Ahlâk’sız ahlâk tartışmaları!

İnsan ahlâklı olmak zorunda olan ama aynı zamanda ahlâksız olma potansiyeli olan bir varlık. Şu an gündeme düşen para, mal, mülk, şan, şöhret, şehvet insanın ayarını bozabilecek imtihan araçları. Hepimiz bu tür sınavlarla karşı karşıyayız. Konu “o yapar, ben asla yapmam” ya da “dinciler yapar, dinsizler yapmaz” denilebilecek bir mesele değil. Senin mahallendekilerin iyi olması senin iyi olmanı temin etmez, kötü olması da senin kötü olduğun anlamına gelmez.

YILLAR önce “iyi insan”, “erdemli insan”, “insan-ı kâmil” konularına dair bir merakım vardı. Baktığımızda hayat, fizyolojik olarak hastalık-sağlık kıskacında ilerliyor ve sonunda da bu fâni hayata veda ediyoruz. Yaşama fırsatı bulduğumuz süre zarfında da yapıp ettiklerimiz iyi-kötü uçları arasında gidip geliyor. Herhâlde insanın bu dünyadaki imtihanı da bu olsa gerek. İyilik ve kötülük adına yaptıklarımız bizim ahlâklı ya da erdemli birisi olup olmadığımıza dair neticeyi ortaya çıkarıyor.

Ahlâkın ne olduğuna dair herkes kendine göre bir şeyler söylüyor. Ahlâk görecelidir, ahlâk toplumsaldır, ahlâk kişiseldir, ahlâk ideolojiktir, ahlâk dinle ilgilidir/değildir, ahlâk soyuttur, ahlâk üzerinde herkesin anlaştığı normlardır, ahlâk farklı/ etik farklıdır, ahlâk diye bir şey yoktur… Bunun gibi yüzlerce görüş bulunabilir. Hâliyle bir ahlâk tartışmasında işinize gelen hangisiyse onu alır kullanırsınız. Bu da ahlâkın araçsallaştırıldığını ve herkesin kendi işine geldiği gibi kullandığı bir kavram hâline geldiğini göstermektedir. Kavramı oradan buradan asılınca ortaya gri renkte, anlamsız, esnek ve işe yaramaz bir malzeme çıkıyor. Üzerinde çok konuşulan ama tam olarak da hiçbir yerde kullanılamayan bir şey…

Bu tartışmalardan kendime göre bir sonuç çıkarmıştım. En saf, bilindik ve ortalama bir insanın anlayacağı dilde bir ahlâk tanımlaması yapmam gerektiğini düşünmüştüm. Meselenin toplumsal yönü vardı bir de kişisel yönü… Ahlâkın dışsallığı toplumla ilgili, içselliği kişiyle ilgiliydi. Ama ortada ahlâk denilince bireyin kendisi vardı. Bireyin içsel olarak inşâ ettiği bir huy, karakter, mizaç; diğer yandan içinde yaşadığı toplumun normları (değer, inanç, kültür, gelenek, görenek, norm vb.) ahlâkın iki temel belirleyicisi olarak görülebilir. 

Hâliyle birey için ahlâk demek, insan olarak varoluşsal sorumluluklarına (insan fıtratına) uygun yaşamaktır (yapıp etmek, kılmak, eylemek, amel etmek). İnsan olma ve sınırları içinde kalmaktır ahlâk. Sınırları zorlamak, sınırları geçmek, ayarı bozmak ve ölçüyü kaçırmak ise ahlâksızlıktır.

Aslında merakıma mucip olan mesele şu idi: İnsan neden ahlâklı olmak zorunda ki? İnsanı kendisine çizilen ahlâkî sınırları aşmayı ne engelleyecek?

Hayata nereden baktığınıza göre yüzlerce farklı cevap verilecek bir soru. Kitapları karıştırdığınızda, ikinci paragrafta vurguladığımız gibi, her kafadan bir ses çıkıyor. Burada önemli olan nokta şu ki, hayata dair referansınızı nereden aldığınız belirleyici oluyor. Benim referansım din derseniz farklı, doğa derseniz cevap farklı, akıl derseniz farklı, evren derseniz farklı, vicdan derseniz farklı, herhangi bir ideoloji derseniz farklı… 

