NE parklar ve korular ne çimenler ne de plajlar… Soyulmuş dış cephe boyası ve çiğ beyaz renkli plastik pencerelerin doldurduğu şehrin görüntüsü… Ayakkabınız çamura saplanmaz çünkü yağmurun toprağa karışabileceği minik bir boşluk kalmamıştır. İnsanlar bacaklarını unutmuşçasına sadece araçlar kullanıyorlar. Site denilen dışa kapalı, sentetik yaşam konutlarında bile en baştaki binadan en sondakine giderken bile arabayı seçiyorlar. “Yaya Yolu” diye dar bir koridorun başına bir tabela da asıyorlar üstelik! Sanırsınız bu âlem tekerlekli insanlara yapılmış…
Bu kadar mı vazgeçtik tabiattan? Bu kadar mı korunaklı olmalı kuştan, arıdan, kediden, köpekten hayatlarımız? Yağmuru yemiş, kararmış ahşap pervazların önünde yoğurt kaplarına dikilen menekşeler, fesleğenler vardı ben çocukken. O zamanlar fakirlikten öyleydi diyeceksiniz belki ama evinin penceresi sokakla hemzemin olup örtü silkeleyen, geçen gidenle hemhal olan, mahalleye giren yabancı yüzleri ezberleyiveren komşular şehrin siluetini hiç bozmadı.
Kış lastiği ve pimapen diyarı oldu burası. Karanlık otoparklardan bir gökyüzü görmeden televizyon karşısına geçen bedenlerle dolu. Değer yargısı, sehpanın üzerine koyduğu araba anahtarının markasından başka ne olabilir ki? Alçak tavanlı, çok katlı, çekmece gibi gözeneklerin içinde uyuyakalıp sabah alarm ile uyanan hayatlar nasıl huzur duyabilir ki?
Aceleci velilerin kornaları eşliğinde özel okullarına gitmeye çalışan hareketsiz çocuklar ne yazık ki dünyayı pürüzsüz gri bir zemin üzerinde öğreniyorlar, çileklerin yerden mi ağaçtan mı bittiğini otuz yaşına kadar öğrenemeyecekler. Şehre inat gideyim bugün de yürüyerek şu alışveriş merkezine varayım derseniz, mutlaka en az bir otoyol bariyerinin üzerinden atlamanız gerekecektir. Bir pazar günü berbere veya kırtasiyeye gidecekseniz yine koca bir AVM binasının güvenliğinden geçmeniz gerekecek. Bu ilçede düz ayak müstakil bir esnaf bulmak zor. Oysa eskiden boş arsaları çocuklar top sahası yapabiliyordu, küfeci amcalar semt pazarlarında para kazanabiliyordu, işçi bisikletini elektrik direğine bağlayabiliyordu, evler sobalı bile olsa aileler birbirlerini tanıyordu.
Bu pahalı siteler anlatıldığı gibi bir yaşam alanı değil, dev yatakhanelerdir. Çalış, borçlan burada uyu, diyenlerin güvenlik ve sosyal statü etiketiyle sattıkları yerlerdir. Üstelik bazıları ise hem pahalı hem de fena halde çirkin oluyor, teşbihte hata olmaz, Sovyet Rusya’nın ücretsiz verdiği ucuz tek tip konutlara benziyorlar.
Artık legodan inşâ şehirlerimizde başı boş bir çimen bile bulamıyorum. Bazen otoyol ortasındaki refüjlere süs niyetine yapılan peyzajlara bakarım, o bile bir anlık nefes oluyor. Rezerv alan diye 7 kilometre ötedeki dokunulmamış numunelik Yakacık Ormanı’na değil, tam benim sokağımda duran bir söğüt ağacına ve gündelik yaşantımın içinde ötüşen sülünlere ihtiyacım var. Adını bildiğim komşulara ve denizin kuma çarpmasını izlemeye ihtiyacım var. Yol yapıldı diye oluşan mahallelere değil insan çok diye yapılan yollara ihtiyacım var. Şehirdeki öğrencinin bastonlu yaşlı bir amcanın koluna girdiğini görüp umutlanmaya ihtiyacım var. Yedi kapıya aşure dağıtan teyzelere, camındaki yazının güneşten solduğu esnaf dükkânlarına ihtiyacım var.
Elbette demiyorum ki, teknoloji şehirlere gelemesin, metrolar yapılmasın, binalar modern olmasın. Olsun, ama denge şaştı, öncelikler ve değer yargıları karıştı. Bina resmi çizen her mimarın katkısı var bu şehirde. Mimar Sinan’ın da bizim evi yapan müteahhit Temel Bey’in işe aldığı mimar Hakan’ın da… Bambaşka tarihlerde çizip inşâ etseler de hepsi aynı gün yan yana duruyorlar işte. Hepsi aynı fotoğrafa giriyor ve hepsi İstanbul oluyor. Metrekareye çok daire sığdırıp o daireleri satıp Ege’de zeytin bahçeleri, deniz ve organik tavuk yumurtası ile çocuklarını büyütenler, taa ki o çocuklar okumak için İstanbul’a gönderdiklerinde anlıyorlar şehre zarar verdiklerini. Çocuklarının sınıf arkadaşları o ucuz dairelerden çıkıp arkadaşlık ediyorlar, çoğu zaman kompleksli bir ruh ve kavgayı öğreniyorlar.
Medeniyet kelimesinin kökeni şehir veya şehirli anlamına gelen Medine’den gelir. Topluluk, içinde yaşamayı organize eden, bilen ve kolaylaştıran kavramdır. Davranışsal çıktıları olduğu gibi değer yargıları da olmalıdır. Para mı, şehir mi? Güvenlik mi, neşe mi? Kültüre sadakat mi, kopyalamak mı? Şehri inşâ edenler ve inşâcılara izin verenler soruları çoğaltarak değer yargıları, kaygıları ve önceliklerini kolaylıkla belirleyebilirler. Değişmek, gelişim yönünde olursa (yani var olana ekleyerek) giderse güzeldir. Olanı yok edip daha çirkinini koymak değişim değil değiştirmektir. Ve bu şehirde büyümüş ve gözlemlemiş biri olarak söylüyorum ki hiç güzel değildir.
Ben çocuğumun öğlen arasında kebapçıya gidip derse geri dönebileceği sade ama zengin bir şehir hayal ediyorum. Kebapçı dürüst olsun, eti güzel olsun, karşıdan karşıya geçerken ışıklarda bekleyen sürücü sakin olsun, öğretmen işe gelirken bir mimoza ağacından iki dal koparmış sınıfa getirmiş olsun. Her milletten insan olsun ve barış olsun. Mahalle kavgalarında bile bir zarafet olsun. Metrolar, trenler, havalimanları da olsun ama üst komşu “Ben de o tarafa gidiyorum, istersen sen de gel” diyebilecek kadar ahbap olsun. Hastaneler büyük olsun ama doktorların hâl hatır soracak kadar da vakti olsun. Ülkenin tamamı üç belirli şehre toplanmasın, güzelim Anadolu’da her şehrin yaşamaya davetkâr bir yanı olsun.



