Akademik bilgi ve stratejisi olmayan akademi

Hayal ettiğim akademik sistem, yalnızca çıktılara değil sürece de değer veren, bağlama duyarlı ve nitelik odaklı bir değerlendirme kültürü üzerine kurulu, ülkenin her türlü alt yapısı ve dinamiklerine uygun, belli bir plan çerçevesinde yapılacak akademik çalışmaları içermektedir. Akademik çalışma diye havanda su dövmenin vakti çoktan geçmiştir ama bazı akademilerde henüz şafak sökmüş değildir.


AKADEMİDE bilginin izini süren araştırmacı kimliği ile yalnızca yayın üretmeye odaklanan performansçı kimlik arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Bugün birçok akademisyen için yayın yapmak, bilime katkı sunmaktan çok bir üst akademik unvana ulaşmanın zorunlu adımı haline gelmiş durumdadır. Bu durum, bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar derin ve yaygındır. Araştırma süreçlerinin niteliğini değil, yalnızca çıktının yayımlandığı yeri esas alan mevcut değerlendirme sistemleri de bu dönüşümün temel tetikleyicisi olmaya devam etmektedir.

Akademilerde, şaibeli yayıncılık uygulamalarının bu yapısal dönüşüm içindeki yeri dikkatlice incelenmelidir Bunlar şaibeli olarak tanımlanan dergilerin yapısal çeşitliliği, akademisyenlerin yayın pratiklerini anlamak amacıyla CV analizleri, akademik motivasyonları ortaya koymak için nitel araştırmalar ve akademik yükselme ve teşvik sistemlerine ilişkin politikanın gözden geçirilmesi olabilir.  

Akademik üretim “yayınla, puanla ve yüksel” döngüsüne hapsoluyor

Mevcut araştırma değerlendirme sistemlerinin neredeyse tamamı, araştırmanın sürecine veya sonucuna değil, yalnızca çıktısına odaklanıyor. Yayın sayısı, atıf sayısı, etki faktörü… Bir akademisyenin yükselip yükselemeyeceğini belirleyen ölçütler bunlar. Hal böyle olunca, değerlendirme politikaları da bu metriklerdeki artışı sağlayacak biçimde kurgulanıyor. Bu noktada süreçlerin kalitesi, araştırmaların tekrarlanabilirliği ya da yapılan çalışmanın toplumsal ve bilimsel katkısı çoğu zaman görünmez kalıyor. Sonuçta akademik üretim “yayınla, puanla ve yüksel” döngüsüne hapsoluyor.

Şaibeli yayıncılık uygulamaları, mevcut sistemin dışsal bir sorunu değil, doğrudan bir sonucu. Zira araştırmacıların önüne yayın sayısı, atıf oranı ve etki faktörü gibi sayısal hedefler konulduğunda, bu hedeflere en hızlı ve en az dirençle ulaşmanın yolları da devreye giriyor. Gri alanda yer alan, tanımlanması güç ama sistemin içinde meşruiyet kazanmış yayıncılık pratikleri bu noktada cazip hale geliyor. Bu durum, şaibeli dergilerin değil, onları mümkün kılan yapının sorgulanmasını gerektiriyor. Gri alan denildiğinde çoğu zaman yalnızca “yağmacı” dergiler akla geliyor. Oysa hakem değerlendirmesinden geçmemiş kitap ve kitap bölümü yayınlarındaki niceliksel enflasyon, öğrencilerin çalışmalarına gerekçesiz/ katkısız ortak yazarlıklar, onursal ya da hediye yazarlıklar, aynı verinin küçük parçalarla çok sayıda yayına dönüştürülmesi (dilimleme) gibi başka gri uygulamalar da bu sistemin yan ürünleri. Akademik çıktıların metriklerle ölçüldüğü bir yapıda bu tür pratikler performans göstergelerini hızla yükseltmenin “alternatif ama kabul gören” yolları haline geliyor. Bu da yalnızca şaibeli dergilerin değil, genel olarak şaibeli üretim pratiklerinin yaygınlaşmasına yol açıyor.

