Akl-ı meâş olan kavim: Beni İsrail

Filistinlilerin azalmasına karşılık Yahudilerin gittikçe artmasında Siyonist “İrgun” ve “Hagana” çetelerinin rolü vardır. Bu zalim terör çeteleri, estirdikleri vahşi terörle İsrail Devleti’nin resmen ilân edildiği 1948 tarihinden önce 750 bin Filistinlinin daha vatanlarından zorla çıkarılmasını sağlamışladır. Bugün vatanlarını müdafaa ve zulme karşı mücadele eden Hamas’ı bütün dünyaya terör örgütü olarak tanıtan İsrail Devleti’nin temelinin Filistinlilerin kanlarının ve gözyaşlarının akıtılmasıyla sağlandığı unutturulmaya çalışılmaktadır!

İNSANI etkileyen iki husus üzerinde duruyorduk: Akıl ve nefs. Akıl beynin sağ lobunu, nefs ise sol lobunu mesken tutmuş idi. Birbirleriyle mücadele hâlinde olan bu iki mefhumdan rakibini alt eden, kişi üzerindeki hâkimiyetini elde ediyordu. Akl-ı sakim hâlinde zaman zaman nefisten etkilenen akıl, sonunda kesin mağlûp olduğunda yurdunu nefse terk etmek durumundadır. Aklın iflâsı olan bu hâle “akl-ı meâş” deniyor.

Geçen sayımızda akl-ı meâşa bir şahıs üzerinde misâl vermiştik. Şahsına ve çevresine verdiği zararlardan bahsettik. Bu gibiler çoğalır da topluluğun yekûnuna ulaşırsa tehlike alarmı yeryüzü sathında çalıyor demektir.

Hicrî 1445 (Ekim 2023) yılında dünya, çok hassas (kritik) bir döneme dönüyor. Üçüncü yeryüzü cehenneminin tamtamları duyulmaya başlandı. Bu vahşi dansın harareti zamanla sönümlenecek mi, yoksa melheme-i kübraya kapı mı aralayacak, istikbâlde şahid olunacak.

 

  

“İsrail” kelimesi mânâ olarak “Allah’ın kulu” demektir. Bizdeki “Abdullah” kelimesi gibi… Bazı Müslüman yazarlar (İsrailiyattan etkilenerek) bir kısım hahamların iddialarını gündeme getirirler. Bu yanlıştır…

 

Beni İsrail nedir?

Beni İsrail, “İsrailoğulları” demektir. Tevrat’ta “Beney Yisrael” olarak geçer. Kur’ân-ı Kerim’de “Beni İsrail” hitabı vardır. İsrail, Yakub aleyhisselâmın lakabıdır. Meryem Sûresi’nin başlangıcında Zekeriya aleyhisselâmın duası görülür. Sûrede İbrahim, İshak, Yakup, Yahya, İsmail, İdris, Musa ve İsa peygamberlerin adları geçer (58): “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdikleri peygamberlerden, Âdem’in zürriyetinden, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahim ile İsrail’in neslinden, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Onlar çok esirgeyici (Allah’ın) ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

Beni İsrail kavmine art arda gelen peygamberler, kavmini mümkün mertebe Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği yol üzerinde tutmak için çok uğraştılar, çok mücadele ettiler. Peki, sonra ne oldu?

Meryem, 59: “Sonra, arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır.”

“İsrail” kelimesi mânâ olarak “Allah’ın kulu” demektir. Bizdeki “Abdullah” kelimesi gibi… Bazı Müslüman yazarlar (İsrailiyattan etkilenerek) bir kısım hahamların iddialarını gündeme getirirler. Bu yanlıştır. Muharref metinlerde Yakub Peygamber’in Tanrı ile güreştiği anlatılır. Bu çok komik ve (komik olduğu kadar) çok vahim olan anlatım, muharref İncillerde yumuşatılmış, “melek ile güreştiği” şekline dönüştürülmüştür. İki anlatım da çok çirkin ve yanlıştır. Bunu Kur’ân-ı Kerim’de “Ey Beni İsrail” hitabıyla başlayan ayet-i kerimelerden anlıyoruz.

Beni İsrail tarihi Yakub aleyhisselâmla başlar. Dedesi olan İbrahim aleyhisselâm, oğullarının bereketli olması, çoğalması, aralarından peygamberler çıkması için Rabbinden niyazda bulunmuştu. Gençliğinden itibaren putperestlerle tek başına mücadele eden, yurdundan kovulan, diyar diyar dolaşıp insanları Allah-ü Teâla’ya imana davet eden, “Halilullah” unvanına lâyık olan İbrahim aleyhisselâmın duasının bereketiyle İsrailoğulları hızla çoğaldılar. Yakup aleyhisselâmın 12 evladı oldu. On iki kol olarak nüfusları artarak yeryüzüne dağıldılar.

Küçük kardeş Yûsuf (aleyhisselâm) babası tarafından çok sevildiğinden, diğer on ağabeyi tarafından kıskanılmaktaydı. Kıskançlık zamanla kine dönüştü ve Yûsuf’u (aleyhisselâm) öldürmeye karar verdiler. Düşünebiliyor musunuz? Babaları seviyor diye kardeşini katletmek nasıl bir duygu? İçlerinden biri (biiznillah) insafa geldi de, “Bari kuyuya atıp ölüme terk edelim” dedi. Meşhur hâdiselerdir. Biiznillah kuyudan çıkarılan Yûsuf aleyhisselâm Mısır’a gelip firavunun veziri oldu.    

Mısır, zamanın en güçlü devletidir. Yeryüzünü kaplayan müthiş kuraklık döneminde, Nil vadisinin mümbit toprakları, ziraî mahsullerin bolluğuyla cazibe merkezi oldu. Kenan’da ikâmet eden Yakupoğulları, aileleriyle birlikte göç ederek Mısır’a yerleştiler. Yûsuf aleyhisselâmın vefatından sonra da yerli ahali olan Kıptilerle birlikte yaşamaya devam ettiler. Ne var ki, hızla çoğalıyorlardı ve bu nüfus artışı Mısır idarecilerini tedirgin ediyordu. Beri yandan işçi olarak çalıştırıldığından, bu ilâve iş gücüne ihtiyaçları da vardı. Piramitlerin inşâsı gibi ağır işlerde çalıştırılıyorlardı. Mısır’dan firar etmemeleri için muhasara altına alınmışlardı.

Beni İsrail’in gittikçe çoğalması Mısırlı elitlere korku sardı. Gelecekte nüfusun çoğunluğuna ulaşacaklar ve Mısır’a hâkim olabileceklerdi. Yûsuf aleyhisselâm tek başına iken Mısır’ın ikinci yetkilisi olmamış mıydı? Firavun’a gidip tehlike abartılı anlatıldı. Korkuya kapılan Firavun emir verdi: “Doğan erkek çocukları derhâl öldürün!”

