Akabe (3)

Nadim artık öfkenin ve kibrin nasıl bir illet olduğunu biliyordu. Sanki bütün kırdıkları, yıprattıkları, ağlattıkları toplanmış da ona çevrilmiş bir silah olmuştu bu gece… Defalarca ateşe tutuluyor ama ölmüyordu.

HİÇ secdeye varmamıştı. “Keşke”lerle dolu bu hırçın zaman diliminde hiç tatmadığı bir huzuru özlüyordu Nadim. Benliğini besleyen uzun yıllara inat, acizliğiyle tanışıyor, kendini sahip değil, ait hissediyordu. Ama bu onda kaygıyı dindirmek şöyle dursun, bu gece karısının kendi yüzünden ölebilme ihtimâline bir de şimdiye dek hiç secdeye varmamış olmanın karanlığı ekleniyordu.

İnsan bu değildi. Pişmanlık ne kadar insanî bir hissediş olsa da insanı pişmanlığa götüren eylemler dizisi insanlık dışı olabiliyordu. Tek bir defa karısı bu hâle gelmişti oysa. Bunca yıldır sadece bu gece… Ama anımsadı Nadim; karısına vurmasıyla etrafın kana bulanması arasında geçen birkaç saniyeye bütün evliliğini sığdırdı. Daha önce nefretle sarf ettiği sözlerin Feriha’da kan revan bir etki yapmaması, mahkeme salonlarında en gayretli savcıları ters köşe yapacak kadar tutarlı bir savunmaydı. Söz, en etkili silahtı ama en ispatsız cinayetler listesinde başı çekerdi. Ortada ne kan olurdu, ne maktul. Ne parmak izi kalırdı, ne darbe izi.

Feriha ilk kez kocası Nadim tarafından dıştan gözlemlenebilir bir darbe almış, ilk kez ölüm döşeğine bırakılmıştı ama içi defalarca ölmüştü. Bütün içsel darbelerin açtığı yaraları kendi kendine tedavi etmiş, Nadim bile bu yaraları hiç görmemişti. Gözün erişemediği derinlerde açılırdı içsel yaralar. Ama görmek isteyene gönül gözü yeterdi.

***

Nadim secde hâlinde, bu ıssız yokuşta, gecenin köründe kalakalmıştı. Ayağa kalkıp eve doğru gitmeye yetmiyordu dizleri. O heybetli vücudu şimdi ufacık kalmış, zeminin tümsekli bir parçası kadar yok görünüyordu. Tümsek, yolun vücudunda bir aza olsaydı yok sayılamazdı ama Nadim, zeminden ayırt edilemeyen bu hâliyle var görünmüyordu.

Yağmur suları yokuştan aşağı hızla akıyor, Nadim’in yerle yeksan göz pınarlarından akan yaşları da yanına katıyor, daha coşkun bir vaziyet alıp ayakları ucunda köpürüyordu.

“Affet Allah’ım!”

Yere haykırınca O’na varır mıydı bu yakarış? Gözyaşı, pişmanlık ve korku yüklü bu ağıt kime emanet edilebilirdi? O yağmura ve toprağa kattı duasını. Secdeye varmak, O’na yakarmak için böyle bir felâket mi gelmeliydi başına? Bunca kibrini toprağa gömmek için kibirden bir ölüm mü peyda etmeliydi? Daha önce, çok daha önce yapmalıydı bunları.

Meselâ tekrar eden gecelerden birinde eve geç gelip de Feriha’nın ürkek ve sorgulayıcı bekleyişinden nefret etmeden hemen önce…  Nefretin doğurgan tabiatında, en seçkin hakaret cümlelerini en sevgisiz ses tonu rengiyle boyamadan, Feriha ömrünün yarısını ağlayarak geçirmeden önce… İlgisiz ve horlayan bakışlarla Meltem’i kutucuktan bir odada yalnızlığa düşürmeden, neşeyle coşmaya hevesli anne-kızın yüzüne derin hüzünleri nakşetmeden önce…

Meltem böyle böyle içine kapanmış, annesi çok sevilmeyen kızların derdini üstüne giymişti bile. Herkes her an kızabilir, kalbini kırabilir gibi gelirdi. Nereye gitse bu ihtimâlle zırhını giyinirdi. Okulda, arkadaş ortamlarında hep bu zırh vardı üstünde. Cümlelerin bitiminde ifadesi korkuya evrilirdi. Her cümlesinin sonunda aşağılanma, hor görülme riskini hesap ederdi. Ama Meltem’i ve ailesini tanıyanlar içeride olup bitenleri duymazlardı. Çünkü Nadim, dıştan bakanlara sükûnet sahibi adamların dinginliğini hissettirirdi. En fazla bir kibir kokusu sızardı dış âleme; bir anne kızın sevgisizlikten ölmek üzere olan içi, dıştan okunmazdı. 

