Algı operasyonları ve İsrail zulmü (2)

Resmî otoritelerin bu açıklamaları ile medyada yer alan haberler mukayese edildiğinde, arada büyük bir uçurumun olduğu kolaylıkla görülebiliyor. O zaman ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: Acaba Kızıldeniz üzerinden kopartılan fırtına İsrail’e örtülü destek sağlamak için mi plânlandı?

FİTNECİ ve yalancı İsrail, milletlerarası toplumu Yemenli Husilere karşı tek cephede toplayarak Kızıldeniz’de üst bir koruma sağlama peşinde. Böylece İsrail Kızıldeniz’e bağlı ticaretini bir taraftan daha güvenli bir hâle getirmeyi plânlarken, diğer taraftan da dünyanın gündemini Gazze’deki katliamlardan Kızıldeniz’deki küresel krize çevirecektir.

Yemen’in büyük bir kısmını kontrol eden Husilerin Kızıldeniz’de İsrail’le bağlantılı ticarî gemilere yönelik yaptığı engellemeler ve saldırılar, enerjiden tüketim mallarına geniş bir alanda fiyat artışlarını tetiklerken aynı zamanda çatışmaların bölgeye yayılma riskini de tırmandırıyor. Bu husus eşyanın tabiatında var. Hint Okyanusu ile Akdeniz arasında kalan Kızıldeniz, bu iki denizi birbirine bağlayan Süveyş Kanalı’nın 17 Kasım 1869 tarihinde açılmasından bu yana küresel ticaretin en önemli deniz rotalarından biri konumunda.

Güncel verilere göre günümüzde küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 15’i ile Avrupa deniz ticaretinin yüzde 40’ı Kızıldeniz üzerinden geçiyor. Bu yüzden burası, dünyanın en stratejik suyollarından biri olarak kabul ediliyor.

İran destekli Husilerin Kızıldeniz’de bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmasından dolayı küresel tedarik zincirinin zarar görmesinden korkuluyor. Zira Kızıldeniz’deki riski göze alamayan ticarî gemiler için alternatif en ideal güzergâh, Kızıldeniz yerine Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu rotasını kullanmak.

Fakat Ümit Burnu rotası Kızıldeniz rotasına kıyasla oldukça maliyetli. Bir defa, gemilerin Afrika’nın güneyinden dolaşarak çok daha uzun bir yolda taşımacılık yapması söz konusu. Hâliyle bu durum, bir taraftan ticarî gemilerin taşıma maliyetlerinin yükselmesine, diğer taraftan da taşıma sürelerinin yaklaşık iki hafta uzamasına yol açıyor. Materyalizmin babaları olan Batılı ülkeler için bu durum son derece hayatî.

İnsanı eşref-i mahlûkat olarak gören Müslümanların böyle düşünmeye hakları ise yoktur. Bu işte bile yine yalanı ve düzenbazlığı sanat edinenlerin imdadına (!) algı operasyonları geliyor. “Nasıl?” mı dersiniz, söyleyelim…

Sansasyonalizm mi, gerçeklik mi?

Kızıldeniz krizine ilişkin dünya basınının önde gelen kuruluşlarının haberleri incelendiğinde, çoğunluğun küresel çapta nakliye maliyetlerinin artması, enflasyonla mücadelenin sekteye uğraması, petrol başta olmak üzere diğer emtia fiyatlarının artması ve küresel tedarik zincirinin kopması şeklinde kötümser ifadelerle kamuoyuna bilgi taşıdığı görülmektedir.

Medya etiği açısından önemli bir kavram vardır; “sansasyonalizm”. Sansasyonalizm, “bir haberin gerçekliğini veya önemini abartarak ya da dramatize ederek sunmak” anlamına gelir. Bu durum gerçek bilgilerin çarpıtılmasına ve kamuoyunun yanıltılmasına yol açabilir.

