Akdeniz suyuna yazılan yazı: Yunanistan-Mısır MEB Anlaşması

Türkiye’nin bu saatten sonra Yunanistan’a “Mavi Vatan”ın hiçbir bucağında hareket hakkı vermeyeceğini öngörmek yanıltıcı olmaz. Yunanistan önünde sonunda tıpış tıpış masaya gelecek ve bizimle hem Mavi Vatan’ı, hem Adaları, hem de Ege deniz sahanlığını müzakere edecektir. “Müzakere edecek” derken yanlış anlaşılmasın, bizim dikte edeceğimiz metni onaylayacaktır. Artık burnunun dibindeki adalarda Yunanistan’ın bayrak göstermesine müsaade edecek bir Türkiye yoktur. Geçti o günler!

TÜRKİYE’NİN Meis ile Rodos arasında ilân ettiği navteks, Avrupa’da muazzam bir telâş uyandırdı. Bu telâşın ilk göstergesi, en bilindik yöntem olan Yunanistan kartını açmalarıydı. Söz konusu navtekse ilk cevapları, Yunanistan’ı ileri sürerek savaş tehdidi yaptırmalarıydı.

Ancak Yunanistan’ı böyle bir tehdit için sadece AB değil, perde ardından ABD de kullandı. Biz önce perde berisinden yani AB’den bahsedelim…

AB, Akdeniz’de güya Türkiye ile Yunanistan arasında bir tatsızlık çıkmasından endişe ediyormuş gibi yaparak Türkiye ile diplomatik münasebet kurmaya çalıştı. Bu diplomatik münasebet girişimi, Avrupa’nın tipik oyalama süreciydi ve bu işin arkasındaki asıl aktör de Fransa idi.

Lâkin Fransa’nın Türkiye nezdinde inandırıcılığı dibe vurduğu için, Fransa bizimle doğrudan diplomatik münasebet kurmak yerine, bu işi Almanya Şansölyesi Merkel’e havale etti. Merkel’in görevi şu plânı gerçekleştirmekti: Merkel güya bir iyi niyet elçisi edâsı ile Başkan Erdoğan’ı arayarak kızışan ortamı yatıştırmak için süre isteyecek, bu arada da Yunanistan’a bir Akdeniz partneri bulunacaktı.

Öyle de yapıldı. Pekâlâ, Türkiye böyle bir taktikten bîhaber miydi? Asla!

Başkan Erdoğan’ın, “Bu süreyi veririm, lâkin Yunanistan’a güvenmiyorum” mesajı, aslında, “Bu süreyi size veririm, ancak size - yani AB- güvenmiyorum” anlamında okunursa mesele daha doğru olarak anlaşılacaktır.

Nitekim Erdoğan’ın öngörüsünün doğru çıktığı kısa zamanda anlaşıldı. 21 Temmuz’u izleyen süre içerisinde Yunanistan alt birimlerimizle göstermelik müzakereler yapar iken, üstten ABD ve Avrupa Birliği eliyle Mısır ile bir MEB anlaşması kotarılıyor idi.

Bu durumla ilgili olarak Alman basınının, “Merkel olmasa idi savaş çıkardı. Merkel, Akdeniz’de muhtemel bir savaşı önledi” şeklindeki algı oyunlarının sisleri dağılınca, Merkel’in Yunanistan üzerinden bizim arkamıza dolandığı açıkça ortaya çıktı.

Tam bu noktada şu hususu kaydetmekte yarar var: Merkel ve Avrupa Birliği’nin hamlesi, Türkiye tarafından beklenen bir hamle idi ve Türk Devleti, bu güvenin boşa çıkmasından sonra ne yapacağını da en ince ayrıntısına kadar hesap etmişti. Nitekim bu sahte sükûnet süreci içerisinde Amerika’nın asıl aktör, Avrupa Birliği’nin de yancı olduğu bir tezgâh ile apar topar Mısır ve Yunanistan, kısmî bir MEB anlaşması imzaladı.

Bu anlaşma imzalanır imzalanmaz, Türkiye’nin verdiği tepki, devletin bu konuda beklenen hamleye nasıl bir karşı hamle ile cevap vereceğinin de açık bir göstergesiydi. Türkiye, yanına Malta -elbette İngiltere demektir- ve Libya’yı alarak gayet rahat bir poz ve son derece özgüven kokan bir demeç verdi. Bakan Çavuşoğlu, daha önce Başkan Erdoğan’ın söylediği şu cümleyi bir kez daha vurguladı: “Bu anlaşma, Türkiye açısından yok hükmündedir!”

