AİHM ile din kurulması

Her şeyden önce bu hizipler, Alevîlik adının atadan dededen kalan bir aile, bir şecere unvanı olmadığını bilmelidir. “Ben İncil bilmem, ben İsa bilmem” diyen birisinin İsevilik iddiası nasıl akıl dışıysa, “Ben Kur’ân bilmem, Muhammed ve Ali bilmem ama Alevîyim” diyen birinin Alevîlik iddiası da aynı şekilde akıl dışıdır.

AVUSTURYA Devleti, Alevîliği İslâm’ın bir unsuru, parçası sayıyor. İslâm cemaatlerine, mezheplerine tanıdığı haklar kapsamında Alevîlerin de bu haklardan yararlanmasına izin veriyor. Alevîler adına işte burada bir itiraz başlıyor. Bazı Alevî dernekleri, Alevîliğin “İslâm’ın bir unsuru ya da mezhebi” sayılmasına şiddetle muhalefet ediyorlar. Ancak Avusturya makamları bu muhalefeti kabul etmiyor. Bunun üzerine Avusturya Alevî Birlikleri Federasyonu (AABF), Avusturya Devleti’nin Alevîliği İslâm’dan bağımsız görmeyişini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyarak Avusturya Devleti’nin uygulamalarını şikâyet ediyor.

30 Ocak 2024’te AABF’nin müracaatını görüşen AİHM, Avusturya Devleti’ni haksız bulmuş ve “Alevîliğin kendine özgü bir inanç olduğuna” hükmetmiş. Mahkeme kararını, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Hakkındaki Sözleşmenin 9’uncu maddesinde yer alan, “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır; bu hak, dinini veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve tek başına veya başkalarıyla topluca ve kamuya açık veya özel olarak dinini veya inancını ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir” ifadelerinden dolayı Alevîliğin İslâm’dan ayrı bir inanç olduğunu kabul etmiş. Ayrıca AABF’ye manevî zarar tazminatı olarak 10 bin avro ile masraf ve giderler için de 20 bin avro ödenmesine hükmetmiş.

Karar elbette AABF’yi çok sevindirmiştir. Yapılan açıklamada da özetle, “2008’de AABF bileşenleri ile ortak karar aldıklarını, Avusturya’da Alevî inancının yasal zeminde eşit yurttaşlık haklarına kavuşması için gerekli çalışmaların başlatıldığını, 2009’da Alevî yol ve erkânına uymayan ihanetler ve entrikalar ile Türk-İslâm sentezine biat etmiş bir olgu ile zorlu yola başladıklarını, süre zarfında yürüttükleri hak arayışı nazarında kendilerinden olmayanların uyguladıkları kirli emellerini zorla Alevî inancının üzerinde hüküm sürmeyi hedefleyen zihniyetin birden türediğini, kendi içlerinden parçalayıp yok etmeyi hedeflediklerini, önde gelen Alevî kurum yöneticilerini üyelikten çıkarmaya başladıklarını, kurumsal yetkilerinin ellerinden alınması düşüncesiyle yapamadıklarını, yine önde gelen Alevî kurum temsilcilerinin Avusturya, Almanya istihbarat birimlerine ‘teröristtir’ diye şikâyet edildiğini, iki yıl bilinmeden gözetim altında kaldıklarını, yine başaramadıklarını, kendilerinin temiz çıktığını” ileri sürdüler. (Independent Türkçe, “Alevîlik İslâmiyet’ten Ayrı Bir İnançtır”, 15 Mart 2024)

Yine AABF açıklamasına göre, Avusturya’da Türk-İslâm sentezi anlayışının Alevîleri yasal zeminde temsil edebileceği gerekçesiyle, Avusturya İslâm Yasası Alevîlerin önüne çıkarılmış, dernekleri kapatılmak istenmiş ancak başaramamışlar. Derneklerinde Alevî inanç ritüellerini yürütüyorlar diye bu sefer derneklerinin kapatılmaya çalışıldığını, yine başaramadıklarını, Alevî inanç isimlerinin, kurum isimlerinin patentlendiğinin, izin alınmaksızın bu isimlerin kullanılmasını engellemek için açtıkları dâvâlarda başarısız olduklarını, patentledikleri isimler üzerinden AABF’ye tazminat dâvâsı açarak darlığa sokmaya çalıştıklarını, yine başarılı olamadıklarını belirtmişlerdir.