Bilimsel kıyamet, sistemin yapısal sonuçlarını tanımlayan somut bir uyarıya dönüşüyor

Akademisyenlerin çoğunda yayının niceliği öne çıkmakta. Zira akademik yayınların önemli bir kısmı, merak ya da bilime katkı motivasyonuyla değil, bir üst kadroya geçiş, doçentlik başvurusu veya teşvik puanı amacıyla yapılıyor. Yayınlar bilginin ilerlemesinden çok, kariyer basamaklarının aracı haline geliyor.

Doçentlik başvurusundan altı ay önce şaibeli dergilerde yapılan yayınlardaki artışı gösteren bulgular herkesin malumu. Yani araştırmacılar bu baskılarla baş edebilmek için sistemin kendisine değil, sunduğu puan matrisine odaklanan bir “alternatif gerçeklik” içinde hareket etmeye başlıyor. Bu yapı, yüksek etki faktörlü dergilerden sıklıkla reddedilmenin yarattığı kırılganlıkla başa çıkmak isteyen bazı araştırmacıların, kendilerini etkili ve üretken hissetmelerine imkân tanıyan alternatif yayın kanallarına yönelmesiyle besleniyor. Hal böyle olunca da gerçek akademik değerlere değil, performans göstergelerine göre biçimlenen bir sistem. Bu sistemde akademisyen neyin bilimsel olarak değerli olduğuna değil, neyin puan getirdiğine göre hareket ediyor. Böylece akademi, kendi gölgesine benzeyen ama ondan oldukça farklı kurallarla işleyen bir yapıya dönüşüyor.

Bu dönüşümün bilimsel bilgi üretimi açısından ne anlama gelebileceği aşikârdır. Şayet bilimsel yayın üretimi bu hızla artmaya devam ederse, kaynaklar tükenir ve “bilimsel kıyamet” kaçınılmaz hale gelebilir. Bugün akademide içerikten bağımsız yayın baskısı, niceliğe odaklanan değerlendirme sistemleri ve niteliksel derinlikten uzak kriterler bu öngörüyü sadece bir metafor olmaktan çıkarıyor. Bilimsel kıyamet, artık sistemin yapısal sonuçlarını tanımlayan somut bir uyarıya dönüşüyor.

Şaibeli yayıncılık çoğu zaman bireysel etik sorunlar çerçevesinde ele alınıyor. Oysa bu konu, bilimsel bilgi üretiminin küresel ölçekte nasıl örgütlendiğine dair daha yapısal bir soruna işaret ediyor: Bilgi üretiminde merkez kabul edilen ülkelerle çeper olarak görülenler arasındaki eşitsizlikler. Akademik yayıncılığın egemen dili, yayın mecraları ve değerlendirme ölçütleri büyük ölçüde Batı’da tanımlanıyor; bu da bilginin dolaşımını ve meşruiyetini belirleyen normların tek yönlü hale gelmesine neden oluyor.

Neden bazı ülkelerde şaibeli dergiler, bir seçenekten çok, bazen tek seçenek haline geliyor?

Akademik içeriklerde, şaibeli olarak tanımlanan dergilerde yayımlanan ve çoğunlukla veri içeren makalelerin, Web of Science gibi merkez indekslerde yer alan dergilerden sıkça atıf aldığı bilinmektedir. Bu da şu gerçeği ortaya koyuyor: Bazı ülkelerde üretilen bilgi, zaman zaman yalnızca bu tür dergiler aracılığıyla dolaşıma girebiliyor. Kaliteli veri ya da özgün araştırmalar içeriyor olsa da bu çalışmalar merkez dergilerin yapısal veya dilsel bariyerleri nedeniyle ana akımda yer bulamıyor.

