“NE yazsam bilmiyorum” dedim, içimde taht kurmuş kâhyama, “Ne yazsan?” diye fısıldadı kulağıma. Sonbaharın sürünen yapraklarında ilkbahardan kalan gözleri mi yazsam acaba? Toplasam tüm yapraklarını yürüdüğüm kaldırımların, göz izlerinin izinden yürüsem ve dursam kahve gözlü sevgilinin sokağında. Ya da aynaların içine hapsetsem birer birer; gözlerimdeki yansımalarını görsem sedef kaplı aynada. Bilirim ve bilir içimdeki kâhyam. Anlar çiçeklerin susuzluğunu yağmur, turnaların açılan kanatlarını rüzgâr. Benim yağmurlarım nerede, nerede onca estirdiğim rüzgâr? “Yere uzanan gölgeler mi kutsal, çınarların altında asırlık sevda yazıları yazanlar mı?” diye sordu kâhyam. Bunu cevabı bende yok, yok ki o kutsiyette bir sevda! Olsaydı eğer, sevenler cehennemden cennette geçmiş olurdu çoktan.
“Hadi bana sormadan yaz” dedi kâhyam… “Yaz, uzaktan daracık balkonundan ışığın el sallamasını ve bin bir umutla ayı avuçlarına alarak gitmelerini... Gecelerin içinden hızla geçerken, bakmazsın mevsimlerin hava durumlarına… Sadece gözüne takılan yıldızlara, gökyüzünü sulayan bulutlara, dağların vadilerindeki dağarcıklarda saklanan her renkten mumyalanmış yapraklara şiirler yaz. Öyle yaz ki okununca erisin mumlar, renklensin sokaklar, caddeler ve sonsuz ufuklar. Şafağın söküşünü ve güneşin doğuşunu en iyi bilen yeni doğmuş mor kuzudan öğrensin asil çobanlar… Ve o çobanlar ki bilir aslında toprak damlarda yatarak yıldızları izlerken şafak vaktinden önce ötecek olan tüm kuşları.”
Ah be kâhyam ah! Sen de biliyorsun sesinin hecesine uzattığımı sesimi, bakışlarında dünyayı bir yudum gördüğümü, dağlara bıraktığım sayhaları, denizlere bıraktığım dalgaları ve havaya açtığım özlemlerimin ellerini… Dağlar aşk sayhalarını tutar ve salar mı toprağın derinliklerine yeniden yeşersinler diye… Sen hiç gördün mü sert taşların ustaların ellerinde nasıl da pamuk gibi salındıklarını? Ya dülgerlerin ellerindeki tomrukların nasıl bir aşk nişanesi olduğunu? Sahi kâhya sen hiç gezdin mi bu coğrafyayı aşk ile? Her gittiğin yerde, yürüdüğün caddelerde, sokaklarda sevgilinin çocukluğuna indin mi, gördün mü, dinledin mi ondan eski sevdaların kahrediciliğini ve sesini dinleyip gözlerine baktın mı? Sen gerçekten gezdin mi Marmara’yı, Egeyi, İç Anadolu’yu Karadeniz’i ve doğuyu? Goncaların dudaklarında uyuyan buruk gülüşleri, gamzelere saklanan kederleri, kaçırılan bakışları ve bunların bülbülleri uyandırdığını gördün mü?