5 Mart 2024 tarihinde AİHM kendi resmî sayfasında, Avusturya’da yaşanan bu olaylar hakkında kararını vererek, AABF’yi haklı bulmuştur. Bu kararı AABF, “dünya inançları haklarının korunması anlamında bir dönüm noktası olduğunu” belirterek, “Hızır yâr ve yardımcımız olsun” diye bitirmiştir.

Teslim edilmelidir ki, bir inancın adı, o inancın mahiyetini de az çok açıklamaktadır. Bu yüzden inançların adı öyle tesadüfen ortaya çıkmış değildir. Nasıl ki İsevilik Hazreti İsa’dan bağımsız, ondan ilgisiz olamaz ise, nasıl ki Musevilik Hazreti Musa’dan bağımsız ve ondan ilgisiz olamaz ise, Alevîlik de Hazreti Ali’den bağımsız ve ondan ilgisiz açıklanamaz. Alevîliğin mahiyeti doğrudan Hazreti Ali ile ilgilidir. Hazreti Ali’yi yok sayan, O’nun hayat tarzı ile münasebeti olmayan bir anlayış, neden Alevîlik diye adlandırılsın?

Alevîliğin mahiyeti hakkında bütün Alevîler arasında bir görüş birliği olmadığı gibi, Alevîler ve Sünnîler arasında da görüş birliği yoktur. Hazreti Ali’yi yok sayan, O’ndan ayrı ve O’na rağmen bir Alevîlik anlayışına, Alevîlerin diğer kesimi gibi Sünnîlerin de zaman zaman itirazlarının olduğu bilinmektedir. Sol ya da ateizmin çeşitli türlerinin Alevîlik diye adlandırılması hem böyle olmayan Alevîlerin, hem de Sünnîlerin muhalefetine yol açmaktadır.

Bazı Alevî hizipleri, Sünnîlerin bütün inanç unsurlarını ateist bir jargonla sorgu suale çekerken, kendi görüş ve uygulamalarının her türlü tartışmanın dışında tutulmasını diğer kesimlerin bir ödevi gibi kabul etmektedirler. Böyle garip bir ödeve yapılan her türlü itirazı ise bir düşmanlık ya da savaş ilânı gibi görmektedirler.

Sünnîlik diye adlandırılan İslâmî anlayış her şeyden önce bir tarihî tecrübedir. Her tarihî tecrübe gibi olumlu-olumsuz tarafları bulunabilir. Alevîlik de bir tarihi tecrübe değil midir? Alevîliğin içinde ve dışında olan kimseler tarafından olumlu veya olumsuz tarafları ile ele alınması ne bir düşmanlıktır, ne de bir savaş ilânıdır. Alevî hizipler de, Sünni hizipler de kendileri gibi olmayanlara düşmanlık etmeyi varlık nedeni saydıklarında, toplum için doğrudan tarifsiz bir yük ve bir sorun hâline gelmektedirler. Fakat yaşanan pek çok olaya rağmen, işin bu tarafını henüz anlamış ve teslim etmiş değildirler.

Gerçeklikten yoksun bir iddia ve tuhaf bir karar

AABF örneğinde olduğu gibi İslâm’ın her türlü temsiline ve her unsuruna “Türk-İslâm sentezi anlayışı” diyerek düşmanlık etmeyi varlık nedeni hâline getiren hiziplerin anlayış ve uygulamalarının Alevîlik tarihiyle, Hazreti Ali’ye nispeti tartışmasız olan Alevîlik ile bağdaştırılması hayli zordur.

Alevîlerin tamamını tek bir anlayış ve tek bir görüşten ibaret saymak, gerçekçi ve hakikate uygun değildir. Doğru da değildir. Nasıl ki Sünnîler arasında pek çok farklı anlayış, bazen uyumlu ve bazen çatışmalı olarak bir arada varlığını sürdürmekteyse, Alevîliğin içinde de pek çok farklı anlayış bir arada bazen uyumlu, bazen çatışmalı olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu yazıya konu olan ve AABF’nin temsil ettiği anlayış, esas olarak kendilerinin İslâm ile ilgilerinin olmadığının kabul edilmesini mahkeme konusu hâline getirmiştir. AABF gibi hizipler, kendilerinin Müslüman sayılmasını İslâm’a büyük bir katkı gibi görmektedirler. Her fırsatta asla bu katkıyı İslâm’a yapmayacaklarını vurgulamaktadırlar. Bu hâlleriyle kendilerinin herhangi bir katkılarının olmadığı gerçeğini henüz kavramış ve anlamış da değillerdir.