Kız çocuklara dokunulmuyor, oğlanlar ise katlediliyordu. Yeni doğan yavrularının gözleri önünde öldürülmesine mâni olamayan annelerin feryatları, Beni İsrail mahallelerinin dar sokaklarında yankılanmaya başladı. Ciğer parçalayıcı çığlıklar ve yakarışlar gök sakinlerini bile bergüzar edecek nitelikteydi.

Ey günümüz İsrailoğulları! Kuvvet zoruyla işgal ettiğiniz topraklarda Filistinlileri dar bölgelerde muhasara altına alıp her türlü işkenceyi reva görerek, tankıyla, uçağıyla bombalayarak enkaza dönüştürdüğünüz, binaların, okulların, hastanelerin kalıntıları altında inleyen yavruları için feryat eden Gazzeli anaların seslerini hiç duymaz mısınız? Taş kesilmiş kalbinizin zalim Firavun’unkinden ne farkı var? Tarihten hiç ibret almaz mısınız?

 

 

Musa aleyhisselâm, imanlı bir gence emreder. Genç adam atına atlayarak iki su sütunu arasındaki yere doğru dörtnala hızla ilerler. Asfaltta gider gibi karşı kıyıya rahatça ulaşır. Geçişe şahit olan bedbahtlar, tehlikenin olmadığına kanaat getirirler. Kızıldeniz’in ayrılan kanadı kapanmış, kendilerinin de geçebileceğini sanan Firavun ve ordusu suya gark olarak boğulmuşlardır.

 

Rahmân ve Rahîm Allah-u Teâlâ, Musa aleyhisselâmı görevlendirdi. Firavun’un karşısına çıkan Musa aleyhisselâm onu tevhide davet etti. Beni İsrail’in Mısır’dan çıkması için izin vermesini istedi. Kendini “en büyük rab” olarak tanımlayan mağrur Firavun, karşısındaki basit ve sade giyimli, elinde asâsı ile duran adama alaycı nazarla baktı. Aklını yitirmiş bir meczubu huzuruna çıkardıkları için mahiyetine söylendi durdu. İleriki günlerde şahit olacağı “mucizeler”, kanaatinin değişmesine neden olacaktı. Bu mucizeler şunlardı:

1- Elindeki asânın ejderhaya dönüşmesi. Firavun’un sihirbazlarının “yılan maketlerini” yutması. Ejderhanın tekrar asâ olması.

2- Musa aleyhisselâmın elinin bembeyaz olarak parlaması, sonra tekrar normale dönmesi.

3- Mısır’ı çekirgelerin istilâ etmesi ve halkın baş edememesi.

4- Her tarafı bitlerin sarması.

5- Kurbağaların evlerdeki kaplara girecek derecede hücumu.

6- Nil’in ve suların kanlanması.

7- Mısırlı Kıptîlerin ilk çocuklarının bir gecede vefat etmesi.

Firavun her mucizede korkuya kapılarak Musa aleyhisselâmın isteğini yerine getirmeyi düşünse de maiyetinin olumsuz davranışıyla vazgeçecektir. Yedinci mucize bardağı taşıran son damladır. İlk evlâdını kaybeden Firavun, Musa aleyhisselâmın Rabbinin kudreti karşısında aciz olduğunu kabullenerek daha büyük felâketle karşılaşmak endişesiyle Beni İsrail’in Mısır’ı terk etmesine razı olur.

Musa aleyhisselâm kavmine çıkış için gece hazırlanmalarını emreder. Kendisine inen vahiy gereğince, kavminden her kişinin yanında çalıştığı efendisinin altın gibi kıymetli eşyasını da beraberinde götürmelerini söyler. Bu teşebbüs Kıptîlerin hiddetlenmelerine, değerli mallarını geri almak için peşlerine düşmelerine neden olacaktır. Asıl neden “İlâhî takdir” gereğidir. Çünkü onların boğulmalarına hüküm verilmiştir.

Beni İsrail, kafile kafile Kızıldeniz’in kıyısına vasıl olduğunda, Firavun da ordusuyla peşlerinden yetişmek üzeredir. Deniz ve Firavun arasında kalan kalabalıklarda panik başlar. Çoğu Mısır’ı terk ettiklerine pişman olmuştur bile. Sebep olarak gördükleri Musa aleyhisselâma kızmaya, ileri geri konuşmaya başlamışlardır.

- Ey Beni İsrail, bu nasıl akıl? Mısır’da onca mucizeye şahit olduktan sonra akıbetin kötü olacağına nasıl karar verilir? Allah-u Teâlâ’ya olan tevekkülünüz, Musa aleyhisselâma olan itimadınız bu kadar çürük mü?

- Hiddetlenmeler, bağrışmalar, küfürler arasında Musa aleyhisselâm Rabbine niyaz eder ve Kızıldeniz büyük bir gürültüyle ikiye ayrılır.

- Musa aleyhisselâm, kavmine karşı kıyıya geçmeyi emreder. Fakat kimse oralı değildir. Nedeni sorulduğunda deniz tabanının balçıklı olduğu, geçilmeye çalışıldığında çamura gömüleceği söylenir.

- Ey Beni İsrail, bu nasıl iman? Gözünün önünde Kızıldeniz’in ikiye ayrılış mucizesine şahit oluyorsun da bunu yaratan Rabbinin balçığı hesap edemeyeceğini mi sanıyorsun? Vah ki vah!

Musa aleyhisselâm, imanlı bir gence emreder. Genç adam atına atlayarak iki su sütunu arasındaki yere doğru dörtnala hızla ilerler. Asfaltta gider gibi karşı kıyıya rahatça ulaşır. Geçişe şahit olan bedbahtlar, tehlikenin olmadığına kanaat getirirler.

Kızıldeniz’in ayrılan kanadı kapanmış, kendilerinin de geçebileceğini sanan Firavun ve ordusu suya gark olarak boğulmuşlardır. Hüküm tatbik olmuş, zalimler cezasını bulmuştur.

Tih çölünde yürüyüşe geçen kafileler, kızgın güneş altında terlerken homurdanmaya da başlamışlardı. Taşıdıkları su bitmek üzereydi. Uçsuz bucaksız çöl ortasında helak olup gidecekler miydi? Peygambere yaklaşıp çare bulmasını istediler. Musa aleyhisselâm namaz kıldı, dua etti. Asâsını kayaya vurduğunda on iki yerden su kaynak hâlinde fışkırmaya başladı. Her kabile kendi kaynağından yararlandı, doya doya sulandı.

