Akşam nereye dönüyoruz?

Bir yönüyle de olsa, içinde ışığın hakikatine zarar vermeyecek bir çıranız varsa, davetten yana bir şey yapmanıza da gerek kalmaz aslında. Misafir, ayaklarının kendisini oraya nasıl getirdiğini bile unutur. Öyle bir güzel hanenin kapısını vurmuş olur. Öyle içi ısıtan bir otağa girmiş olur. Ekmeğinizi yer, “Baldan tatlı” der. Suyunuzu içer, “Cana şifâ” der.

GÜNÜMÜZÜN önemli bir kısmını birbirimizin alanını daraltmakla geçiriyoruz. Kurmaca bir dünyanın içinde varlığımızı kanıtlamanın yolu, iyi bir senaryoyu iyi oynamaya çalışan oyuncular olmaktan geçiyormuş gibi yaşıyoruz. Ancak bu oyunda kullanılan dil, bir iletişim dili değil. Bir gönül almaca değil. Bir eleştiri dili değil. Bir sorgulama, hatta bir suçlama dili bile değil. Kimine göre profesyonel addedilen, kimine göre sadece mukabele edilen, kimine göre ise sadece kişisel sergilerin yer aldığı bir alan…

Böyle bir alanda sunulan hizmetin, gerçekleştirilen etkinliğin, ortaya “değer” diye konulan akçelerin geçerliğini sorgulamak da -evine huzurlu dönmek isteyenler için- gerçek bir vazife hâline geliyor. Bu vazife de “yaşamak” ile “hayatın içinde bir yerde bulunmak” arasındaki farkı tespit etmek isteyenleri cesaretlendiriyor.

Yaşamayan her ne varsa, ölmeye mahkûm olabilir mi? “Bizi ayakta tutan, bizi biz yapan” diye sürekli isimlendirdiğimiz kültürel unsurlar ve onu yaşatmaya verilen emekler de bunun ötesinde bir yerde, başkaca emellerimize mahkûm olmamalıdır. “Olmaması için ne yapmalıyız?” sorusunun cevabı ise, “Kültürü yaşatmadan önce yaşamak” olarak kayıtlara geçmelidir. 

Konuya tersten veya farklı bir biçimde yaklaşmaktan önce, hepimizin bir ortak noktasının olabilmesi ve hepimizin bir ortak noktayı -belki hedeflemesi değil- dert edinmesi gerekir. Hedeflemek, mekanik veya dijital bir makinenin de bizden çok daha iyi bir şekilde yapabileceği bir şey zira. Şunu kabullenmeliyiz: Bizi ayakta tutacak şey/konu her neyse, onun en iyisini insanın yapabildiği ya da bunu unutmadan hareket edebildiğimiz yerde olmamızdır. Farklı bir ifadeyle, ortak nokta için ortada olmak değil, konunun kalbinde olmak icap etmektedir.

Aslında şöyle: Herkesin bir atımlık kurşunu vardır ve bütün gün silahını onun için hazırlar, silahının pasını siler, parlatır. Yahut yayından çıkacak tek atımlık bir ok ile bütün gün gerilip hedefe odaklanır. Hedefi vurur yahut vuramaz. Soru şu: “Hayat bunun neresinde?”

İnsanlar bir arada başkaldırmadan yaşıyorsa -elbette sorunlar olabilir- onları bir arada yaşatan şey, kültürel bir aradalık ve inançtan başka şey değildir. Bu inancın temeli, dinî hassasiyetler ile örülüdür. Bu örüntü ise sınırları içindeki bir kanama ve bir yaralanmada yarayı sarmak için vardır. Bu sargı hayatîdir. Gayrı bölümde ise parsellenmiş ve sınırlanmış topraklara malikiyeti yüceltmenin hüner sayıldığı günümüz dünyasında -nispeten de olsa- “insan”a ait olanı bulup ortaya çıkarmaya çalışan ve vicdanı yenik düşmeyen bağımsız yüreklerden bahsetmek gerekir.

Böyle bir ortam veya düzende bütün babalar, her sabah, eve dönmek için evlerinden çıkarlar. Ama gün boyunca savaşarak akşam evine dönmesi gereken baba ile ileri düzeyde, müreffeh ve güvenli bir memlekette yaşayan babanın evine dönmesi arasındaki fark, sözden uzak bir açıklamayı temenni/hak eder. Ancak aynı fark, doğru yerden bakan üçüncü bir gözün -her iki babanın dünyadan göçtüğü varsayılsa bile- çocuklarının aynı sokakta oynamasını da temenni eder. Temenni edilen bu yer, bizim yaralarımızın bir sargısıdır.