Bunu vurgulamamızın nedeni, medyanın Yemen hakkında kamuoyuna sunduğu haberlerle Süveyş Kanalı Otoritesi’nin paylaştığı bilgiler arasındaki tutarsızlıktır. Süveyş Kanalı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Ossama Rabiee, 12 Ocak günü yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “Kanaldaki seyrüseferler her iki yönde de normal şekilde ilerliyor. Kamuoyunda seyrüseferlerin geçici olarak askıya alındığına dair dolaşan söylentilerin hiçbiri gerçeği yansıtmıyor.”

Ossama Rabiee, 17 Aralık tarihli açıklamasında ise kamuoyuna şunları iletmişti: “19 Kasım’dan günümüze kadar olan dönemde Ümit Burnu güzergâhından 55 gemi geçiş yapmıştır. Bu rakam, aynı tarih aralığında Kanal’dan geçen 2 bin 128 gemi sayısına kıyasla oldukça düşük bir sayıdır.”

Resmî otoritelerin bu açıklamaları ile medyada yer alan haberler mukayese edildiğinde, arada büyük bir uçurumun olduğu kolaylıkla görülebiliyor. O zaman ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: Acaba Kızıldeniz üzerinden kopartılan fırtına İsrail’e örtülü destek sağlamak için mi plânlandı?

Bu konuda bir uzman akademisyen olarak Prof. Dr. İsmail Şahin’in yorumuna kulak verelim. Şahin de Kızıldeniz üzerinde kopartılan fırtınaya dikkat çekiyor:

“Kızıldeniz’de büyüyen kriz nedeniyle ABD’nin öncülüğünde 18 Aralık’ta küresel deniz taşımacılığını korumak amacıyla Refah Muhafızı Operasyonu adında çok uluslu birleşik deniz gücünün oluşturulması, işlerin daha da büyüyeceğine işaret ediyordu. Deniz görev gücüne Bahreyn, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Seyşeller ve İspanya gibi çok sayıda ülke katılsa da temel aldığı değerlerin çoğunluğunu ABD ve İngiliz savaş gemileri oluşturuyordu. Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ABD ve Japonya tarafından sunulan tasarı sonucunda Kızıldeniz’deki saldırılara karşı ülkelere savunma hakkının tanınması, açık bir şekilde ABD liderliğindeki çok uluslu deniz görev gücünün üstü kapalı bir şekilde onaylanması anlamına geliyordu.

İşin trajik yanı, Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in Gazze saldırılarıyla doğrudan bağlantılı olan Kızıldeniz’de seyrüsefer hak ve özgürlüklerine değinip de Gazze konusuna girmemesiydi. Zira onların gözünde Gazze’deki insanî dram, Kızıldeniz’deki kriz kadar küresel bir mesele (!) değildi. Güvenlik Konseyi’nin kararının ardından ABD ve İngiltere’nin Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik saldırılar başlatması malûmun ilâmıydı. Çünkü gelişmeler adım adım bu yönde ilerliyordu.

Üzücü olansa, “serbest ticaret ve seyrüsefer özgürlüğü” adına Yemen’e silahlı saldırı kararı konusunda hızlıca anlaşan küresel aktörlerin Gazze’deki katliamlar karşısında ateşkes kararı alma hususunda üç ayı aşkın bir süredir anlaşamamasıydı. Dünya genelinde barışı ve güvenliği korumakla mükellef kılınan (!) BM Güvenlik Konseyi, aldığı son kararla üstü kapalı bir şekilde aslında şöyle diyordu: “Uluslararası gemilerin tehdit edilmesi, küresel ticarette büyük aksamaların ortaya çıkması ve emtia fiyatlarının yükselmesi gibi sorunlar, Filistin’de öldürülen milyonlarca Filistinliye uygulanan zulümden bizim gözümüzde daha önemlidir.”

Evet, bugün dünyanın gözü önünde acımazsızca devam eden bir soykırım var. Bu zulme tepki koyması beklenen küresel güçlerden ABD’nin İsrail’e verdiği sarsılmaz destek, Rusya’nın konuya ilgisizliği, AB’nin sert güç yoksunluğu ve BMGK’nın kurumsal işlevsizliği devam ettikçe, “İsrail meselesi” uluslararası barışın ve güvenliğin önündeki en büyük engel olacaktır.

(Devam edecek…)