Allah’ını seven savunmaya gelsin!

Halı saha maçlarında “Allah’ını seven savunmaya gelsin!” çağrısı iş işten geçtikten sonra yapılırdı genelde. Bu sene için iş işten geçti ama gelecek sene için çağrımızı yapalım biz de: “Allah’ını seven savunmaya sanayi fuarına gelsin!” Gelsin ki, ülkemizle, insanımızla, mühendislerimizle, şirketlerimizle gurur duysun. Dünyaya nasıl meydan okumakta olduğumuzu bizzat kendi gözleri ile görsün. Siyâsî iradeye, o da olmazsa savunma sanayiimize sahip çıksın. Dokundurtmasın!

ASLINDA bu yazıyı, konunun üzerinde dumanı tüterken yazacaktım ama araya orman yangınları bahsi girdi. Kısmet bugüneymiş.


Yazının başlığını gören -özellikle erkek- okurlarımızın aklına halı saha maçları gelmiştir. Olur da içinden “Ne alaka?” diye geçiren okuyucular varsa, kısa bir izahatta bulunayım.


Halı saha maçlarında az ter dökmedik gençliğimizde. Hatta bir saatlik halı saha kesmezdi bizi, sahayı iki saat kiralamaya da paramız yetmezdi çoğu kez.


Halı saha maçlarının da kendine has bir rajonu, bir jargonu olurdu. Hâlâ öyle midir, bilemem...


Meselâ bir dönem sahanın kirasını yenilen takım öderdi. Mağlup takım aralarında parayı denkleştirmeye çalışırken, galip takımın topçuları bu sahneyi bıyık altından gülerek ve göz ucuyla izleyerek keyifle buz gibi gazozlarını yudumlarlardı.


Böyle az gazoz içmişliğim yoktur hani!


Eski halı sahalarda takımlar belli olsun diye sadece bir takıma yetecek kadar önlük gibi fosforlu renklerde formalar olurdu. Bu formalar da bir önceki maçtan çıkanların sırtından terli terli ve sırılsıklam olarak bir sonraki seansa devrederdi. Leş gibi de kokardı affedersiniz.


Maç başlar, ilk golü yiyen bu leş gibi formaları giymek zorunda kalırdı. O yüzden ilk golü atmak çok değerli olurdu. O ilk golü atın, o formalardan kurtulun da gerekirse maçı 10-1 kaybedin. O derece yani.


Üç korner bir penaltı olurdu meselâ. Çok sert şut çekenler pek hoş karşılanmazdı. Hele topa ayağının burnu ile vurmak tam bir ayıplanma nedeniydi.


Kaleye sırayla geçilirdi, gol yiyen kaleden çıkardı. Sonra rekabet artınca takımlar kadrolu kaleciler buldular. Hatta kalecilerden halı saha parası bile alınmazdı bir aralar.


Bu uygulamalardan hangileri kaldı, hangileri günümüze kadar intikal etti bilemiyorum doğrusu.


Başlığımıza dönecek olursak -ki dönelim artık- “Allah’ını seven savunmaya gelsin!”çağrısı hemen hemen tüm halı saha maçlarının olmazsa olmazıydı.


Halı saha maçlarında en keyifli an gol attığınız andır ve haliyle her fani halı saha futbolcusu, bu anı tatmak ister. Bu yüzden bir bakmışsınız tüm oyuncular rakip kalenin önünde.


Bu arada rakip oyuncular topu kapar, sizin kaleye doğru gelmektedir. Savunma yapacak bir Allah’ın kulu yoktur!


Bu duruma sinirlenen ve rakibin beş oyuncusu karşısında tek başına kalan kaleci bu mübarek çağrıyı yapar: “Allah’ını seven savunmaya gelsin!”


Kaçınılmaz son olarak o hücum gole dönüşür. Şüphesiz gol atmak için rakip kaleye giden oyuncular Allah’ını sevmektedir, ancak savunmaya koşacak kadar ne ciğerlerinde kondisyon ne de kaslarında güç kalmıştır.


Öyle işte... Bakın şimdi nasıl bağlayacağım mevzuu…


İstanbul, dünyanın en büyük savunma sanayi fuarlarından birisi olan IDEF’e ev sahipliği yaptı. Biz de bu sektörde faaliyet gösteren bir şirket olarak fuara katılım sağladık.


Elhamdülillah çok da verimli ve yoğun katılımın yaşandığı bir fuar oldu. Yerli-yabancı üst düzey birçok misafirimizi ağırladık standımızda.


Fuar boyunca çok yorulduk ama çok da gururlandık. Savunma sanayimizin nereden nerelere gelmiş olduğunu canlı canlı görme, müşahede etme fırsatını bulduk.