Bu beyanın içi elbette dolu idi, çünkü Türkiye hemen arkasından Antalya Limanı’na iyi niyet göstergesi olarak bir müddetliğine demirlediği Oruç Reis gemisini, yeni bir navtex ilânı ile görev bölgesine gönderdi.

Bu yeni navteks, açıkça bir meydan okuma anlamına geliyordu!

Türkiye, Yunanistan ve Mısır üzerinden Batı’ya, “Ben buradayım, hodri meydan!” diyordu. Ancak navtexin asıl muhatabının, Yunanistan’ı boyundan büyük işlere sürükleyen Fransa olduğu aşikâr idi. Fransa, bu MEB ile Türkiye’nin yakın zamanda Nijer ile yaptığı askerî ve ekonomik işbirliği anlaşmasından duyduğu rahatsızlığa Yunanistan üzerinden cevap vermiş oluyordu.

Korsan anlaşma

Şimdi gelelim Akdeniz’de Türkiye’siz yapılan MEB anlaşmalarının neden suya yazı yazmak hükmünde olduğuna…

Türkiye ciddî tarihsel birikimi olan büyük bir hukuk devletidir. Türkiye ne Osmanlı döneminde, ne de Cumhuriyet döneminde kendisini bağlayan konularda, hukukun dışında bir adım atmıştır. Hukuk, “Hakkını yemem, ancak hakkımı da yedirtmem” demektir. Gerçekten de Türkiye kadar hukuka riayet konusunda tutarlı ikinci bir devlet bulmak çok zordur. Türkiye hukuka riayet işini, cihan devleti olduğu Osmanlı döneminde bile aynı ciddiyet ile uygulamıştır. Bu konuda alnımız ak ve başımız diktir.

Ancak muhataplarımız kalleş, kaypak, güvenilmez ve sahtekârdırlar. Dolayısıyla bu süreç, daima bir Mûsâ (as) ve Firavun süreci olarak yürüyüp gidecek ve netîcede doğruluk asâsı, Firavun’un eğri gücünü sulara gömecektir.

Yunanistan’ın Türkiye karşısında içi boş tehditlerden başka birşey yapamayacığını bilen Avrupa, onun yanına Amerikan ve Batı kuklası olarak Mısır’ın başına oturtulan çakma firavun Sisi ile Yunanistan’ı bağlaşık hâle getirerek bir ittifak oluşturmak istedi. Umdular ki, Mısır ile Yunanistan bir MEB anlaşması yaparsa, Türkiye de Oruç Reis gemisini Antalya Limanı’nda tutar.

Mısır-Yunan anlaşmasının bölgesine bakıldığında, Mısır’a verilen payın bir bölümünün Türkiye’nin ekonomik bölgesi ile çakıştığı görülecektir. Bu ince ayardan maksat ise, Mısır ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmektir. Türkiye’nin bu bölgede bayrak gösterecek herhangi bir Mısır deniz unsuruna asla müsaade etmeyeceği gün gibi ortadadır. Mısır’ın da gayr-i hukukî bu anlaşma ile bizim bölgemizde yer alan hayâlî sularını koruyacak ne yüreği, ne de kapasitesi vardır.

Bu anlaşma, açıkça bir maraza çıkarmak ve Türkiye’ye geri adım attırmak içindir. Ancak Türkiye, kendisine karşı atılan bu adımları baştan atılmamış kabul etmekte ve bölgesini savaş da dâhil olmak üzere sonuna kadar koruyacağını büyük bir kararlılıkla ilân etmiş durumdadır.

Ne var ki, kış aylarına doğru ABD seçim sürecinin getireceği siyâsî ve ekonomik kaoslar, Avrupa Birliği de kendini bekleyen ekonomik küçülme ve virüsün geri dönmesi ile yaşayacağı şoklar yüzünden içlerine gömüleceklerdir. Bizse Akdeniz’de yine ne mal olduğunu çok iyi bildiğimiz kullanışlı kukla Yunanistan ile baş başa kalacağız!

