“Akılla bir konuşmam oldu dün gece”*

Ülke sınırları dışına çıktığımızda pek bir farkla karşılaşmadığımızı görüyoruz. İsimler değişiyor, bu defaysa Siyah-Beyaz ayrımının, Katolik-Protestan ayrımının, Kuzeyli-Güneyli ayrımının, cinsiyet ayrımının baskın geldiğini görüyoruz. Bundan olsa gerek ki, “Anlamak sanattır” deniliyor. Lâkin neredeyse kimse hiçbir şekilde, bu sanatın sanatkârı olmaya teşne olmuyor.

YÜREĞİMDE bir yara var. Öğreniyorum ki, baş ağrılarıma neden olan, zihnimin duvarlarına çarpa çarpa ilerleyen düşüncelermiş. “Bu kadar sık baş ağrısı yaşamamın nedeni acaba nedir ki?” diye bir nörolog ile görüşüyorum. Önce sigara dumanına maruz kalmanın, fazlaca ışığın, kalabalık ve havasız ortamların baş ağrımı tetikleyebileceğinden bahsediyor. Anlatıyor, anlatıyor, nihâyetinde ise bana en düşük dozajlısından bir antidepresan öneriyor.

Bir kapsülün yarısını içmeliymişim. Bunca nedeni sıraladıktan sonra konunun antidepresana gelmiş olmasına çok şaşırıyorum. Yaşadığım, “gerilim tipi baş ağrısı” denilen bir semptommuş. Ve eğer zihnim rahat olursa tüm bu etmenler etkilerini göstermezmiş.

Gülme-şaşkınlık arası bir ifadeyle odadan ayrılıyorum. Aklımı kurcalayan bu düşünceler olmadan nasıl taze bir zihin olabileceğimi bilmediğimi idrak ediyorum o vakit; gözümde canlandıramıyorum kendimi. “Cesur ve kederli olmak en çok gençlere yakışıyor. Aksini iddia edemiyor ruhum” diyor dostum. Bunu düşünürken beynimin içinde kendine yer edinmiş altmışlı yaşlardaki amca da onaylıyor bunu, içimdeki anne de, otuzlu yaşlarında bir adam da, ancak sekiz dokuz yaşlarındaki bir kız çocuğu da… Her birinin başlarını ileri geri salladığını görüyorum.

Şu günlerde zihnimin bir yanı ötekileştirmek ve ayrımcılık kavramlarıyla doluluğunu sergiliyor bana karşı. En başından bu yana dünyada her şey birbiriyle bir kavganın içerisinde. Âdem, Rabbinin ona yasakladığı bir şeyi yapmanın cezası olarak buraya gönderiliyor. Ardındansa Havvâ ve Âdem’in oğulları birbirine düşman kesiliyor ve Kabil, Habil’i öldürüyor. Tâ o zamanlardan bu yana kardeş kardeşe düşman. Irklar diğer ırklara, din mensupları kendi tinlerine uymayan dinlere savaş açmış durumda. Verdiğimiz mücadele öyle amansız ki…

Ölçeği daha da büyütecek olduğumuzda, ülkelerin ülkelere, bir ülke içerisinde siyâsilerin siyâsilerle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Savaşımız yan komşumuzla sürüyor. Ebeveynlerimiz kılıçlarını çocuklarına karşı çekiyor. Arzumuz esasında onaylanmak değil, varlığımızın kabul edilmesi ve saygı görmek. Fakat buna rağmen kimse kimseyi kabul etme fikrine dahi yaklaşmıyor. İnsanlık kendinden olmayandan korkuyor; hem farklı olmak için yırtınıyor, hem de farklı olandan köşe bucak saklanıyor. Ocu bucu kavramları sevimsiz simaları, samîmiyetsiz sözcüklerle bezeli ağızlardan etrafa saçılarak bu kimseleri öcü ve böcüye dönüştürüyor.