İlginç olan, karanlık sokaklara açılan pencereler hariç insanî (akıl, mantık, vicdan, tecrübe, gözlem, çıkarım) referansların evrensel bazı ahlâk yasaları üzerinde anlaşabiliyor olması. Yani “aklın yolu birdir” gibi bir şey. Bu da insanın içindeki fıtrî cevherden kaynaklanıyor. Yani insan, kendiliğinden iyiyi, doğruyu, güzel olanı, hakikati bulma potansiyeli olan bir varlık. Ama diğer yandan insanın içinde kötülük mekanizmaları da mevcut. Aynı zamanda insanın haddi aşan, ölçüyü kaçıran, kendi iradesiyle çirkinleşen bir tarafı da var. Bu yüzden ahlâklı olmak ya da olmamak insan türü için geçerli. Bir bitki, bir hayvan, bir kaya için ahlâksızlıktan bahsedemeyiz. O neyse odur. Ama insan ne ise, o olmanın dışına çıkabiliyor. Bu çıkış onu ahlâksız yapıyor.

Son günlerde dünya ABD’de ortaya çıkan “Epstein Dosyaları” ile sarsılıyor. Türkiye’de ise gazeteci Mehmet Akif Ersoy ile başlayan uyuşturucu ve gayrimeşru cinsel ilişkiler ağı ile ilgili iddialar ortalıkta dolaşıyor. İki mesele de aslında “yasal” süreçlerle ilgili. Seküler standartlara göre “ahlâkî bir tartışma” konusu olmaması lazım. Yasalara aykırı bir durum varsa cezalandırılacaklar, yoksa işlerine güçlerine devam edecekler.

Bu meselelerden iki tartışma konusu çıkıyor: Ahlâklı tartışma ve ahlâk’sız tartışma!

Önce ilkini açıklamaya çalışalım… 

Şahısların yargılandığını tekrar hatırlayalım, suç işleyip işlemediklerine dair henüz sabit bir hüküm yok. Zaten konumuz da “yasallık” ile ilgili değil. İşin ahlâkî yönünü anlamaya çalışıyoruz. Yine kişiler üzerinden değil fiiller üzerinden gitmemiz gerekiyor. 

Çeşitli maddelerle beynin (aklın, iradenin) uyuşturulması, kadınların/ erkeklerin cinsel meta olarak öne çıkarılması, cinselliğin kullanılarak menfaat elde edilmesi, insan haysiyetine yakışmayacak şekilde insanın mahrem organlarının sergilenmesi, evlilik akdi ile belirlenmemiş cinsel beraberlikler ahlâksızlıktır. 

Hemen bazıları bunu söyleyince “Sizin ahlâk anlayışınız apış arasında kalmış” diyerek bu alanı ahlâkın konusu olmaktan çıkarmak isteyeceklerdir. Güya ahlâk beyinde olacakmış! Zannedersem beyin uyuşunca tüm bedeni beynin yönettiği unutuluyor. Elbette ahlâk sadece bundan ibaret değil. İnsanları sömürmek, taciz etmek, tecavüz etmek, hırsızlık yapmak, başkalarını rahatsız etmek, öldürmek, hak yemek, yolsuzluk yapmak, rüşvet alıp vermek, yalan söylemek, sahtekârlık yapmak... Bunlar da ahlâkla ilgili. 

Yukarıda yaptığımız ahlâk tanımına tekrar dönelim: İnsan olma ve sınırları içinde kalmaktır ahlâk. Sınırları zorlamak, sınırları geçmek, ayarı bozmak ve ölçüyü kaçırmak ise ahlâksızlıktır. 

Bu ölçüye göre ahlâk ne apış arasında, ne beyindedir; ahlâk, insana ait ne varsa tepesinden tırnağına kadar her yerdedir. Ahlâk denilince ayağın da, elin de, belin de, dilin de, gözün de, kulağın da, gönlün de işin içinde olması gerek. 

Ahlâk dairesinde kalmak, nihayetinde insanın kendi sorumluluğundadır. Bu hepimizin sınavıdır. Bu dairenin dışı kötülüktür, içi iyilik. İçinde kalmak insan fıtratının gereğidir, dışına çıkmak ise insanlıktan çıkmaktır. Hâliyle hayat hesabı bu git gellerin toplamından ibarettir. Bunu da kendi referans aldığım ahlâkî dayanağa göre şöyle düşünmem gerekir: Kim zerre miktarı bir iyilik yapmışsa onu görür, kim zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür.