Yolculuk devam ediyordu. Torbalarda yiyecek tükenmekteydi. Aç acına yürüyecek değillerdi ya, peygambere koştular. Boş torbaları baş üstünde bayrak gibi sallıyorlardı. Musa aleyhisselâm uzunca bir niyazda bulundu. Çok geçmemişti ki gökyüzü karardı. Hayır, bu bulut değil, bıldırcın sürüsüydü ve yağmur gibi yeryüzüne yağıyordu. Taze et ile karınlarını doyuran ve torbalarına dolduran Beni İsrail’in keyfi yerine gelmişti. İlahiler söyleyerek yola revan oldular…

Günler günleri kovaladı. Sahra bir türlü bitmiyordu. Erzakları yeterliydi. Bıldırcın eti lezzetliydi ama yanında tatlı da olsa fena mı olurdu? Nasıl olsa istekleri yerine getiren reisleri de vardı. Peygambere arzularını bildirdiler. Musa aleyhisselâm, etrafını çevreleyen kalabalığı geri çevirmedi. Tek tesellisi olan Rabbine yalvardı. Sabah olduğunda meydanın “kudret helvasıyla” donanmış olduğunu gördüler. Sevinç ve iştiyakla midelerine indirdiler. Et ve tatlı her öğünün vazgeçilmeziydi. Devam eden günlerde Beni İsrail’in hayatlarından memnun olduğunu sanırsanız, yanılırsınız. Akl-ı meâş olanlar yüklendikleri misyonun önemini kavrayabilirler mi? Beyinleri tamamen kaplayan nefs rahat durur mu? Nefs ne razı olur, ne de doyar. Tek tük mırıldanmalar çoğalmaya, ses tonları da artmaya başlar. Şikâyet seri bir hastalık gibi kalabalıklara sirayet eder. Haklı olduklarına kanaat getirince peygamberin önünü keser ve “Ya Musa! Her öğün aynı şeyleri yemekten bıktık usandık. Rabbine niyazda bulun da bizlere soğan, sarımsak gibi yeşillikler indirsin” derler. O anda aklı başında, vicdan sahibi hiçbir kimsenin peygamberin yerinde olmak istediğini sanmayız. Peygamberin hiddetlenen çehresini görenler ürkerek ve de başlarına bir felâketin gelmesinden korkarak dağılırlar.

Sefer esnasında yol bazı küçük yerleşim yerlerinden geçiyordu. Bunların birinde pagan köy halkı yükseğe bir heykel dikmiş, tapıyordu. Heykeli çiçekler ve gerdanlıklarla süslemişlerdi. Kafiledekiler gözlerini puta dikmiş, hayran hayran bakıyorlardı. Kendi tanrılarının da karşısına geçip böyle süsleseler ne iyi olurdu? Taraftarlar çoğalınca Musa aleyhisselâma gidip, “Biz de böyle tanrı isteriz” diye tutturdular. Akl-ı meâş olanlar yani nefisleri bütün beyinlerini kaplamış olanlar böyledirler. Maddecidirler. Her şeyi görmek ve tutmak isterler. “İmkânsız” diye bir mefhum akıllarında yer etmemiştir. Dinleri “paganizm”den ibarettir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi... Tuttukları ve şekillendirdikleri tanrıları aslında nefisleridir. “Biz de böyle tanrı isteriz” densizliğinde bulunan güruh, gelecek günlerde arzularını tatbik etmek cüretini göstereceklerdir.

Böyle cahil bir topluluk içinde huzurlu ibadet yapılabilir mi? Musa aleyhisselâm, Rabbini zikretmek ve niyazda bulunmak için 30 gün süreliğine ayrılıp Tur-u Sina’ya (dağına) çıkacağını bildirir. Peygamberlerinin zorluk karşısında firar edeceğinden şüphelendiklerinden mi, yoksa meraklarından mı kestirilmez, bir grup Beni İsrailli de bu yolculuğunda ona eşlik etmek isterler. Kabilelerin ileri gelenlerinden seçilenler (70 kişi kadar olduğu rivayet edilir) hazırlanırlar. Daha önceki yazılarımızda “Rab” hususiyetinden bahsetmiştik. Her Allah’ın kulunun Yaratıcısıyla bağlantıda olduğu, feyizlerinin ve nimetlerin geldiği kanal olan, Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarının ve isimlerinin bulunduğunu hatırlayalım. Ehil mutasavvıflara göre Musa aleyhisselâmın Rabbi “Kelâm” sıfatıdır. Rabbi ile söyleşide bulunması tabiîdir. Fakat bu iletişim, hava ve ses dalgaları gibi vasıtalar ile olmayıp kalbîdir. Yani (avam için) meçhul olan “kalp” âlemidir. Velhasıl, Musa aleyhisselâm Rabbi ile söyleşir ve (on) emirler alır.

Beraberinde bulunanlar ne bir şey görmüş, ne de bir şey duymuşlardır. İnanmak istemezler. “Biz de Tanrı’yı görmek isteriz” diye ısrar etmezler mi? İlâhî gazaba müstehak olur, kömürleşmiş vücutlarıyla yere serilirler. Olanlardan son derece müteessir olan Musa aleyhisselâm, vadide bekleyen kalabalığın kendisine inanmayacağı endişesiyle Rabbine niyazda bulunur. Cansız yerde yatanlar tekrar hayat bulurlar.

Musa aleyhisselâm dağda on gün fazla kalmıştır. Otuz gün geçip de dönmeyince vadideki Beni İsrail arasında panik başlar. Peygamberleri Rabbini bulamamış mıdır? Yoksa firar mı etmiştir? Derin bir “kaos” başlar. Kuyumculuk sanatında meşhur olan “Samiri” lakaplı bir kişi, öteden beri önder (lider) olmak için yanıp tutuşmaktadır. Bu onun için bulunmaz bir fırsat. “Gelin gelin, Musa’nın bulamadığı Tanrı’yı size göstereceğim! Mısır’daki efendilerinizden aldığınız altınları bana verin!” der. Altınları eritir ve bir buzağı heykeli yapar.

Eski Mısır’da bazı hayvanlar kutsaldı. İnek de bunlardan biriydi, ona taparlardı. Bu kötü inanış Beni İsrail’in de ahlâkına nüksetmiş vaziyetteydi. Altın buzağıya hayran nazarla bakanlar yeni bir tanrı bulmanın sevinci içindeydiler. Açıkgöz Samiri ustalığını icra ederken, heykelin ağzı ile kıçı arasında boş bir kanal oluşturmuştu. Arkadan vuran rüzgâr, altın buzağının ağzından çıkarken böğürtü şeklinde ses çıkarıyordu. Bu böğürtüyü tercüme etmek de “sahte peygamber” Samiri’ye düşüyordu. Elle dokunulan ve konuşan bir tanrıya kavuşmak, halkı son derece memnun etmişti. İmanlı bir kısım azınlık müstesna, çoğu böğüren bu altın buzağıya tapınmaya başladı.

Ey Beni İsrail, siz busunuz işte! Onca mucizeye şahit olmanıza rağmen hak yoldan ayrılıp sahte önderlerle sahte dinler üretirsiniz. O günden bugüne değişen bir hâl yok. Yeni altın buzağınız, Arz-ı Mevud hayâliniz.