Öğretmen bir baba da herkes gibi akşam eve dönmek için okuluna gider. Bir cana can olduğunu hatırlatacak kadar yüreği titrer. Dilini bilsin ya da bilmesin, tek bir can dahi olsa, onu hayata çağırmak, ona bir türkü çığırmak için gider. En doğal yerinden bir ses verir. Çağrıya bir cevap, yankıya bir karşılık bulmadan başını yastığına koyarsa, kültürel dokunsallıktan uzak bir beste yaptığını hisseder. Bu yaralanmışlık, bizim yaralarımızın bir sargısıdır.

Yine, doktor her bir baba, her gün eve dönmek için hastaneye gider. Tek bir hastaya çare bulunsa dahi kendi çocuğuna, bütün çocuklara çâre bulunmuş gibi hisseder. Bunu da dilini, dinini ve ırkını sorgulamadan yapar. Bu samimiyet, bizim yaralarımızın bir sargısıdır.

Avukat her bir baba, her gün eve dönmek için bürosuna gider. Tek bir çocuğun çocuk olma hakkını bütün suçların ötesinde savunsa, bir çocuğun gözündeki gelecek ümidini harekete geçirse, bir kurtuluşun fitilini de ateşlemiş olmaz mı? Bu ateş, bizim yaralarımızın bir sargısıdır.

Bu diziyi çoğaltabiliriz, ancak belki sadece çoğaltmak olmuş olur yine bu yaptığımız. Oysa kültürel değerlerimiz söz konusunda olduğunda, amacımız çoğaltmak mı, üretmek mi, katılmak mı, paylaşmak mı olur? Biri mi, hepsi mi? Ya da bütün bu sorulardan kaçtığımız yer, aslında düştüğümüz yer mi? İyi niyetli olsak dahi bir çarpma sonucu -bütün eşyalarımızın döküldüğü gibi bütün ham düşüncelerimiz de- ya ortaya dökülürse? Evet, bir ürperti dokunacak gibi oluyor “can”a… Önemli bir kırılma noktası da belki burası! Orası, neresi?

Bir yönüyle de olsa, içinde ışığın hakikatine zarar vermeyecek bir çıranız varsa, davetten yana bir şey yapmanıza da gerek kalmaz aslında. Misafir, ayaklarının kendisini oraya nasıl getirdiğini bile unutur. Öyle bir güzel hanenin kapısını vurmuş olur. Öyle içi ısıtan bir otağa girmiş olur. Ekmeğinizi yer, “Baldan tatlı” der. Suyunuzu içer, “Cana şifâ” der.

“Biraz bu tarafa gelip de bir ışık yakalım, bakalım kim teveccüh edecek” dediğimizde ise, daha baştan -pişmiş aşa su katmış gibi-, deneysel bir alana kendimizi sürüklemiş oluyoruz. Oysa geç de olsa -bir kez bile- güneşe doğru yürüyüp ıslanmış kibritlerimizi kurutmayı denesek, belki sorunu temelden çözme yaklaşımını da kendiliğinden edinmiş olacağız. Bizi kendimize bırakmayı başarabilsek, kendimizi daha iyi bilecek, daha iyi tanıyacak ve nihayette daha iyi tanıtacağız. Sadece iyi tanıtmak tarafını gözümüze perde kılıp bütün cevher ile erzakı da harâmiye kaptırmayacağız.

Efendim, karamsar olmak değil de -kendimize boy aynasında bakarken- belimizi büken emekler ile sırtımızda yük olan şeylerin ayırt edilmeye ihtiyaç duyduklarını ifadedir bizimkisi. Kusurlarımızı görürken güzelliği örtmek de değildir. “Güzeli öne çıkaracağız” derken, elimizi -önce- kusurundan yıkamaktır. Sabah yolu bilerek çıkıp akşam evin yolunu kaybetmemek için cebimizde sakladığımız bir pusuladır. Sabah evden sâlim çıkıp akşam eve sâlim dönmek, sabah evden kendimiz çıkıp akşam eve başkası olarak girmemektir. Vesselâm…