HER şehrin bir hikâyesi vardır. Kurgusu alınyazısındandır. İnsan ise bu hikâyelerin içinde esas kahraman. Bir nevi, kalemin mürekkebi…
Çünkü insanın kimliği, misyonu, dünya ve ahiret kabulleri şehrin ruhunu oluştururken üzerinde yaşanacakların da sebeplerini tayin eder. İnsan coğrafyaya mânâ katar, coğrafya da insan için görev belirler bir bakıma. Bu entegrasyonun özleşmesinden coğrafyanın karakteri oluşurken, insanın davranma eylemi de bulunduğu zeminden neşet eder.
“Tarih” dediğimiz geçmiş zamanın sebep-sonuç ilişkilerinin kaynağını geniş çaplı değerlendiren saha, tüm detayların yanı sıra iki ana kategoride okunur ve tahlil edilir: İhya edenler ile imha edenler… Bu o kadar değişmez bir kaidedir ki dünün imha edeni bugün yine yakıp yıkarken, dünün ihya edeni ise bu misyonunu her şart ve durumda ifa etmeye gayret kesilir. Fikrî medeniyetlerini bu iki eylem üzerine inşâ etmiş toplumlar, neticede ya “beklenen” olurlar ya da topraklardan sökülüp atılanlar.
Tarihin yapraklarını çevirdiğimizde yerli halklara soykırım uygulamakla başlayıp topraklarına el koyarak sömüren, köleleştiren, zulüm ve işkence uygulayan, bölen, parçalayan ve nice insanlık dışı muameleyi yapmaktan çekinmeyen toplumlar bugün hâlâ aynı genetik tavırlarını sergilemekten geri durmuyorlar. Bilimin diliyle söyleyecek olursak, “genetik yatkınlık ya da soya çekim” bunun adı.
Örneğin Avrupa devletlerinin bu hususta hakkını (!) teslim etmek gerekir. Birleşik Krallık ve Fransa’nın Afrika kıtasını parselleyerek sömürmeleri günümüze kadar uzayan bir kan emiciliğin alenî ifşası, atalarından devraldığı kültürel mirasın da devamıdır. Daha dün Afrika topraklarından kovulan Fransa, 21’inci yüzyıla kadar modern köleliği âli menfaatleri için sürdürmekten hiç de imtina etmemiştir.
Kendilerine ait mazileri kültürel ve dinî asimilasyon, köleleştirme ve kan dolu olan bu devletler bugün de Siyonist çetenin desteğine tereddütsüz koşuyorlar. Ne de olsa asırlar boyunca varlıklarını mazlum ve masum insanlar üzerinden büyütme refleksiyle davranma biçimini ezber eden zihniyetin sahipleri kendileri. Fransa’nın Cezayir’de, İngilizlerin Hindistan’da yaptıkları katliamları, kaynak sömürüsünü ve asimilasyon faaliyetlerini bilmeyen çok az dünyalı vardır. İngiltere’nin 16’ncı yüzyıldan 1807’ye kadar 12 buçuk milyon insanı Afrika’dan Amerika ve Karayipler’e köle olarak sevk etmesi tarihî bir gerçek olduğu gibi, insana bakışın ve insanın varlığına verdiği değerin de ölçüsü niteliğindedir.
Beş yüz yıldır dünyayı sömüren Batı, şimdi de azgın ve gözü dönmüş Siyonistlerle yaptığı ittifakla Akdeniz’in zenginliklerine göz dikmiş durumda. Kazan-kazan anlaşması… Büyük devlet ideolojisine karşılık bereketli topraklardan faydalanarak bölgeyi kontrol altında tutma ideolojisi… Bir Oryantalizm sendromu... Beyaz Adam’ın hükmetme iştahı…
Plânlar o kadar fazla, emeller öyle sınırsız ki dünyayı ateşe vermekte gözlerini dahi kıpmıyorlar. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ve petrol rezervleri için Filistinliler zulüm eşliğinde açık açık göçe zorlanıyorlar. Koskoca coğrafyada ideolojik emelleri uğruna zalimce, barbarca, hunharca Müslüman kanı akıtılıyor. Diğer taraftan ahlâktan yoksun, hayâdan nasipsiz ve insanlıktan bîhaber açıklamalar kan donduruyor. Bu eylem ve söylemlere itiraz edenlerse hedefe çoktan alınmışlar. Çünkü Siyonist terörüne eleştiri getirenler anti-Semitizmle suçlanacak artık. ABD Temsilciler Meclisi, “Siyonizm karşıtlığı” ifadesini “Yahudi karşıtlığı” olarak kabul eden bir kararı geçirdi. Karşıdan bakınca dünya ne kadar da köşeye sıkışmış görünüyor.