Yazımızdan dolayı bizi tenkid etmeyiniz. Hakikati az bile söyledik. Dahasını bilmek istiyorsanız kitabınıza bakınız: Musa ve Harun aleyhisselâma karşı geldiğiniz (Sayılar, 16/2-3); Rabbe karşı kötü olanı yapmış, Yahve’yi bırakıp “baal” ve “molok” gibi ilâhlara, altın buzağıya taptığınız (Çıkış, 32/1-6); zina ettiğiniz (Hâkimler, 8/33) Allah-u Teâla’ya verdiğiniz sözü tutmadığınız, ahitlerinizi bozduğunuz, ibadethaneleri yıkıp peygamberleri öldürdüğünüz (I. Krallar, 19/14); Allah-u Teâlâ’nın emirlerini bırakıp diğer milletlerin kanunlarını benimsediğiniz (II. Krallar, 17/7-23; Yeremha, 32/30-35); İsrail’in dönek, Yahuda’nın hain olduğu (Yeremha, 3/1-22) kutsal metinlerinizde yazılı. Sizi en açık tanımlayansa, “Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilmekte, fakat İsrail rabbini bilmemektedir” (İşaya, 1/3) ifadesidir.

 

  

Yeryüzüne dağılmış olan İsrailoğulları 20’nci yüzyılın başlarında tekrar Filistin’de toplanmaya başladılar. İngilizlerden destek bularak yerli halka terörle olmadık zulüm yaptılar. Daha sonraları yeni ağabeyleri ABD korumasında 1948’de İsrail Devleti’ni ilân ettiler.

 

Beni İsrail Sürgünü

Çölün sonuna doğru gelindiğinde, Musa aleyhisselâm önlerindeki düşman kuvvetlerle çarpışmak için hazırlanmalarını emretti. Fakat İsrailoğulları oralı olmadılar. “Karşımızdaki devlet çok kuvvetli. Biz onlarla baş edemeyiz. Çok istiyorsan git sen, Rabbinle birlikte harp et” dediler. Yaşı ilerlemiş olan Musa aleyhisselâm çok müteessir oldu. Bir müddet sonra da vefat etti. Allah-u Teâlâ, Beni İsrail’i cezalandırdı. Hayatları boyunca çölden dışarı çıkamadılar, çöl içinde sersem sersem dolaştılar. Çocuklar delikanlılık çağına gelince başlarına geçen “Talut”, Kenan’ın yerlileriyle savaştı. Onları mağlûp ederek yurt edindiler.

Kenan’da krallık kuran Beni İsrailliler, güçlenince azmaya, etrafındakilere zulmetmeye başlarlar. Davut aleyhisselâm ve oğlu Süleyman aleyhisselâm devrindeki adalet unutulmuş, gözleri kin, nefret ve şehvet bürümüştü. Fitne o kadar yaygınlaştı ki Davut aleyhisselâma zina isnadı, Süleyman aleyhisselâma putperest olduğu iftirası yapıldı. İlâhî cezaya müstehak oldular. Kur’ân-ı Kerim’de bu mevzu İsra Sûresi’nde (4-7) bildirilmektedir (Hasan Basri Efendi Meali): “Biz kitapta İsrailoğullarına şu haberi verdik: Siz arzda muhakkak iki defa fesat çıkaracak ve muhakkak (Bana karşı) büyük bir serkeşlik yapıp kabaracaksınız. İşte o ikiden birinci (fesatlarınızın ceza) vakti gelince (muharebede) çok çetin bir kuvvete sahip olan kullarımızı üzerinize musallat kıldık da onlar evlerin aralarına kadar girip (sizi) araştırdılar. (Bu) yerine getirilmiş bir vaat idi. Sonra bunlara karşı size tekrar devlet ve üstünlük verdik. Mallarla, oğullarla sizin imdadınıza yetiştik, cemiyetinizi de (olduğunuzdan) daha fazla çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Eğer kötülük ederseniz (yine) kendinize kötülük (etmiş olursunuz). Artık diğer (cezanın) vakti gelince yüzlerinizi (onurunuzu) karartsınlar mescid(iniz)e birinci defa girdikleri gibi gir(ip tahrip et)sinler, galebe ve istilâ ettiklerini mahvettikçe (mahv)etsinler diye (başınıza yine düşmanları musallat ettik).”

Tarihe baktığımızda, Süleyman aleyhisselâmın vefatından sonra Beni İsrail Devleti’nin ikiye ayrıldığını görürüz: Kuzeyde İsrail Krallığı, güneyde Yahuda Krallığı… İsrail Krallığı Asurlular tarafından işgal edilerek yıkılmıştır. Kuzeydeki kabileler güneydeki krallığa göç ettiler (Milât öncesi 722-721). Yahuda Krallığı ise Babil Kralı Buhtunnasr (Nabukadnezzar) tarafından yıkılmış, Mescid-i Aksa yakılmış, İsrailli çoluk çocuk Babil’e sürgün edilmiştir (Milât öncesi 586). Uzun süre köle olarak yaşayan İsraillliler, Milât öncesi 538’de İran Kralı Kiros’un Babil’i fethedip yıkmasından sonra esaretten kurtuldular.

Kiros, memleketlerine dönmelerine izin verdi. Kudüs’e gelen İsrailoğulları, yıkılmış olan Mescid-i Aksa’yı tekrar inşâ etti. Kudüs ve çevresinde toplandılar. Herod Krallığı olarak varlıklarını devam ettirdiler. Zamanla çoğaldılar ve güçlendiler. Karakterleri icabı kibirlendiler, şımardılar. Din adamları dini ticarî bir meta olarak kullandılar. Orta Çağ’da Papalığın halkı sömürmesi gibi… Zekeriya aleyhisselâm ve Yahya aleyhisselâm çok vaaz nasihat ettiyseler de dinlemediler, karşı çıktılar ve bu peygamberleri öldürdüler. İsa aleyhisselâmın peygamberliğini kabul etmediler. Çok çirkin iftiralarda bulundular. Akdeniz bölgesinin en güçlü devleti Romalılar kendilerine musallat kılındı. Filistin’e giren Romalı askerler bir kısmını öldürdü, bir kısmını esir alarak Avrupa’ya götürdü. Kurtulanlar kaçarak yeryüzüne dağıldılar. Kudüs’te evler yakılıp yıkıldı. Mescid-i Aksa tahrip edilerek enkaz hâline getirildi.

 

Ey günümüz İsrailoğulları! Kuvvet zoruyla işgal ettiğiniz topraklarda Filistinlileri dar bölgelerde muhasara altına alıp her türlü işkenceyi reva görerek, tankıyla, uçağıyla bombalayarak enkaza dönüştürdüğünüz, binaların, okulların, hastanelerin kalıntıları altında inleyen yavruları için feryat eden Gazzeli anaların seslerini hiç duymaz mısınız?

