiz takılıp kalıyor. Işıltılı tasvirlerde hakikati perde arkasında bırakıyoruz. Serçelerin, buğdayın, buğdayı veren elin, buğdayı vermeye karar belgesi çıkaran beynin ve buğdayın başlangıç noktasıyla vardığı menzilin yegâne sahibi Sen’ken, biz nasıl oluyor da vesilelerden örme, tezyinatlı duvarların göz boyayan mevsiminde gün geçiriyoruz? 


Korkarım bilmekle idrak etmek arasındaki uçurumdan düşmüşüz bir zaman, şimdilerde kendimizi idrakin yamacında varsayıyoruz ama bilmenin kıyısında bile değiliz. Bir iki fark ediş arasındaki uçurumdan düşmüş, debelenip duruyoruz. Oysa…


“… Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cuma, 11)