Neler yoktu ki fuarda… Uçaklar, helikopterler, simülasyon sistemleri, türlü türlü İHA-SİHA’lar, dronlar, anti-dronlar, elektronik harp sistemleri, toplar, tüfekler, silahlar, mühimmatlar, roketler, füzeler, bombalar, aklınıza gelecek yahut gelmeyecek her türlü savunma sanayi ürünü, ekipmanı, cihazı…


Avrupa’dan, Afrika’dan, Asya’dan savunma bakanları, üst düzey komutanlar, devlet görevlileri, özel sektörde iş birliği yapmak isteyen yerli-yabancı yatırımcılar…


Nereden nerelere geldiğimizi anlayabilmeniz için Savunma Sanayi Başkanlığı, ROKETSAN, HAVELSAN, ASELSAN, TUSAŞ gibi önde gelen savunma sanayi kurumlarımızın standında görüşme sıralarını bekleyen yabancı heyetleri görmeniz gerekirdi dostlar.


Hep söylediğim bir şey var… Bugün meselâ orta ölçekli bir sanayi sitesine gidin, herhangi bir tornacı size bir tabanca yahut tüfek imal eder. Çok büyük bir teknoloji gerektirmez bile böyle basit imalatlar.


Lakin biz yirmi yıl öncesine kadar kendi piyade tüfeğimizi bile imal edemeyen bir ülkeydik. İmal edemeyeceğimizden miydi peki? Elbette hayır!


Ülke olarak siyâsî, askerî, ekonomik, diplomatik bağımsızlığınız yoksa ve güçlü bir siyâsî iradeniz mevcut değilse size toplu iğne bile ürettirmezler. Ürettirmediler de zaten.


Öyle ki, “Anıtkabir’deki bayrak direğinin telini kendimiz ürettik” diye haber yapmış, bu teli üretmeyi başaran girişimciyi ödüllendirmiş bir ülkeyiz biz.


Gerçekten nereden, nereye… Bugün dünyanın İHA-SİHA pazarının yüzde 65’ine hâkim bir ülkeyiz Elhamdülillah.


Daha düne kadar birkaç ASELSAN mühendisi intihar süsü ile şehit edilince kritik projeler rafa kaldırılıyordu. Bugün IDEF Savunma Sanayi fuarında harıl harıl çalışan, teknoloji geliştiren, dünyayla rekabet eden, hatta dünya devlerini geride bırakan yüzlerce şirketimiz mevcut Elhamdülillah.


Bir de fuara katılmayan, katılamayan firmalarımızı düşününüz.


Bugünlere kolay gelinmedi, az bedel ödenmedi elbette. 


Bu tekeri durdurmaya dışarıdan kimsenin gücü yetmez, yetemez artık. Benim tek korkum var dostlar. İçerisi, yani siyâsî irade.


Dünya bir araya gelse bu alandaki bu ivmemizi engelleyemez, öyle birkaç mühendise, birkaç şirkete saldırı ile bu çark durmaz. Bu çarkı durduracak tek şey siyâsî irade olabilir.


Son seçimleri hatırlayınız. İHA’lara, SİHA’lara dokunacaklarını, bir daha İHA-SİHA kelimelerini duymayacağımızı, TCG-Anadolu’nun gönderileceğini hem de açık açık vaat etmişlerdi. Unutmadınız henüz değil mi? Ve maalesef bu vaatler halkımızdan yüzde 48 destek bile alabildi.


“İHA-SİHA mı yiyeceğiz?” diye sual eden sığ kafalara, bu pazardan direkt ve dolaylı olarak ekmek yiyen milyonlarca insanı anlatmanın faydası var mıdır, bilemiyorum.


Bu siyâsî iklim değişirse, mevcut irade ortadan kalkarsa Nuri Demirağ’ın, Nuri Killigil’in, Vecihi Hürkuş’un başına neler geldiyse, bu sektörde faaliyet gösteren tüm şirketlerimizin başına da bu gelebilir.


Bir de bakmışsınız yeniden ABD’nin tüfeklerine, mühimmatlarına, İsrail’in Heron’larına, Almanya’nın Leopar tanklarına muhtaç hâle gelmişiz. Bunları da kime ne şekilde kullanacağımızın kararı bile bizde olmayacak şekilde. Allah muhafaza…


Ne demiş atalarımız? “Hazır ol cenge, istersen sulh-u salâh!”


İnşallah bu silahlara hiç ihtiyacımız olmaz. Ama bu silahlarımız, bu teknolojilerimiz olmazsa, hele ki böyle bir coğrafyada Suriye’den, Irak’tan, Libya’dan farkımız kalmaz. Net!


Şimdi bu coğrafyaları ve hatta daha da fazlasını bizim savunma sanayiindeki teknolojilerimiz ayakta tutuyor. Allah eksikliğini göstermesin.


Yazımızı bağlayalım. Halı saha maçlarında “Allah’ını seven savunmaya gelsin!” çağrısı iş işten geçtikten sonra yapılırdı genelde.


Bu sene için iş işten geçti ama gelecek sene için çağrımızı yapalım biz de: “Allah’ını seven savunmaya sanayi fuarına gelsin!”


Gelsin ki, ülkemizle, insanımızla, mühendislerimizle, şirketlerimizle gurur duysun. Dünyaya nasıl meydan okumakta olduğumuzu bizzat kendi gözleri ile görsün. Siyâsî iradeye, o da olmazsa savunma sanayiimize sahip çıksın. Dokundurtmasın!


Kalınız sağlıcakla efendim…