 

Siyonizm

Orta Çağ’da Avrupa’daki Yahudilerin hayatları hayli zordu. Hıristiyan halk, (inanışlarına göre) İsa aleyhisselâma yapılan işkenceler, çarmıha asmalar sebebiyle Yahudilere düşmandı. Vatandaş olarak kabul edilmiyor, şehir dışında (gettolarda) yaşamalarına müsaade ediliyordu. Talan ve katliama tâbi tutulmaları normaldi. Baskılara dayanamayanlar din değiştirerek Hıristiyanlığa geçmek zorunda kaldılar. Fakat kendi içlerinde Yahudi inancını devam ettiriyorlardı. Osmanlı’daki Sabetaycılar misâli...   

Bulundukları memleketlerde askerlik ve memurluk gibi resmî işler yaptırılmayan İsrailoğulları serbest mesleklere yöneldiler. Sanat, edebiyat, bilhassa ticarette çok geliştiler. Banknot (kâğıt para) icad ettiler. Bankacılık sistemini kurarak dünya ekonomisinde söz sahibi oldular. Politika sahası yasak olunca “Masonluk” gibi teşkilatlarla üyeleri vasıtasıyla beynelminel siyasete yön verir oldular. İletişim sektörüne el attılar. Yeryüzüne yayılmış finansal ağlar yanında Mason locaları, Lions ve Rotary kulüpleri gibi yapılanmalarla ihtiyaç duyulan elemanlar devşirdiler. Kurukafalar, Tapınak Şövalyeleri, İllüminati ve benzeri Ezoterik tarikatlarla da etki alanı genişletilmektedir.

Bugün dünyadaki belli başlı televizyon ve film şirketleri, gazete, dergi, kitap türü yayın organları bu gücün elinde faaliyette bulundukları vasıtalardır ve her mekânda insanları “beyinlerinden yakalamış” vaziyettedirler. Kuzey-Güney, Doğu-Batı, her coğrafyadaki siyaset-politika, finans-ekonomi, eğitim-kültür, tarım ve sağlık alanlarında hâkimiyetini sürdüren “küresel bir güç”, beşerin istikbâlini tehdit eder bir hâlde karşımızda durmaktadır.

Yeterli güce ulaşıldığı kanaatiyle, yeryüzüne dağılmış olan Yahudileri toplayan kavmî bir devletin kurulması (Siyonizm) fikri doğdu. 19’uncu yüzyıl sonlarında Avrupa’da çoğalmaya başlayan Siyon Sevenler (Hibbabt Siyon) dernekleri, Theodor Herzl’in rehberliğinde faaliyetleri hızlandırdı. İlk Dünya Siyonist Kongresi 1897’de, Basel’de toplandı. Filistin’de yurt tutulması, her ülkedeki Musevilerin teşkilatlandırılması, mevcut hükümetlerdeki adamları vasıtasıyla destek sağlanması gibi temel kararlar alındı. Herzl, hatıratında, “O gün Yahudi devletinin kurulacağını söylediğimde dünyada alay konusu olurdu fakat bundan beş belki elli sene sonra muhakkak herkes bunun böyle olduğunu anlayacaktır” diyordu.

Osmanlı Devleti’ni yıkmayı başaran küresel Siyonistlerin önünde ciddî bir engel kalmamıştı. Sıra zamanın en güçlü emperyal devleti İngilizlerin desteğiyle Filistin’e yerleşmeye gelmişti. 2 Kasım 1917’de ilân edilen Balfour Deklarasyonu’nda, ”Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaştırılmasını kolaylaştırmak için her türlü gayreti göstereceklerini belirtmektedir” ifadeleri yer alıyordu.

Filistin’e göçler başladı. Bu göçün diğer coğrafyalardaki göçlerden farkı, göçmen Yahudilerin Filistin’deki yerli halkı imha edip gelecek olanlara yer açmasıydı. Marksist Yahudi yazar Ralph Schoenman, “Siyonizmin Gizli Tarihli” adlı eserinde, Yahudi hareketinin gizli amacının “Vatansız halka halksız vatan” parolası ile şekillendiğini belirtiyor.

1917’de Filistin’de 56 bin Yahudi ve 644 bin Filistinli birlikte yaşıyordu. 1931 yılında 750 bin Filistinliye karşılık Yahudi nüfusu artarak 174 bin 616 olmuştu. 1947’deki durum şudur: 630 bin Yahudi, 1 milyon 300 bin Filistinli.

Filistinlilerin azalmasına karşılık Yahudilerin gittikçe artmasında Siyonist “İrgun” ve “Hagana” çetelerinin rolü vardır. Bu zalim terör çeteleri, estirdikleri vahşi terörle İsrail Devleti’nin resmen ilân edildiği 1948 tarihinden önce 750 bin Filistinlinin daha vatanlarından zorla çıkarılmasını sağlamışladır. Bugün vatanlarını müdafaa ve zulme karşı mücadele eden Hamas’ı bütün dünyaya terör örgütü olarak tanıtan İsrail Devleti’nin temelinin Filistinlilerin kanlarının ve gözyaşlarının akıtılmasıyla sağlandığı unutturulmaya çalışılmaktadır!

Filistin halkı ile İsrail Devleti arasındaki sürekli devam eden çatışmaların durdurulması amacıyla taraflar arasında 1993 yılında “Oslo Anlaşması” imzalandı. Beşinci Başbakan İzak Rabin (1922-1995) ve Filistin Kurtuluş Cephesi Reisi Yaser Arafat’ın imzaladığı anlaşmaya göre Batı Şeria ve Gazze’de Filistinliler için “özerk yönetim” tanındı. Aslında Filistinlilere “açık hapishane” hakkı tanınmasına rağmen bunu bile çok gören fanatik Yahudiler, şiddetle karşı durdular ve Rabin’i bir suikastla öldürdüler. Bu açıkça gösteriyor ki, Siyonistlerin lügatinde Filistinlilere yer yoktur. Daha 1940 yılında Yahudi Ajansı Göçmen Dairesi Başkanı Joseph Weltz’in, “Şu açıkça bilinmelidir ki, bu topraklar üzerinde iki ayrı halka yer yoktur. Eğer Araplar burada yaşayacaklarsa biz hedefimize hiçbir zaman varamayacağız demektir. Öyleyse Arapları buradan uzaklaştırıp komşu ülkelere sürmeliyiz. Hem de hepsini!” ifadeleri, Siyonizm’in temel felsefesini özetliyordu.

Bildiride yer alan hedef neydi? Nil’den Fırat’a Arz-ı Mevud inancı ve bu bölgedeki milletleri toptan katletmek…

 

Filistin’e göçler başladı. Bu göçün diğer coğrafyalardaki göçlerden farkı, göçmen Yahudilerin Filistin’deki yerli halkı imha edip gelecek olanlara yer açmasıydı.