Türkiye’nin bu saatten sonra Yunanistan’a “Mavi Vatan”ın hiçbir bucağında hareket hakkı vermeyeceğini öngörmek yanıltıcı olmaz. Yunanistan önünde sonunda tıpış tıpış masaya gelecek ve bizimle hem Mavi Vatan’ı, hem Adaları, hem de Ege deniz sahanlığını müzakere edecektir. “Müzakere edecek” derken yanlış anlaşılmasın, bizim dikte edeceğimiz metni onaylayacaktır.

Artık burnunun dibindeki adalarda Yunanistan’ın bayrak göstermesine müsaade edecek bir Türkiye yoktur. Geçti o günler!

Türkiye 2020 güzünden itibaren bölgesel güç olduğunu bütün dünyaya kabul ettirecek ve 2021 yazından itibarense süper güç adaylarından birisi olacaktır. Böyle bir devlet ile çatışmayı göze alacak ülke sayısı biri ikiyi geçmeyecektir. Zaten Avrupa, “Türkiye’yi durdursa durdursa Rusya durdurur” diye bir hesap yapıp önce Suriye sahasını, ardından da Libya sahasını Amerika’nın yokluğunda Ruslara açtı. Lâkin Rusya’nın mekanik silahları karşısında Türkiye’nin son teknoloji ürünü dijital silahları açık bir üstünlük sağlayarak Rusların iki yüz yıllık efelenmelerine son verdi.

Rusya lojistik açıdan zor durumda olduğu Suriye ve Libya sahalarını dengelemek için elinin daha güçlü olduğunu düşündüğü Kafkas sahasında üçüncü bir cephe açarak Ermenistan üzerinden Türkiye’ye bayrak gösterdi. Buna karşı Türkiye’nin cevabı, “Ne pahasına olursa olsun, Azerbeycan’ın yanındayız!” ultimatomu oldu.

Türkiye sadece “Yanındayız” demekle kalmadı, hemen Azerbaycan ile müşterek bir tatbikata girişti. Hâlen süren bu tatbikatın nihâî hedefi, Karabağ’ın yeniden Azerbaycan’a katılması için bir yol haritası belirlemektedir.

Bana öyle geliyor ki, Türkiye, Azerbeycan ve Nahçivan’a soktuğu askerlerini orada tutmaya devam edecek ve Rusya üzerinde baskıyı arttıracaktır. Bu arada Kafkas İslâm ülkelerini de el altında tarihsel hedeflerine yöneltecektir.

Akdeniz’den Kafkaslara, dünya Türkiye’yi konuşacak!  

Şu gerçeği iyi biliyoruz ki, Kafkas ülkeleri, Türkiye’ye Hilâfet merkezi olduğu için bağlı idiler. Vaktinde oralarda Ruslara karşı yapılan her isyan ve huruç harekâtı, İstanbul’daki Halîfe nâmına icra edilirdi. Türkiye’nin Ayasofya’yı ibadete açması, Türkiye’den çok Kafkasları, Afganistan, Pakistan ve Uzak Doğu Müslümanlarını mutlu etmiştir. Bu coğrafyadaki Müslümanlar, Ayasofya’nın açılışı ile birlikte ufukta Hilâfet sancağını görmekte ve yeniden büyük tarihsel misyonlarına dönüşünün heyecanını yaşamaktadırlar. Bu selin önünde ne Rusya, ne İran, ne de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri durabilir!

Türkiye, Ayasofya merkezli bir hamle yaparken, aynı zamanda İslâm dünyasının finansal birlikteliğini kuracak argümanları da el altından oluşturmakta ve dünyanın muhtemel büyük ekonomik çöküşünde ayakta kalan bir cephe teşkil etmek üzere harıl harıl çalışmaktadır. Çok yakın bir zamanda İslâm dünyasının sermayesi ile Afrika ve Balkanlardaki bireysel zenginlerin sermayeleri de Türkiye’ye akacaktır.

Ayrıca Türkiye, Akdeniz’den çıkaracağı petrol ve doğalgaz kaynakları ile cârî açığı tarihe gömecek ve bu açık için verdiği parayı kendi toplumsal refahı ve savunma sanayii için kullanacaktır.

Türkiye’nin yıldızının parladığını en iyi Avrupa ve Amerika görmektedir. Bu yıldızın parlaması onlar için Akdeniz’in elden gitmesi, sömürgelerin kaybedilmesi ve nüfûz alanların el değiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu açıdan Türkiye’nin her hamlesinin altını boşaltacak hamleler yaparak önümüzü kesmeye çalışmaktadırlar. Bizimle bir MEB anlaşması yapma hazırlığında olan Lübnan’a kesilen fatura ortadır!