Tüm bunlarla beraber aynı dine iman edenlerin dahi bir olmadığını söyleyebilirim. Dini “bir” olma ilkesine dayanan dindaşlar da buna dâhil. Üzgünüm ama belirtmek isterim ki, “dindarlar” demeye dilim varmıyor. Çünkü inanıyorum ki, iman ettiğim Dinin Peygamberi bu insanların yaptığını onaylamazdı. O, bu insanlar gibi Kendinden olmayanı öte gören kimselerden asla değildi. O, Rab tarafından bizlere örnek olmak için gönderilen biriydi. Fakat onun ümmeti, “Peygamber değilim ki…” gibi söylemlerin ardına sığınarak virgülün bir diğer yanını dilediğince doldurmaktan çekinmedi: “… o kadar sabredebileyim”, “… o kadar anlayışlı olayım”, “… günahsız olayım”…

Allah, kulları “O bizim gibi değil ki” demesinler diye peygamberlerini meleklerden değil, insanlardan seçti. Fakat kulları buna rağmen tembelliğe yatacak bir kılıfa sarınmaktan hiç çekinmedi.

Olmamız gereken hâlimiz ve şimdiki durumumuzu karşılaştırdığımda çok büyük bir üzüntü duyuyorum. Şimdiki Müslümanların önemli bir çoğunluğu, dindarlığı yalnızca namaz kılmak, alkol kullanmamak olarak görüp, diğer tüm öğretiler hakkında umursamaz bir tavır sergiliyor; dedikodu yapmaktan, yalan söylemekten, yargılamaktan, dinimizde aslında olmayan anlamsız inançlara bağlanmaktan ve Peygamberimizin ve Allah’ın asla hoşuna gitmeyecek nice şeyi yapmaktan da geri durmuyor. Geldiğimiz hâl, hatırıma, Ömer Hayyam’ın dizelerini getiriyor: “İçin temiz olmadıktan sonra/ Hacı hoca olmuşsun, kaç para!/ Hırka, tespih, post, seccâde güzel;/ Ama Tanrı kanar mı bunlara?”


Kula kulluk mu?

Bir diğer husus ise kula kul olmamız… Çok utanarak, yaşadığım bir durumu sizlere anlatmak istiyorum.

Geçtiğimiz haftalarda dersten birlikte çıktığımız bir arkadaşım, bana, “Ben de namaz kılmak istiyorum” dedi. Küçük bir yanıtın ve kısa bir sessizliğin ardından, “Çok utanıyorum, ama…” diyerek eklemede bulundu. Ona, namazlara birlikte gidebileceğimizi söyleyerek, “Bunu dile getirmen aslında çok hoş” demiştim ki arkadaşım, “Ben olsam bu kadar nimetin arasında bomboş yaşıyor derdim kendime” diyerek beni utandırdı. Utanmasının sebebini, namaz kılmadığını açıkça söylemesi olarak algılamıştım fakat onun utancı bir kula karşı değil, elbette Yaratıcısına karşıydı. Esas erdem, bu noktadaydı!

Bu hâdiseyi çevremdeki birkaç kişiyle paylaştığımda, durumu onların da benim gibi algıladıklarını gördüm. Gerçekleştirdiğimiz ibadetleri Allah rızâsı adına niyet alarak mı yapıyorduk sahiden? Ahlâkî değerlere uyuşumuz, onları sahiden onaylamamız sonucunda mı gerçekleşiyordu, yoksa normlara mı tapınır olmuştuk? Tapındığımız tek şeyin yalnızca normlardan ibaret kaldığına inanmıyorum. Putlarımız İbrahim’in (as) kırdıklarından çok daha fazla. Bir diğer yanda ise yargılarımız koca bir dağı meydana getirebilecek kadar çok.

Öteki-leşme!

“Ötekileşme” sözcüğünün tecellisine paralel olarak ayrımcılığı ele almak istiyorum bu kez de…

Önceden saydıklarımın yanı sıra bu kavramla da oldukça yakından tanışığız aslında. Hemen hemen herkes şöyle bir dönüp baktığında kendini diğer insanlardan farklı tutacak birkaç şeye değinebilir oldukça basit bir biçimde.

Acı, ayrımcılığın meydana gelmesinde en etkili ögelerden biridir. Bu coğrafyada nefes bulan her insan, ayrı kalmanın ne demek olduğunu iyi bilir. Örneğin tesettürlüsünüzdür; başınızdan onca yılın üzerine 28 Şubat gibi bir dönem geçmiştir. Çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu bir ülkede yaşıyorsunuzdur da buna rağmen başınız örtülü olduğu için insanlar beyninizi de bir örtü ile sıkı sıkıya bağladığınızı düşünür ve sizi “bağnazlıkla” itham eder. Algılama fonksiyonları çok gelişmemiş, sanatla ilgilenmesi imkânsız görünen, öğrenmeye kapalı varlıklar hâline gelmişsinizdir. Artık size bir fert denmesi güçtür. Ülkenin belirli konumlarında “Başörtülüler ve köpekler giremez” tabelaları görmeye başlarsınız. Hiç olmadığı kadar gülünçtür. Ve bunu okurken kendi acınız nedeniyle “Çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu bir ülke” tanımlamasındaki ayrımcılığı görmezsiniz.