Avusturya gibi Avrupa ülkeleri, farklı hiziplerin İslâm’ı temsil ettikleri iddiası ile hak taleplerinin yol açtığı kargaşa ve belirsizliği muhtemelen ortadan kaldırmak için çıkardıkları yasalarla nasıl ki Hıristiyanlık Kilise tarafından ve tek elden temsil ediliyorsa, İslâm’ın da tek elden temsil edilmesini tercih etmişlerdir. Bunun için çoğunluğu yani Sünnî dernekleri/hizipleri daha çok muhatap almışlardır. Almanya ise bu uygulamanın istisnasıdır; başından beri ve doğrudan Alevîlerin ayrı ve farklı hizipler tarafından temsil edilmelerini destekleyen özel düzenlemeler yapmıştır.

Bazı Alevî derneklerinin ayin ve faaliyetlerine kısıtlama olduğu iddiasına AİHM bakabilir. Zaten mahkeme adı da, varlık nedeni de bu tür iddialara bakarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre bir çözüm bulmak içindir.

Sözü edilen AİHM kararı ile herhangi bir dinî anlayış veya görüş/inanç ne bir din olabilir, ne de bir mezhep. Dinlerin ve mezheplerin teşekkül etmelerinin kendi muhteva ve usullerinden kaynaklanan kuralları vardır. Herhangi bir mahkeme kararına muhtaç değillerdir. Böyle bir şey zaten AİHM’nin haddi değildir. Bu yüzden AİHM kararı ile “Alevîlik mezhep oldu, ayrı bir din oldu” gibi iddialar bir fantezi sınırları içindedir. Mahkeme ile din ve mezhep kurulmaz.

Türkiye’de Alevî olduğunu iddia eden bir kesim, tarihte bilinen Alevîlikle açıklanması ve bağdaştırılması mümkün olmayan görüş ve uygulamalarını Alevîlik olarak herkesin kabul etmesini beklemektedir. Avusturya’da görülen olay da aslında Türkiye’de bilinen bu olgunun tekrarından başka bir şey değildir.

Devlet zoru ve toplum baskısı ile hiç kimse bir dini ya da dinin bir anlayışını kabul etmek zorunda değildir. Kendini Alevîliğe nispet eden hizipler için de bu kural geçerlidir. Her şeyden önce bu hizipler, Alevîlik adının atadan dededen kalan bir aile, bir şecere unvanı olmadığını bilmelidir. “Ben İncil bilmem, ben İsa bilmem” diyen birisinin İsevilik iddiası nasıl akıl dışıysa, “Ben Kur’ân bilmem, Muhammed ve Ali bilmem ama Alevîyim” diyen birinin Alevîlik iddiası da aynı şekilde akıl dışıdır. Benzeri durum Sünnîlik iddiasında olan hizipler için de geçerlidir.

Böyle akıl dışı tutumlar her zaman tartışma ve akademinin inceleme konusu olur. Bu inceleme ya da tartışmaların “Biz asimile ediliyoruz” muhalefeti ile karşılanması inandırıcı değildir, mümkün de değildir. Bu hiziplerin en büyük itirazlarından biri kimliklere “İslâm yazılmasın” isteği olmuştur. Defalarca mahkeme konusu yapmışlardır bunu. Şimdi kimlikler onların istediği gibi düzenlenmektedir. Bu yeni kimlik türlerinin de kimsenin dinine imanına zarar verdiği söylenemez. Ancak Alevîlerin içinde de bir azınlık olan bu hiziplerin isteğine göre kimliklerin düzenlenmesi gibi işlemler, bunların isteklerini her türlü makuliyetin ötesine taşımaktadır.

Şimdilik muhayyellerinde Hızır’ın kendilerine yâr ve yardımcı olduğunu düşünebilirler. Ancak iyi niyetin, aklın ve vicdanın imkânları ile sorun çözücülüğünün her türlü muhayyel Hızır’ın yâr ve yardımcılığından baskın olduğunu tarafların teslim etmesi, böyle sorunların da tarih konusu olmasına yol açacaktır.