Bu durum yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda epistemolojik bir adaletsizliğe de işaret ediyor. Bilgi üretiminin nasıl, nerede ve kimler tarafından yapıldığını belirleyen sistem, bazı araştırmacıları baştan marjinalleştiriyor. Bu nedenle “yağmacı/yırtıcı” gibi genelleyici etiketler yerine şu soruyu sormak daha anlamlı gibi geliyor: Neden bazı ülkelerde şaibeli dergiler, bir seçenekten çok, bazen tek seçenek haline geliyor?

Bu durum bir anlamda epistemik adaletsizlik biçimini de yansıtıyor. Çünkü bireylerin bilgi üreticisi olarak ciddiye alınmaması ya da tanıklıklarının sistematik biçimde değersizleştirilmesi, yalnızca bireysel değil yapısal bir haksızlıktır. Akademik yayıncılıkta da benzer bir durum söz konusu: Belirli ülkelerden, kurumlardan ya da dillere sahip araştırmacıların sesi, sistemin yapısı gereği daha az duyuluyor ya da daha az “inandırıcı” bulunuyor. Bu da yalnızca yayınların değil, onları üreten öznenin de değersizleştirilmesine yol açıyor.

Şaibeli, yağmacı ya da yırtıcı dergi tanımları, bilimsel yayıncılıktaki etik dışı pratikleri sınıflandırmak için sıkça kullanılsa da bu kavramlar akademik yayıncılığın karmaşık doğasını açıklamakta yetersiz kalıyor. Şaibeli yayıncılık yalnızca bireysel etik ihlallerin değil, sistemsel baskıların, yapısal eşitsizliklerin ve coğrafi-politik asimetrilerin de bir sonucudur.

Yapılan bir araştırmada şaibeli yayıncılığın tek tip bir yapı olmadığı açıkça gösteriliyor. Buna göre öne çıkan bazı bulgular şunlar: Dergilerin yüzde 24’ü sayfada listelendikten sonra erişilemez hale gelmiş, yüzde 13’ü ISSN kaydına sahip değil, yüzde 71’i APC (makale işlem ücreti) alıyor, yüzde 23,7’si APC ücretini açıkça beyan etmiyor ve yüzde 5’i ücret almadığını belirtiyor.

Tüm bu veriler, şaibeli yayıncılığın iyi–kötü ikiliğine indirgenemeyecek kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor. Projemiz bu nedenle sabit kara listelere dayalı yaklaşım yerine, yayıncılık modelleri, şeffaflık düzeyi, erişilebilirlik, editoryal süreçler ve mali politikaları kapsayan çok boyutlu bir değerlendirme çerçevesi öneriyor.

Olumsuzluğu kabul etmeden olumlu bir ilerleme sağlanamaz

Bu karmaşıklık aynı zamanda bireysel araştırmacıların da yayın yapacakları mecraları daha bilinçli değerlendirmesi gerektiğini gösteriyor. Think. Check. Submit. Platformunun da önerdiği gibi: Daha önce hiçbir makalesini okumaya değer bulmadığınız bir dergide yayın yapmayı düşünüyorsanız, o dergiye başvurmadan önce bir kez daha düşünmekte fayda var. Bir de tüm bu yayınların bir strateji içinde değil de tamamen keyfiyet içerikli olup olmadıklarını da düşünmemiz gerekiyor.