Lübnan’daki patlama neyin işareti?

Ne yaparlarsa yapsınlar, Türkiye’nin önünü kesemeyeceklerdir. Zaten Türkiye de Lübnan’a yapılan saldırıyı, kendisine yapılmış bir saldırı olarak okumuştur.

Türkiye, felâketin hemen arkasından Lübnan ile dayanışma iradesi göstermiş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında bir heyet ile Lübnan’da boy göstermiş ve Beyrut Limanı yeniden inşâ edilinceye kadar İskenderun ve Mersin Limanlarını Lübnan’ın kullanımına açtığını ilân etmiştir.

ABD ve Avrupa’nın Akdeniz’de iki kuklası var: Yunanistan ve Mısır… İstiyorlar ki, Lübnan üçüncü kukla olarak bunların yanında yer alsın. Lübnan’ın gösterdiği direnç, Beyrut Limanı’nın patlatılması bedeline neden oldu.

Avrupa Birliği Yunanistan’ı, Amerika da Mısır’ı bir kukla olarak kullanmaktadır. Bazen her iki kuklacı bir araya gelip ikisini birlikte kullanmaktadırlar. ABD, Kuzey Suriye’de bir PKK devletçiği oluşturmak emelinden hâlâ vazgeçmedi. Bunun nedeni de Irak ve Suriye petrollerinin bu kukla devletçik ile kendi adına korunması ve bu kaynaklara başta Çin olmak üzere Türkiye gibi şahsiyet gösteren ve gösterecek olan devletlerin ulaşmamasıdır.

Şimdilik bu kukla devletçiği çöl topraklarına gömecek yegâne güç Türkiye olduğu için, ABD kuklası olan Mısır’ı gerek Libya’da, gerek Akdeniz’de Türkiye üzerine sürerek Türkiye’nin dikkatlerini bu alanlara yöneltmekte ve arka tarafta pandemi sürecinde kuluçkadan çıkardığı PKK devletçiğini büyütmeye çalışmaktadır.

Lâkin Türk İstihbaratı, ABD’nin bu bölgede İsrail adına gerçekleştirdiği menhus ve uğursuz plânları çok iyi bilmekte, günü gününe takip etmekte ve karşı hamleler kurmaktadır. Nitekim Amerika’nın bu kukla yapıyla icra ettiği petrol anlaşmasına mukabil Türkiye, bölgedeki Arap aşiretlerini bir araya getirerek PKK’dan duyulan hoşnutsuzluğu alenen ABD’ye iletmiştir.

Bu karşı hamle şu demektir: “Senin kuracağın kukla yapıyı burada tutacak sosyolojik zemin yoktur. Ayrıca mevcût zemin de tamamen benim kontrolümün altındadır. Ben istemeden burada bir şey yapamazsın!”

Rakiplerimiz ve düşmanlarımız uluslararası deniz hukukunun kuralları uyarınca şu hususu bizden daha iyi biliyorlar: Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de bir söz hakkı yoktur. Hele Türkiye’ye rağmen asla yoktur. Bu yüzden Yunanistan’ı, Doğu Akdeniz üzerinde hakkı olan ülkeler ile bir araya getirerek korsan MEB anlaşmaları yapmak istemektedirler. Bu ülkelerden birisi Mısır idi ve bunu kısmen gerçekleştirdiler. Ancak Mısır da iyi biliyor ki, Yunanistan ile yaptığı anlaşma, kendi kendisi ile yapılmış bir anlaşma hükmünde olup, geçersizdir!

Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile bu yüzden aklı başında hiçbir devlet anlaşma yapmaz. Çünkü böyle bir anlaşma, su üstüne yazı yazmak gibi olur. Zira hukukî temellerden yoksundur.

Doğu Akdeniz’deki anlaşmalar, Türkiye ile yapıldığında değer ve anlam kazanan anlaşmalardır. Bu itibarla karşımızdaki güçler, Türkiye ile anlaşma yapacak potansiyel ülkeleri istikrarsız hâle getirerek kendi amaçlarını uygulamak istemektedirler. Lâkin ne yaparlarsa yapsınlar, su üstüne yazı yazmaktan başka bir iş yapmamış olacaklardır! Atalarımız ne güzel söylemiş, “Zor, oyunu bozar”.

Çok şükür, oyunları bozacak gücümüz de, aklımız da mevcût!

Vesselâm...