Asıl mesele o veya bu olmak değil, bir şeyleri “insanlığa” sığdırabilmenin verdiği hazımsızlık olmalıdır. Hakikat, çoğunluk veya azınlık her kim olursa olsun, bunun farkı hissedilmeksizin haksızlığın karşısında ortak bir ses olunması gerektiğidir.

İlk örneğin ardından misâller kolaylıkla devam ettirilebilir. Örneğin Doğulusunuzdur, Kürt olup olmadığınız sorulur. “Pirlere niyaz ederiz” türküsünü severek dinlersiniz, yanınızdaki, Alevî olup olmadığınızı öğrenmek ister. Altmışlı yıllarda aileniz Almanya’ya göçmüştür de Yıllar sonra tekrar Türkiye’ye dönmüşsünüzdür; Almanya’ya gittiğinizde adınız gurbetçi, Türkiye’ye döndüğünüzdeyse Alamancı (!) olur.

Kadınsınızdır, evde kalmışlığınız, dul oluşunuz, marifetsizliğiniz dillere düşer. Ahlâkınız giyiminizle ölçülür. Zekânız yetersiz görülür, önünüze setler kurulur. Millet, “Kadın dediğin şöyle olur” der, aklından büyük ahkâmlar kesmeye başlar…

Erkeksinizdir, işsizliğiniz veya işinizdeki başarınız, “Erkek adamlığınız” dillere düşer bu sefer de. “Karı lâfı dinliyor bu” denir, “hanımcılık” gibi bir kavram çıkar ailenin reisi olmak adı altında ve gülünç (!) duruma düşersiniz…

İnsansınızdır, fikirleriniz önemsenmez, tercihleriniz sizden çok el âlemi ilgilendirir. Çünkü bu hayat sizin değil, onların hayatıdır. Bu tatları neredeyse herkes bilir bilmesine fakat bunu bilen kimselerin çoğu, asla elden ayaktan düşmeyecekmiş gibi, kendi ülkelerine sığınan savaş mağdurları hakkında atıp tutmaktan da hiç mi hiç gocunmaz. Onların da bir adı vardır: Suriyeliler... Mülteci demek yeterli gelmez.

Psikiyatrist Tamer Eker, ayrımcılığı “farkında olarak yaptığımız ayrımcılık ve bilinç dışı ayrımcılık” olarak iki kısımda ele alıyor. Ve bilinç dışı ayrımcılığa yıllar önce yaşadığı bir anısını anlatarak örnek veriyor.

Şöyle diyor Eker: “Yıllarca Kilis’te görev yaptım. Orada ‘Suriye tatlısı’ adında bir tatlı meşhurdu. Fakat bir kere bile bu tatlıdan yememişimdir.”

İdrakinde olmayan bu ayrımcılığı daha sonradan fark ettiğini söylüyor. Tamer hocanın bu anısını akranlarımla paylaştığımda onlardan şöyle bir dönüt aldım: “Sen Suriye tatlısı deyince sahiden aklımda hiç güzel bir şey canlanmadı!”

Ve tüm bunların yanı sıra Eker, ayrımcılık söylemlerinin evrensel olduğunu söylüyor. Bize ayrımcılık hakkında bir yazı yazmamızı ve sonrasında oradaki şahısların adlarını şekilli biçimlerde değiştirmemizi söylüyor. Sonucundaysa bu söylemlerin şahıs adlarının değişmesiyle oldukları yere hâlen uyuyor olduklarını görüyoruz.

Ülke sınırları dışına çıktığımızda pek bir farkla karşılaşmadığımızı görüyoruz. İsimler değişiyor, bu defaysa Siyah-Beyaz ayrımının, Katolik-Protestan ayrımının, Kuzeyli-Güneyli ayrımının, cinsiyet ayrımının baskın geldiğini görüyoruz. Bundan olsa gerek ki, “Anlamak sanattır” deniliyor. Lâkin neredeyse kimse hiçbir şekilde, bu sanatın sanatkârı olmaya teşne olmuyor.

 

*Ömer Hayyam’ın rubailerinden bir dize.