 

İsrail Devleti’nin sonu

Siyonizm’e, Siyonizm’in devletli görünümü İsrail’e tepki gösterenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Zannedildiği gibi Yahudiler bunun dışında değil. Pek çok Yahudi, hatta birçok din adamı (hahamlar) bu harekete karşı. İsrail’in Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde Filistinlilere ait evleri boşaltmak istemesiyle başlayan çatışmaların katliama dönüşmesiyle oluşan tepkiye “Neturel Karta International” adlı Yahudi örgütünün sözcüsü haham David Feldman da katıldı. Mayıs 2021 tarihindeki Anadolu Ajansı’nın haberine göre Feldman, “Problemin kökünde Tevrat’a bağlı gerçek Yahudilerin kabul etmediği İsrail Devleti’ni kuran Siyonizm hareketi var. Siyonist hareket, kendilerinden önceki hiçbir şeyi tanımıyor. Bu yüzden tüm bunlar oluyor” dedi.

Hâdiselerin meydana çıkış nedenini de şöyle açıklıyor Feldman: “Şeyh Cerrah çatışmalarını ortaya çıkardıklarına şaşmamak gerek. Buna verilebilecek tek cevap, Siyonist hareketinin savaşa ihtiyacı olduğudur. Var olmak ve Yahudi halkının sempatisini kazanmak için savaşa ihtiyaçları var. Yahudilere, ‘Bakın, tehlikedeyiz. Filistinliler bizim için tehdit’ diyebilmek için savaşa ihtiyaçları var.”

Feldman, Siyonizm’e karşı oluşlarının nedenini ise şöyle açıklıyor: “Filistin’deki ve dünyadaki Siyonizm’e karşı dindar Yahudiler sadece son hâdiselere değil, Siyonizm’in temsil ettiği her şeye ve tüm işgale karşı. Bu dinimize aykırı, adalete aykırı, uluslararası hukuka aykırı, insanlığa aykırı!”

İsrail’in baskılarına karşı New York ve Washington’da düzenlenen protestolara neden katıldıklarını belirten Feldman, İsrail yanlısı güçlerin karşıt sesleri bastırmak için çabaladıklarının ve kendilerine ait sosyal medya hesaplarını kapattırdıklarının altını çizerek, “Bu her zaman oluyor, sesimiz yok sayılıyor ve ana akım medyada sistematik olarak sansürleniyoruz” demiştir. Siyonist harekete ve bunun ihdas ettiği İsrail Devleti’nin kuruluşuna karşı çıkan Yahudi önderlerinden biri de “Jews United Against Zionism” adlı kuruluşun yöneticisi Haham Yisroel Dovid Weiss’tir. İstanbul’da bir üniversitenin tertiplediği konferansta Siyonist meselenin temeline inerek şöyle demektedir: “İsrail Devleti’nin kurulduğu gün -14 Mayıs 1948- yani Nakba, insanlık âlemine son derece hayırsız oldu ve büyük felâket getirdi. Bu meselenin entelektüeller tarafından mutlaka okunması ve araştırılması gerekir. İsrail Devleti’nin temel dayanağı olan Siyonist ideoloji ve devletin kuruluşu ile alâkalı çok ciddî sorunlar var. İsrail, Filistin halkına çok büyük zulüm yapıyor. Gazze’de büyük ve korkunç bir abluka var. Ve ne yazık ki insanlık buna hissiz kalıyor. Bu çatışmanın çok büyük bir sorun olduğunu görmek ve anlamak zorundayız. Bunu birileri din savaşı gibi göstermeye çalışıyor. Bunun din ile hiçbir alâkası yok.”

Konuşmasını Musevilik ile Siyonizm arasındaki farkı açıklamakla devam eden Weiss, şöyle diyor: “Musevilik, Allah ile yapılan bir sözleşmeden oluşmaktadır. Üç bin yıl önce Sina’da yapılan bir sözleşmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bizim dinimiz merhameti öngörmektedir. Zulmün her türlüsüne karşı çıkıyor. Bu anlamıyla teslimiyeti ifade etmektedir. Gerçek Yahudilik budur ve üç bin yıldır yaşanan Yahudilik bunlardan ibarettir. Siyonizm, 130-140 yıl önce icat edilen bir ideolojidir. Bu ideolojinin mensupları asla dindar Yahudiler değil, din dışı Yahudilerdir. Bunlar genellikle Yahudilerden nefret ederler. Allah’a kulluk etmekten ziyade, ne yazık ki aşağılık bir ırkçılığa ve milliyetçiliğe dönüşmüşlerdir. Bu sahte bir Yahudiliktir! Ne yazık ki Yahudi simgelerini kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Bütün bunları Allah adına yaptıklarını söylüyorlar. Yaptıkları şeyleri Allah’ın iradesiymiş gibi yansıtıyorlar. Bunların gerçekle hiçbir alâkası yok!”

Weiss, konuşmalarında Musevilik hakkında pek bilinmeyen bir bilgiyi de açıklıyor. Bu bilgi son derece önemli: “İki bin yıl boyunca Yahudiler hiçbir zaman devlet kurma girişiminde bulunmadılar. Çünkü Allah ile yaptıkları sözleşme vardı. Bazıları onu peygamber olarak görmüyor ama Kral Süleyman, tapınağın yıkılacağını söylüyor. Bu bir peygamberin tebliğidir. Ayrıca Allah da Tevrat’ta açık açık tapınak yıkıldıktan sonra Yahudilerin dünyanın her yerine dağılacağını bildiriyor. Yahudilerden Filistin’e toplu olarak dönmeyeceklerine dair söz alıyor. Yaşadığımız topraklar neresi olursa olsun, orada yaşayanlarla beraber barış içinde yaşamak zorundayız. Yahudi devleti olduğunu iddia eden İsrail -ki ben bu devleti kabul etmiyorum-, Allah’ın zayıf olduğunu varsayıyor. ‘Allah Yahudileri koruyamaz, o zaman biz devlet kurarak kendimizi koruyalım’ denilmekte. Bu ise gerçek Musevilikte Allah’ı inkâr eden, Allah’a karşı olan bir anlayış. İnsanı yaratan ve onu koruyan Allah’tır.”

Haham Weiss’in Musevilikteki devlet inancı ile Siyonist Yahudilerin devlet idealleri taban tabana zıt. Musevilik, inancını İlâhî kaynaktan alıyor. Siyonistlerinki ise kendi görüşleri. Devam ediyor Weiss: “Yahudiler, İspanya gibi bazı yerlerde güçlü hâle gelmişlerdi. Buna rağmen devlet kurmaya kalkışmadılar. Allah’a sözleri vardı. Bu sadece Filistin ile ilgili bir şey değil. Dünyanın hiçbir coğrafyasında devlet kurma hakkına sahip değil. Hiç kimsenin yaşamadığı bir toprak parçasına bile Yahudiler gidip devlet kuramaz. Çünkü onlara devlet kurmak yasaklandı. Siyonistler bu Tanrı buyruğunu yok sayarak devlet kurdu. Daha da kötüsü, devlet kurdukları yerlerde başka insanlar yaşıyordu. Orada yaşayanlara her türlü katliamı, baskıyı yaptılar. Irkçılık yaptılar, baskı ve zulüm uygulamaya başladılar. Bu tam anlamıyla vefasızlıktır!”