Sistemin yükünü en fazla hisseden grup genç araştırmacılar. Doktora mezuniyeti için yayın şartı, sürekli değişen doçentlik başvuru kriterleri, teşvik sistemlerinin artan talepleri… Bu yapılar genç akademisyenler için sürekli bir yarış ve belirsizlik anlamına geliyor. Ancak sistemin üst kademelerinde yer alanlar için bu kriterler aynı şekilde işlemiyor. Nitekim araştırmalar, birçok jüri üyesi ya da panelistin mevcut kriterlere uygun bir yayın performansına sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Bu, bireyleri değil, sistemin nasıl işle(til)diğini göstermesi açısından önemlidir. Kısacası, kapıdan geçen, kapıyı arkasından kapatıyor ya da merdiveni çıkıp ardından merdiveni kaldırıyor. Oysa bu noktada asıl ihtiyaç duyulan şey, sistemin merkezindeki aktörlerin kendi deneyimlerini eleştirel bir gözle değerlendirerek, daha adil ve sürdürülebilir bir yapının kurulmasına öncülük etmeleri. Bu durum, akademik sistemin gücünü besin zincirinin en zayıf halkasına yönlendirdiğini gösteriyor. Performans rejimi, en çok güvencesiz çalışanlara, doktora öğrencilerine ve kariyerinin başındaki araştırmacılara uygulanabilir hale geliyor. Sistemin merkezinde yer almış olanlar ise çoğu zaman bu rejimin dışında kalabiliyor.

Şaibeli yayıncılık uygulamaları yalnızca kötü niyetli yayıncıların değil, tüm araştırma değerlendirme sisteminin sorgulanması gereken yönlerini ortaya koyuyor. Çözüm ise yalnızca bireysel yayın tercihinde değil, değerlendirme sistemlerinin köklü biçimde yeniden yapılandırılmasında yatıyor. Sonuç olarak, şaibeli yayıncılık yalnızca etik uyarılarla değil, sistemsel reform önerileriyle ele alınmalıdır. Akademik çalışmaları sadece sayıya indirgemeyen; süreci, bağlamı ve katkıyı merkeze alan bir değerlendirme kültürünün oluştuğu görülmektedir. Ve bu çok sakıncalı bir durumdur. Bu olumsuzluğun kaldırılması için önce şaibeli yayıncılık pratiklerinin sebep değil, mevcut sistemin bir sonucu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü bir olumsuzluğu kabul etmeden olumlu bir ilerleme sağlanamaz.

Akademik çalışma diye havanda su dövmenin vakti çoktan geçmiştir

Hayal ettiğim akademik sistem, yalnızca çıktılara değil sürece de değer veren, bağlama duyarlı ve nitelik odaklı bir değerlendirme kültürü üzerine kurulu, ülkenin her türlü alt yapısı ve dinamiklerine uygun, belli bir plan çerçevesinde yapılacak akademik çalışmaları içermektedir. Akademik çalışma diye havanda su dövmenin vakti çoktan geçmiştir ama bazı akademilerde henüz şafak sökmüş değildir. Artık yayın sayısı tek başına yeterli bir ölçüt sayılmamalı; araştırmanın amacı, yöntemi ve bilimsel/ toplumsal katkısı da dikkate alınmalıdır. Bunun için değerlendirmeler, yalnızca nicel metriklere değil, alan uzmanlarının niteliksel değerlendirmelerine dayanmalıdır. Nitel değerlendirmeler, önyargı ve şaibeyi engelleyecek biçimde şeffaf ve denetlenebilir şekilde yürütülmelidir. Değerlendiricilere ilişkin süreçler de düzenli olarak güncellenmelidir. Genç araştırmacılar için açık, öngörülebilir ve adil bir ilerleme yolu sağlanmalıdır. Bilimsel katkıların çok biçimliliği (veri setleri, yazılım araçları, politika etkisi gibi) tanıtılmalı ve teşvik edilmelidir. Tüm disiplinlere aynı ya da benzer ölçütlerin uygulanması, bazı alanlarda şaibeli yayıncılık uygulamalarını teşvik edici bir etki yaratabilir; bu nedenle değerlendirme sistemlerinin alan özgülüğü esas alınarak şekillendirilmesi kritik öneme sahiptir. Bu tür bir sistem, yalnızca şaibeli yayıncılık pratiklerinin değil, aynı zamanda bu pratikleri mümkün kılan yapısal eşitsizliklerin de önüne geçmek için güçlü bir zemin sunabilir.