Afiyet olsun

Ben dervişlerin sağ dizlerini karınlarına çekip hafif eğilerek usul usul yemelerini çok seviyorum. Zaten vücutları o kadar kararındadır ki yemeğin onlara sadece şifa vererek hizmet ettiğini anlarsınız. Yemek yiyene “Afiyet olsun” derler, çünkü sağlık her şeyin başıdır.

KIRK yıl hatırı olan bir fincan kahveden söze başlasam, kim bilir nerelere uzanır muhabbetin kolları?

Canlılara can veren, onların beslenmesini ve üremesini zevke bağlamış. Ama iştah ve arzu ne kadar büyük lütuf olsa da insan için denetimden geçmesi gereken güzellikler. Sahibinin komşusunun bahçesine dalmış ve orada keyifle otlanan bir ineğin aklı ile kendi kazandığını şükürle yiyen bir insanın aklı arasında fark olmalı, öyle değil mi? Ama “Nasılsa kazanıyorum, istediğim kadar yerim” deme lüksüne dünya hayatı müsait değil. Çünkü bunun midesi var, karaciğeri var, ağırlığı taşıyan bacakları var, giyinme zevkini tehdit eden fazla kilolarla uğraşması var, kalbi var, böbreği var… E öyleyse nasıl “Özgürüm, dilediğimi yaparım” diyebilir ki insan?

Bir domates erdiğinde dalından koparılır, bir patates topraktan sökülür ve bir hayvan kesilir. Neden? Amaç ortada işte. İnsan yesin diye varlıklarını feda ederler. Hâlbuki bir koyun da zevkle otunu yer. Ama otun ete ve süte dönüşmek gibi bir misyonu varken tek derdi lezzetli olmak değildir. Lezzet ve zevk sadece amaca hizmet eder, hepsi bu. Tam da bu noktaya gelmişken yazayım: Zevki amaç edinen bir damak, midenin baş düşmanı olur ve hastalıklara yenik düşer. “Yemek için mi yaşamalı, yaşamak için mi yemeli?” sorusunun cevabını da verdim sanırım.

“Her aşırılık bir telâfidir” sözü beni çok derin düşündürmüştü. “Çok yiyerek neyi telâfi ediyorum?” diye sordum kendime. Aklı doyuran faydalı ilimdir, gönlü doyuran sevgi ve güvendir. Eğer aklın ve gönlün açlığını bir şeyler yiyerek doyurmaya çalışırsak sadece kiloya dönüşür. “Öyleyse gerçek diyet beyinde başlar” cümlesi insanlığın hizmetine sunulmalı.

İnsanlığa rahmet olarak gelmiş olan bütün nebilerin imamı olan Hazreti Muhammed’in (sav) ümmeti olarak çok şanslıyım ve O’nun her şeyde olduğu gibi yeme içmedeki dengesine de hayranım. Bünyesi helâl olan yiyeceğin bedelini karşıladıktan, acıktıktan ve de besmeleden sonra yemiş ve sevdikleriyle birlikte sofraya oturmuş. Doymadan kalkmış, hazırlayana teşekkür etmiş, nimetin sahibi olan Allah’a şükretmiş. Ne kadar güzel! Ne kadar güzel!

Bir yemek korkunç görüntüler izleyerek yenmez, dedikodu yaparak yenmez, tıkınırcasına yenmez, öfkeyle yenmez, başkalarına gösterip imrendirerek yenmez, ağzını sildiği peçeteleri tabağına yığarak yenmez. Bir de parasını vermek için masadan kasaya kibirle yürünmez.

Ben dervişlerin sağ dizlerini karınlarına çekip hafif eğilerek usul usul yemelerini çok seviyorum. Zaten vücutları o kadar kararındadır ki yemeğin onlara sadece şifa vererek hizmet ettiğini anlarsınız. Yemek yiyene “Afiyet olsun” derler, çünkü sağlık her şeyin başıdır.

İnsan istediklerini ve istemediklerini yönetebilirse özgürdür ama bir şeyi çaresiz bir mahkûm gibi yaparsa bağımlı hâle gelmiş demektir. Böyle bakınca, yemeğin bağımlılık yapabildiği aşikâr. Keyif veren her şeyin bağımlılık potansiyeli yüksek değil midir zaten. İradeyi güçlendirmek işte bu yüzden insana en yakışan çabadır.

Ekranlar kayıtsız şartsız zevke sürüklüyor; reklâmlar, marketler, filmler bunların en ince hesaplarını yapmışlar. Biz de büyülenmiş gibi sorgusuzca tavsiye edilen şeylere koşuyoruz. Ama tek keyif yeme içmede yok ki. Bunun tatili var, giyim kuşamı var, eşyası, evi, arabası var. Tabiî zayıf kalmak da lâzım…

İnsan ahiret kaygısı taşımasa tam bir karmaşanın ortasında un ufak olur. Hayata bakışımız bozuk olunca yiyeceklere bakışımız da feleğini şaşırıyor. Tabiî ki gıda terörüne kurban verir, tabiî ki boğazdan yana işgale uğrarız. Midemize yaptığımız zulmün zalimi bizden başkası değil de ondan.

Gelelim masalara ve ayrı tabaklara… Gerçekten şık görünüyor ama asla samimî değil, sağlıklı ve bereketli değil. Ve ne karnı, ne de ruhu doyuruyor. Bir ekmeği ikiye bölüp tadını doyumsuz yapmak varken bencil ve yalnız sofralarda en pahalı yemekleri tatsız tuzsuz yiyoruz. Bunun adı yemek değil, doymak değil. Misafir gelmesin diye kıvranan biz. Misafirin on kısmetle gelip birini yiyip dokuzunu bıraktığını unutan biz. Aileyle bile akşam sofralarını unutan biz… Bir yola girdik girmesine de o yolun sonu bizi nereye vardırır, bilmiyorum. Düşmanın cazip ambalajlarla raflara sıraladıklarını almak için yarışıyoruz ama ne afiyet kaldı, ne de…

İnsan yediğiyle değil de yedirdiğiyle doyar, alnı terleyince doyar, besmeleyle doyar, şükürle doyar. Acıkınca Allah ne verdiyse huzurla, sevinçle bir tencere kaynatıp bir sofra kuralım, etrafında sevgiyle oturalım da hem gözümüz, hem gönlümüz, hem karnımız doysun. “Elhamdülillah” diyelim ki soframıza Halil İbrahim bereketi dolsun; gidenlere rahmet, kalanlara selâmet ve yiyenlere afiyet olsun.