Konuşmasının sonlarına doğru İslâm dünyasının Hıristiyanların zulmü karşısında Yahudileri sahiplendiklerini, buna rağmen Siyonistlerin Filistinlileri yok etmeye çalıştıklarını ifade ediyor Weiss. Filistin halkı hakkındaki görüşlerini belirtirken, gerçek Yahudilerin İsrail’de Filistinliler gibi baskı ve zulme maruz kaldıklarını söylüyor. Bu husus çok dikkat çekici: “İslâm dünyası her zaman Yahudilere kapısını açmış, dinlerini yaşamalarını sağlamıştır. Engizisyona maruz kaldığımız ya da Haçlı Seferleri sırasında katliama uğradığımız zaman Yahudilere en son sahip çıkan Müslümanlar olmuştur. Osmanlılara sığınmış ve yüzyıllarca yaşamışlardır. Biz sonuna kadar Filistin halkının yanındayız. Allah’tan diliyoruz ki, Siyonist devleti bir an önce tarih sayfasından silinsin, yok olup gitsin! Biz, Filistin halkı kendi topraklarında kendi devletini kurarak özgür yaşasın istiyoruz. Yahudiler olarak biz de diğer insanlarla barış içinde yaşamak istiyoruz. Bir de şunun mutlaka bilinmesini istiyoruz: İsrail’de gerçek Yahudilere karşı korkunç bir baskı ve zulüm var. Dünya basınının bunları gündeme taşıması lâzım!”

Yine 28 Mayıs 2021 tarihinde New York’ta yüzlerce Ortodoks Yahudi, “İsrail’in saldırılarını kınamak ve Filistinlilere destek olmak” için yürüdü. Cemaat liderlerinden Haham Hershel Klar, şunları söyledi: “Bütün Yahudilerin İsrail Devleti’ni desteklediği zannediliyor ama aslında durum bu değil. Bizim cemaatimiz İsrail’e karşı ve savaşlarını kınıyor.”

Mayıs 2021’de Londra’da düzenlenen İsrail karşıtı protesto yürüyüşüne ellerinde pankartlarla bir grup Yahudi de katılmıştı. Gruptan Haham Elehanan Beck ile yapılan mülâkatta, Londra’da yaşayan Beck, Filistin doğumlu olduğunu ve Müslümanlarla geçirdikleri iyi zamanlardan hatırladıklarını aktarırken, “İsrail’in sadece Filistin halkı için değil, asıl Yahudiler için tehlikeli olduğunu” söyledi. Haham Elehanan Beck, “İşgalcilere karşıyız! Yahudiler olarak bizler İsrail Devleti’nin barışçıl bir şekilde tamamıyla dağıtılması için dua ediyoruz. İki devlet de istemiyoruz. Tek devleti, denizden nehre kadar Filistin halkının geri dönmesini destekliyoruz. Orada Yahudiler ile Müslümanlar birlikte barış içinde yaşayabilirler” demişti.

İsraillilerin sonlarına dair bilgiler ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Yazımızın girişindeki İsrâ Sûresinin 4, 5, 6 ve 7’nci ayetleri Beni İsrail’in iki defa Kudüs’ten sürgün cezasına çarptırıldıklarını gösteriyordu. 8’inci ayet-i kerime ise geleceğe matuftur. Fiil çoğul olduğundan, İsrailoğullarının tekrar bir araya geleceğine işaret vardır: “(Tövbe ederseniz) Rabbinizin sizi esirgeyeceğini umabilirsiniz. (Eğer tekrar fesada) dönerseniz Biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz Cehennem’i kâfirlere bir zindan yaptık.” (İsra, 8)

Yeryüzüne dağılmış olan İsrailoğulları 20’nci yüzyılın başlarında tekrar Filistin’de toplanmaya başladılar. İngilizlerden destek bularak yerli halka terörle olmadık zulüm yaptılar. Daha sonraları yeni ağabeyleri ABD korumasında 1948’de İsrail Devleti’ni ilân ettiler. Fakat Filistin’de işkence ve zulüm devam etti. 1993’te Oslo’da bir barış imkânı doğdu. Çok geçmeden ondan da vazgeçtiler. En azından birbirinin hak ve hukukuna riayet eden iki devletli bir çözüm olabilirdi. Filistinliler, kendi toprakları işgal edilmesine rağmen (çok memnun) olmasalar da bu beraberliği kabul edebilirlerdi. Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiği gibi: “Onlar ne zaman bir söz ile bağlandılarsa içlerinden bir güruh onu bozup atı vermedi mi? Hayır, (bir güruh değil) onların çoğu (verilen sözü tanımazlar ve) iman etmezler.” (Bakara, 100)

İsrail Hükümeti baskıyı ve eziyeti devamlı arttırdı. Filistinlilerin evi yıkılıyor, yerlerine Yahudiler için yeni mahalleler inşâ ediyorlardı. Haklı protestolar şiddetle cezalandırılıyor, işkencelerle zindanda son buluyordu. Filistinlilerin kaldığı bölgeler muhasara altındaydı. İstedikleri zaman su ve elektrik kesilmekteydi. Plân belliydi; en kısa zamanda Filistinlilerin ya katledilmeleri ya da sürgün edilmeleri... Açık cezaevi bölgelerinde doğan Filistinli gençleri, dünyadan tecrit edilmiş olarak -ancak yaşayanların idrak edebileceği- mahkûm oldukları acılı bir hayat nevi beklemekteydi.

1948 yılında İsrail Devleti kurulduktan sonra hükümetten bir bakan, Türkiye’yi ziyaret eder. Yetkililerle temastan sonra Diyanet İşleri Başkanıyla görüşmek ister. Üçüncü Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmet Hamdi Akseki (1887-1951) bu isteğe şaşırır. Tanışma faslından sonra bakanın aşağıdaki hadis-i şerif hakkında malûmat almak için geldiği anlaşılır: “Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi, taşın, ağacın arkasına saklanacak, bunun üzerine o taş, o ağaç, Yahudi’yi kovalayan kimseye, ‘Ey Müslüman! Arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek. Yalnız garkad (gargat) ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o Yahudilerin ağaçlarındandır.” (Buhari, Cihad 94- Menâkib 25- Müslim, Fiten 82)

Bu hadisin doğru olup olmadığını soran bakana “Doğru” der Akseki, “Ben de düşünüp dururdum. Dünyanın muhtelif yerlerinde dağınık olan Yahudiler nasıl bir araya gelecekler? Fakat şimdi bunun mümkün olduğuna şahit oldum”.


 
Haham Elehanan Beck, “İşgalcilere karşıyız! Yahudiler olarak bizler İsrail Devleti’nin barışçıl bir şekilde tamamıyla dağıtılması için dua ediyoruz. İki devlet de istemiyoruz. Tek devleti, denizden nehre kadar Filistin halkının geri dönmesini destekliyoruz. Orada Yahudiler ile Müslümanlar birlikte barış içinde yaşayabilirler” demişti.