Filistinliler; İsrail, ABD ve Batı’nın birleştirdiği güçlerin hedefinde, bizim görmeye ve duymaya tahammül edemediğimiz her durumun öznesi konumunda. Bu, medeniyet (!) adına bir utanç vesikası. O topraklarda tek bir gerçek var: Siyonizm’in cinnet hâli...
“Her şey inceldiği, zulüm kalınlaştığı yerden koparmış”, bu azgınlığın varacağı sonuç, hesaplamaların aksine farklı zeminlere kayıp hakikati bir günün şafağıyla beraber insanlığa ikram edecek inşallah. 7 Ekim’de “Hamas’ın saldırısıyla başladı” denilen fakat on yıllardır taciz eylemlerinin devam ettiği, Filistin’in maruz kaldığı ağır bombardımanlar, binlerce kadın ve çocuğun ölümü, açlık gibi konuların yanı sıra Filistin’de yaşananları başka bir cihetten daha izliyor dünya: Halkının mukavemetli, teslimiyet dolu, bir o kadar da direnişçi tavrıyla inanç ve yurduna sahip çıkışını…
Vahyin cümleleri ahir zamanda hiç bilmediğimiz insanî ve imanî duruşun ilkeleri; aynı zamanda da diyalogların satırlarını oluşturuyor. Katliamın vahşet ve dehşetinin içinde necef gibi ışıyan duruşlardan hakikatin şavkı bazı müstesna kalplere derinden derine sızıyor artık. Öyle ki, tüm insanlık kendini ve kabullerini tekraren gözden geçiriyor. Filistinlilerin yaşadığı dram, insanlık dışı muamele, hele hele savaş hukukuna aykırı saldırılar bir değişim ve dönüşümün fitilini ateşledi bile.
Dünya halkları şu an Filistin için ayakta. Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan Afrika’ya kadar uzanan eylemler mazlumun yanında saf tutmak kadar Siyonist İsrail’e ve egemen devletlere karşı da bir isyan çığlığıdır. İsrail’in hâmisi olan emperyal sömürgeci devletlerin dünyaya yayılmış düzenine başkaldırışının ayak seslerinden başka bir şey değildir.
Batı’nın hazinesi tükeniyor artık. Tasarlanmış sistem dişlilerinin bu çarkı çeviremeyeceği aşikâr. Cismine ve beş duyusuna esir edilen insanlık, bir nevi akıl kusması yaşıyor. Diğer yandan dünya genelinde gerek siyasetçi, gerek sanatçı, gerekse spor dünyasından bilinen simalar bu şaşı bakışa karşı artık haykırma noktasında.
Zulüm ehlinin abâd olmayacağı bir hakikat. Kalbî olarak bu hakikatin duacısıyız elbette. Bu kadar vahşeti bakıp da görmeyen, duyup da işitmeyenlerin sebepleri, patolojik seviyede olan İslâm inancına karşı aldıkları tavır. Küresel organize çetenin esaretinde olanlar hürriyetlerini ebedî kaybeden zavallı tutsaklar ve çok daha acınası durumdalar. Hiçbir inancın ekseninde durmadan, sadece ama sadece insanî duygularla küçücük bir bölgeye sıkıştırılarak katledilen çocuklar ve kadınlar için bir cümle kuramamak, mahkûm olmanın en zül hâli olsa gerek.
İsrailli din adamının “İsrailli askerler kadınlara tecavüz edebilir” şeklindeki hayâsız açıklamasına dahi en ufak bir tepki veremeyenler, buldukları tüm platformlarda “kadın” duyarı kasmaktan kendi asrilik seviyelerini belirliyorlardı oysa. Sektörel olarak cümleten susma kararı alanlar veya yanı başımızda katledilen 20 bin insana rağmen hâlâ evdeki köpeğinden bahsedenler, durumu özellikle önemsemediklerinin mesajını veriyorlar aslında. Batı’nın sütunlar altından kucakladığı “medeniyet”e sıkı sıkıya tutunan asimile olmuş seçkinler (!) bir yontunun donukluğu ve ruhsuzluğundan daha da katı vaziyetteler. Onların yaşamı bir maskeli balo.
Yüzyılın insanı merkeze alan gelişmiş (!) kavramları ve bu kavramların işler hâlde tüm dünya halklarını (!) temsil etme iddiası altında varlıklarını sürdüren kuruluşlar, meşruiyet ve işlevselliklerini vicdanlarda tamamen kaybetmişlerdir. Dünyada başlayan eksen kayması beraberinde tanımlanmış ama asla adil bir çizgide uygulanmamış o kavramları da ayaklarının altına alacaktır. Uygarlıkların sütunları yıkılırken medeniyetlerin inşâsı yeniden başlayacaktır artık.