Gelelim meselenin ikinci kısmına, yani “ahlak’sız tartışma”ya. Önce Enver Aysever “Sağcı olduğunuz zaman ahlâksız olursunuz” şeklinde bir çıkış yaptı. Tabii ki politik bir tartışma ama bu tartışmanın Mehmet Akif Ersoy ve çevresindeki konu mankenlerinin gözaltına alınması bağlamına dair bir değerlendirme için yapılması bir garabet arz ediyor. Yine kendisinin Kemalist ve seküler bir aileden geldiğini ifade eden Nevşin Mengü’nün “Kemalistler daha ahlâklı!” şeklinde bir çıkışı oldu. Mengü’nün bu çıkışının satır aralarında yakaladığım bir cümlesi vardı: “Kadın spikerlerin tüm vücut hatlarını ezbere biliyoruz… Fakat bizim çevrelerde tabii kim ne istiyorsa giyer ama diyelim ki böyle ciddiye alınmak isteyen bir iş insanıysan hoş karşılanmaz yani bu tip bir tarz…”.

Bu arkadaşlara medyada başka yorumlar da eklendi. Mehmet Akif Ersoy’un dindar bir aileden gelmesi, etrafındaki kadınlardan birisinin İmam Hatip Lisesi mezunu olması (hatta isimlerinin bile muhafazakâr isimler olması) … 

Buradaki ahlâk’sızlık şu ki, gündemdeki isimler itibardan sakıt olunca başka mahalleye iteklenmeye çalışılıyor. Mehmet Akif’in başarılı bir gazeteci olduğunu düşünürdüm ama hangi mahalleye hizmet ediyor, farkında değildim. Hele son zamanlarda daha iktidar karşıtı söylemleri sebebiyle yukarıda ismi geçen gazeteci arkadaşlara daha yakın olabileceği kanaatindeydim. Değişik pozlar veren spiker kadını ise önceden hiç tanımıyorum, görsem de İmam Hatip Lisesi mezunu olduğu (veya olmadığı) aklıma gelecek bir mesele değil. Ama şimdi tu-kaka yapılınca bunların hangi mahalleden geldikleri üzerinden genelleme yapmak ahlâk’sız bir tartışma olacaktır. Aynı şekilde ifadeye çağrılan işadamı Sadettin Saran üzerinden Fenerbahçe camiasını ya da kendisinin her yerde Atatürkçü olduğunu söylemesi sebebiyle mahallecilik yaparak tüm Atatürkçüleri yapılan suçlamalarla itham edebilir miyiz?  

İkinci olarak Nevşin Mengü’nün kadın spikerlerin vücut hatları üzerinden yaptığı eleştiriye ve ciddiye alınmak isteyen insanların bu tür giyim tarzlarına itibar etmediği (“bizim çevrelerde” demesi hariç, çünkü bütün çevrelerde öyle!) düşüncesine katılıyorum. Ama hani milletin giyimi, kadınlığı, bedeni ahlâk meselesi değildi? Demek ki ahlâk kadının da erkeğin de giyimini de bedenini de içine alan bir kavram. Bunun başka zamanlar kapsam dışına itilip şimdi mahallecilik malzemesi yapılması tutarsızlıktır.

Konuyu ahlâkın belirleyicileri, referans noktaları, nelerin ahlâklı, nelerin ahlâksız davranış olabileceği gibi felsefî tartışmaların gölgesinden alarak ve günlük hayatımıza indirgeyerek bir çıkarımla bağlayalım: 

İnsan ahlâklı olmak zorunda olan ama aynı zamanda ahlâksız olma potansiyeli olan bir varlık. Şu an gündeme düşen para, mal, mülk, şan, şöhret, şehvet insanın ayarını bozabilecek imtihan araçları. Hepimiz bu tür sınavlarla karşı karşıyayız. Konu “O yapar, ben asla yapmam” ya da “Dinciler yapar, dinsizler yapmaz” denilebilecek bir mesele değil. Senin mahallendekilerin iyi olması senin iyi olmanı temin etmez, kötü olması da senin kötü olduğun anlamına gelmez. 

O yüzden başkalarının ne kadar ahlâksız olduğuna değil, kendimizin ne kadar ahlâklı olduğuna bakalım! Biz kendimizden sorumluyuz. O sorumluluğun gereğini yaptıktan sonra dışarıdaki kötülüklerle mücadele edelim!