 

Evanjelizm

Mesih’i çarmıha gerdiklerinden dolayı Hıristiyanlar, Yahudilere hep düşman olmuştur. Yahudiler de zaten İsa aleyhisselâma inanmıyorlardı. Bu iki din mensubu arasında sürekli çatışmalar vardır. Yahudiler hor görülmüş, öldürülmüş ya da sürgün edilmişlerdir. Bir kısmı ise Hıristiyanlığa döndüğünü ilân etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu zahirde İsevî görünen Yahudiler, Hıristiyanların Musevilere sempati duymasını sağlayacak yollar aradılar. Ellerinde bulunan yazılı ve görsel medya aktif olarak kullanıldı. Meselâ on dalda ödül alan (1959 yapımı) “Benhur” filminde, Yahudi bir prens olan Yuda Benhur, çarmıha götürülen (güya) İsa’ya yardım etmeye çalışmakta, Romalı askerlerin karşı çıkmasına rağmen su vermektedir.

Kurnaz Yahudi zekâsı, “Evanjelizm” mezhebini icat etti böylece. Bu mezhebe göre Mesih’in geri gelebilmesi için Yahudilerin Kudüs merkezli devlet kurmaları ve bütün yeryüzünü etkileyecek büyük bir savaşın (Armageddon) başlaması gerekecekti. Google’da gösterime giren bir videoda, hahamlardan biri, Başkan Bush’un elini tutarak, “Vakit geçiyor, Mesih’in gelmesi için ne zaman harekete geçeceksiniz?” demekte, Bush da tebessüm ederek “Çalışıyoruz” karşılığını vermektedir.

2013 yılında yayınlanan bir TV programında rahmetli Aytunç Altındal, Amerika’daki Evanjelistlerin Armageddon Savaşı için plânlar yaptığından bahsetmekte, araştırmalarına göre 2021 ile 2025 tarihleri arasında tatbik edeceklerini söylemektedir. Anlaşıldığına göre İkiz Kulelerin vurulduğu 11 Eylül benzeri bir senaryoya ihtiyaç duyuluyor.

Son aylarda Filistinlilere yapılan baskılar artıyordu. Postallarıyla Mescid-i Aksa’ya giren İsrailli askerler, ibadet edenlerde huzur bırakmadılar. Mescid’i terk etmek istemeyen Müslüman hanımların yerde sürüklenerek dışarıya çıkarılması bardağı taşıran son damla oldu. 7 Ekim günü Hamas militanları, beklenmeyen süratle setleri aşarak İsrail mevzilerini darmadağın ettiler. İki yüzü aşkın sivil-asker esir alınmıştı. İsrail şoktaydı. MOSSAD dut yemiş bülbüle dönmüştü. Halk Netanyahu hükümetine ateş püskürüyordu.

Nasıl oluyordu da özel ve askerî istihbarat bu denli büyük operasyonun haberini almamıştı? Mısırlı yetkililer üç gün öncesinden uyardıklarını söylediler. Netanyahu hükümeti yalanladı. Kusurlu olanların cezalandırılacağını söylediler. Ama Hamas’a karşılık verildikten sonra…

Başbakan Bibi Netanyahu, Gazze’nin dümdüz edileceğini ve intikamın alınacağını söylüyordu. Askere bombalama emri verildi: “Her şey serbest!”

Karadan, havadan, denizden Gazze bombalanıyordu. Büyük küçük binalar, okul, hastane, Birleşmiş Milletler’e ait sığınak ve barınaklar, velhasıl ayakta duran ne varsa yakıldı, yıkıldı. Genç yaşlı, hasta yaralı, çoluk çocuk bombalarla ya da yıkılan binaların enkazı altında can verdiler. İsrail tarafından su ve elektrik kesilmişti. İlaç ve gıda gibi acil ihtiyaçların içeri girmesine müsaade edilmiyordu. İnsanlık suçu, katliam, soykırım tanımlamaları bile yaşananlara kıyasla kifayetsiz kalmaktaydı.

        

  

Karadan, havadan, denizden Gazze bombalanıyordu. Büyük küçük binalar, okul, hastane, Birleşmiş Milletler’e ait sığınak ve barınaklar, velhasıl ayakta duran ne varsa yakıldı, yıkıldı. Genç yaşlı, hasta yaralı, çoluk çocuk bombalarla ya da yıkılan binaların enkazı altında can verdiler.

 

Son gelişmeleri ve değerlendirmeleri özetle şu şekilde verebiliriz:

1- 7 Ekim Hamas dayağını yiyen Netanyahu’ya, başta ABD olmak üzere Batılı başkanlar geçmiş olsun ziyareti için sıraya girdiler.

2- İsrail Devleti, terör bahanesiyle Gazzeli halkı bombalamaya başladı. Reisicumhurumuz, “Hamas bir terör örgütü değil, topraklarını ve vatandaşlarını koruma mücadelesi veren mücahitlerdir” dedi.

Ey Netanyahu! Hamas’ı bahane ederek halkı neden öldürüyorsunuz?

3- Batılı medya, ölen Gazzeli çocuklar yerine Netanyahu hükümetini mazlum ve masum gösterme gayretinde.

4- ABD, İsrail’e her cins silah ve mühimmat sevkine başladı. Akdeniz ve Kızıldeniz’e uçak gemisi gönderdi. Gemilere deniz üstü ve denizaltı savaş vasıtaları eşlik ediyor.

5- Vahşi bombardımanlar neticesinde yarısı kadın ve çocuk olmak üzere şehit edilenlerin sayısı on bini aştı. Binlerce insan enkaz altında kurtarılmayı bekliyor. İlaç, su ve gıda eksikliği son safhada. Dünya Sağlık Örgütü, hastaların durumunun ve hayat şartlarının alarm niteliğinde olduğunu ilân etti. ABD ve Avrupalı yetkililer “Harpte böyle şeyler olur” diyorlar.

6- Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Gazze’deki acil durum nedeniyle “ateşkes” çağrısında bulundu. Netanyahu “Şaka mı bu?” dedi.

7- Lübnan sınırından atılan birkaç roketi bahane eden İsrail, Suriye’ye hava operasyonu yaparak Şam ve Halep Havaalanlarını vurdu. Rusya, Suriye’de asker gücü olmasına rağmen hiçbir karşılık vermedi. ABD, Rusya ile anlaşmış olabilir mi? Suriye’yi İsrail’e terk etmesine karşılık Ukrayna’yı feda etmiş olabilir mi?

8- ABD’nin gayretleri Lübnan ve Suriye’yi İsrail’e ilhak etmek istemesi olabilir mi?

9- Doğu sınırımızda İsrail’le komşu olursak, “bu bir şeyin başlangıcı” olabilir mi?