Biliyorsun düşen her bir yaprağın mevsimler kulvarında bir sonbahar koşusu olduğunu ve hiçbir gücün düşen yaprağı dalında yeşertemeyeceğini de... Bundandır şiirler yazılmaz yaprağa, şarkılar söylenmez, onların üzerine ahitleşilmez asla. Yoksa insan hiç çiğner mi aşk ile bakılmış ve kaderini rüzgârın tayin ettiği sonbahar güzelini. Türküler ve şarkılar ve şiirler ve mektuplar uzun ve kısa havalar sevdanın her türlüsüne yakılır sadece. Bazen bir Adıyaman türküsü akar dudaklardan, bazen dökülür İzmir’in yaprakları, Hüma kuşu yükselir ufuklarda ve bazen de tütün koyar keseye Asiye. Suzan’ın saçlarına bir karanlık gecede kumlar dolar. Sarı yelek, mor düğme der gönül balkonundan sokağa bakan… Sahi kâhya, sen hiç etek sarı, sen etekten sarısın diye inlettin mi dağların vadilerini herhangi bir gece? Yoksa sadece Beyoğlu’nda gezersin mi dedin tüm ömrünce? Kâhya sen hiç ellerine taşkınası yaktın mı? Hani diyorum ki şayet yakmış olsaydın taşkınasını ellerine güneşin sabah akşam ondaki kokusunu alırdın mutlaka ve güllenirdi ufukların, duvaklanırdı içindeki yasaklar bile…
Yine gecenin koyuluğunda, birkaç cümle için gönlümüzü anılarla sulamaktayım. Kâhyam ise içimde kurum kurum kurulmuş keyif çatmakta, belki uyudu çoktan ki hiç sesi çıkmamakta. Aslında içim içimi kemirmekte. Yorgun bir günün gecesinde sadra şifa olmazsa yazdıklarım ve yazacaklarım, hele de yorgun uyanacağım bir sabaha ne diyeceğim diye… Dağlanmış bir yürekten damlayan hecelerimi tarifsiz sancılar eşliğinde anlayışınıza sunacağım. Kabul edenler ve etmeyenler oylamasına gerek duymayacağım. Yüreğime çöken bu sonbaharın taşlaşmış ağırlığını anlayıp kaçan kâhyama da sitem etmeyeceğim. Sadece ismine ve hüsnüne vurgun olduğum asudenin varlığıyla yetineceğim. Vurgun yemiş dalgıç gibi değil, dudaklarında ıslıkla dolaşan kör bir âşık gibi her anı gülistan sanacağım. Şimdi sen neden uyudun kâhyam? Sana soracaktım elinde olmadan dalınmış ise bir aşkın deryasına, boğulmaya cevaz var mıdır diye? Daha ince bir üslûpla dağılmadan içimdeki pamuk tarlası, tuttuğum eller uçup gitmeden ellerimden, yaşanılan bu sonbahar kavgalarının solgun renklerini nasıl yeşerteceğim?
Bir yandan geleceğini söyleyip, bir yandan da olamayacağını tembihleyen kâhyama çok kızgınım. Bir yandan hâlime gülerken bir yandan da dolandığım çemberin yarıçapını daraltması bir güzellik değil mi sizce? Her gece genişleyen bir göğüsle, her sabaha yeni bir umut bahçesinin rüyasıyla uyanmaktayım. Kâhyam yoruldu hangi yöne dönsem adını sayıklamalarımı duymaktan. Ve sesimin dağınıklığından oldukça bıkkın. Çünkü iyi biliyor her gece bir sonbahar renginden geçip kışı atlayarak ilkbahar tonunda resim çizdiğimi. Hep seni solumaktayım içimin dar sokaklarına, yüksek eğimli yamaçlarında nefessiz kalsam da sesine tutunarak yürümekteyim aslında. Çünkü kâhyam da da çok iyi bilir ki sen önümde uzayıp giden dokunamayacağım kızıl bir ufuksun.
Ne dersin uyuyan kâhyam, bu gecelik son paragraf olsun mu? Hani diyoruz ya artık yatalım, hiçbir şey olmasa da sabah olur diye... Ve duamız var ya ağrısız, sancısız bir sabaha diye… Birkaç beylik cümle bırakalım mı aziz okuyuculara? “Bir sevdanın ters yüz edilmiş hüzünlü gerçeği, dürülmüş acılarıyla kendinden geçirir her güçlü bedeni. Kim kimi sınayacak kartal yuvalarının ıssız uçurumlarında, hangi gecenin sabahında onunla yoldaş olup yelken açacaksın okyanuslara? Ve bir hasret sabahının derin tutkularıyla aldırmadan korkutulan günahlara ve çimenler ektiğin yollarda uçmak gerek vuslatın kucağına…”
İşte böyle kâhyam. Sen böyle beni yalnız bırakıp uyursan seni bir daha gittiğim şehirlere götürmem asla. Söyle, az mı gezdik bu yaz seninle, ben kazan oldum sen içimdeki kepçe. Kütahya, Ankara, Eskişehir, Afyon, İstanbul, Bursa, Balıkesir, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Isparta, Konya, Kayseri, Erzurum, Artvin, Rize ve Trabzon… Daha canın ne ister vallahi bilemedim. Belki de senin yüzünden bana kızgın editörüm Nesrin Çaylı Hanım…