***

Nadim bir kez daha haykırdı geceye, hıçkırıkları arasından bir cümle sızıverdi:

“Böyle olsun istemedim, bunu yapmak istemedim!”

Kaldırdı başını, göğe baktı. Yüzüne vuran yağmur yavaşladı, yavaşladı, durdu. Hâlâ yürümeye devam edecek zihin gücüne sahip değildi. Yerden yarım yamalak kalkar gibi yaptı, hemen sağındaki duvar dibine oturdu. Gecenin başından bu yana içini yakan hararet, yerini ıslak bir soğukluğa bırakmıştı. Vücudundan çok zihni üşüyor, kalbi üşüyordu. Dizlerini kollarıyla sarmaladı, göğsüne çekti, başını dizleri üzerine kapattı ve yarı baygın bir hayâlî zamana gözlerini kapattı. Ağlaya ağlaya yorulan göz kapaklarının kararıydı bu. Nadim’den emir beklemeden göz bebeklerine sızan ışığa perde oldular.

Binbir düşünceyi bir çukura doldurup da üstünü yığma bir enkazla kapatmak istedi Nadim. Gözlerini kapatır gibi kolay olsun istedi. Allah’a ilk kez bu kadar içten yakarıyordu bu gece.

“Allah’ım, lütfen ölmesin! O benim her şeyim. Onlar benim her şeyim. Affet!”

Cümle kapsamına girebilecek düşünceleri bu kadardı ama cümle olmayı başaramayan binbir düşünce daha vardı içinde. Meselâ onlardan biri Feriha iyileşecek, Meltem babasını affedecek, Nadim de bundan sonra hayatını onları mutlu etmek için yaşayacaktı. Artık sevgisiz ve ilgisiz olmayacak, ailesini sevgiyle şımartacaktı. Bütün bu düşüncelerin bu gece bir cümle hâlinde kurulması, dahası, bir ses titreşimi olarak kâinata salınması mümkün değildi. Çünkü şimdi sadece “Lütfen ölmesin!” cümlesi, diğer olumlu düşüncelerin yolunu kesiyordu. Her şey olabilir, her şey yapılabilirdi ama her şeyden önce Feriha’nın ölmemesi gerekirdi.

***

04:00

***

Bu yokuştan sahile inmek, sahilde vakit geçirip eve dönmek hiç bu kadar uzun ve acılı olmamıştı. Nadim için… Geride bıraktığı Feriha ve Meltem, Nadim’in sevgisiz tavırları ve yıkıcı sözleriyle benzer uzunlukta pek çok geceyi sabah etmişlerdi. Bu geceyi farklı kılan şey, Nadim’in de bu mutsuzluğa dâhil oluşuydu. Mutsuz ettikleri gibi mutsuzdu.

Gerçek bir pişmanlık, içten bir tövbe, insanı yeniden doğmuş kadar temizleyebilirdi. Ama bütün ümitler Feriha’nın ölebilme ihtimâlinde, Meltem’in annesinin babası tarafından katledilmiş olabilme endişesinde tıkanıp kalıyordu.

Bu gece Feriha ölürse, Meltem’in de çocukluğu, gençliği ölecekti. Nadim için ikisi de imkânsız olacaktı. Öfke ne çirkin bir şeydi öyle! İnsanın bütün hayatını, sahip olduğu ve olacağı tüm iyi anları ayakları altından çekip alıyordu. İnsanı koca dünyanın canhıraş kalabalığında bir başına bırakıyordu. En büyük pişmanlıkları kalbe işliyor, kalpte pişmanlık ve acıdan başka hiçbir duygu ve ümide yer bırakmıyordu. Öfke ne hacimliydi böyle! Zihninde ne kadar iyi düşünce varsa yok ediyor, geçmiş güzelliklerin üstünü kapattığı gibi gelecek sevinçleri de şimdiden katlediyordu.

Nadim artık öfkenin ve kibrin nasıl bir illet olduğunu biliyordu. Sanki bütün kırdıkları, yıprattıkları, ağlattıkları toplanmış da ona çevrilmiş bir silah olmuştu bu gece… Defalarca ateşe tutuluyor ama ölmüyordu.

(Devam edecek…)