Adanmışlık ruhunun müşahhas hâli: Kurban Bayramı

Kurban Bayramı tekbirlerle girer hayatımıza. Cümle mevcudat coşar ve vecde gelir bu tekbirlerin arifesinde. Bayramlar, hayatın keşmekeşinde bunalan ruhlarımızı yumuşatır. Sıradanlaşan ve iyice çekilmez hâle gelen hayat, bayramların yaydığı doyumsuz iksirle renklenir. Yitiğimiz olan manevî huzur, belirli günlerle sınırlı olsa da hayatımıza geri döner.

Bayramlar, yüzyılları aşıp günümüze kadar gelen köklü dinî geleneklerdendir


İÇİMİZİ kıpır kıpır eden bayramlarımız, maneviyat bahçemizin iri gülleridir. O güller ki Resulullah’ın kokusunu taşırlar gönül bahçelerimize. Bayramlar yüzyılları aşıp günümüze kadar gelen köklü dinî geleneklerdendir. İster Ramazan ister Kurban olsun, dinî bayramlarımız bize ulvî yanlarımızı hatırlatır. Ruhumuza ayna tutarız bu müstesna zaman dilimlerinde. Kaybettiklerimizi anarız. İstanbul’da, Süleymaniye’de bayramın muhteşem coşkusunu yaşayan Yahya Kemal Beyatlı “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiriyle, bayramı kelimelerle yakuttan bir abideye dönüştürür. Kim bilir bugünlerde o büyük mabette bayram namazını kılanların kaçta kaçı o ulvî hissiyata vakıf olarak namazlarını eda edebiliyorlar? Bu şiirdeki hissiyatı yaşayan bir nesil var mı bugün? Aslında en büyük kaybımız da bu nesil değil mi? Paramızı, malımızı kaybettiğimizde çok çalışıp tekrar elde edebiliriz? Ya elimizden kayan nesil!? Onu tekrar kazanabilir miyiz? Bu düşüncelerle İstanbul şairi Yahya Kemal’in şiirinin bir kısmını sizlere sunuyorum: 


“Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,/ Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.// Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,/ Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi// Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,/ Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.// Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,/ Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir./ Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..” 


Günlerin en müstesnasıdır bayramlar… Ortak değerlerimizin en başta gelenidirler. Daha çok bayramlarda hatırlarız birbirimizi; birlik ve beraberliğimiz, tavan yapar bu güzel zaman dilimlerinde. Bir başka kenetleniriz bayramlarda. Hasretler geçici olsa da son bulur bu sayılı günlerde. İçimize doğan sevgi güneşi bir başka ısıtır bizi. Hüznümüzü, acımızı ve yalnızlığımızı paylaşarak azaltır, mutluluklarımızı ise paylaşarak çoğaltırız bu kıymetli günlerde. Bayram gelince aramızdaki mesafeler ortadan kalkar, kurumaya yüz tutan tebessümler yeniden yeşerir dudaklarımızda. Gönüllerimize nur, hanelerimize huzur dolar. 


Teslimiyetin remzi olan kurban, Hakk’a ve hakikate adanıştır


Zaman durmuyor yerinde. Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovalıyor. Neticede hayat döngüsü sürüp gidiyor. Bu akış bizi zaman nehrinde sürükleyip duruyor. İşte öyle de bir Kurban Bayramı daha geldi, geçiyor. Yine milletçe bayram ediyoruz. 


Kurban” sözü lügatlerde mastar olarak “yakınlaşmak”, isim olarak ise “Allah’a yakınlık sağlamaya vesile kılınan şey” mânâlarına gelmektedir. Dinî anlamda ise ibadet gayesiyle belirli bir vakitte, belirli şartları taşıyan hayvanı (koyun, inek, deve...) usulünce boğazlamak ya da bu şekilde boğazlanan hayvan” şeklinde tarif edilmektedir. 


Kurban, iki dinî bayramdan biridir. Her yıl on gün evvel koşar gelir beldemize; gelişiyle ruh iklimimize renk ve ahenk katar. Zira teslimiyetin sembolüdür kurban… Hakk’a yakınlaşmanın vesilesi… İbrahim’in İsmail’ini Hak için feda etme kararlılığının somutlaşmış şeklidir. Kurban Bayramı’nda gönüller Allah’a daha bir yaklaşır, tekbirler sağanak sağanak iner dil semasından. Gönüllerden gönüllere boşalır sevgilerin en katıksızı… Kazalar ve belâlar bertaraf olur Kurban Bayramlarında… Karanlık yüreklerimize bir dolunay misali doğar bayram neşvesi... Sevgiler yumak yumak birleşip bir sevgi çığına dönüşür gönül yamaçlarında. Duaya kalkan eller boş çevrilmez geri, çölleşen yürekler rahmet damlalarıyla hayat bulur. Bayram sabahında erkenden kalkıp camiye koşar dedeyle torun, aynı safta yönelirler yüce Allah’ın huzuruna. Yürekler Allah’ın aşkıyla çarpar seher vakitlerinde…


Kurban Bayramı, diğer dinî ve millî bayramlar gibi bizi birlik ve beraberlik içinde tutuyor. Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görüp et ve tırnak gibi oluyoruz bugünlerde. En zor zamanlarımızda bile kaderde, tasada, kıvançta ve sevinçte bir olarak bizi ayrıştırmaya, bölüp parçalamaya çalışanları hasetlerinden çatlatıyoruz. Asırlardır İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu millet, her dönemde büyük bir vakarla hareket ederek kendine yakışanı yapıyor. Bu onurlu duruş bizi karşımızdaki şer ittifaklarına karşı daha bir güçlü, diri ve iri tutuyor. 


İslâm’dan önceki inançlarda da yer alan kurban, bağlılığın ve adanışın sembolüdür. Öyle ki Hz. Âdem’in oğulları Habil’le Kabil’e kadar dayanır. Kurban gerek kavram, gerekse ritüel olarak kültürümüzde çok geniş yer tutan bir ibadettir. Kurban kelimesiyle ilgili birçok deyim vardır. Bunlar arasında “kurban olmak” (kurban olduğum), “kurban gitmek”, “kurbanlık koyun gibi” ilk akla gelenlerdir. Bunun yanında kurbanla ilgili atasözlerimiz de mevcuttur: “Kurban etiyle köpek tavlanmaz” (Bir rastlantının getirdiği geçici iyi durum, beklenen gerçek iyiliği sağlamaz), “Nasipsiz köpek, Kurban Bayramında köy dışında bulunur” (Kısmeti kapanan insanlar ne kadar çaba gösterseler de bunu değiştiremezler)…


İdrâk etmekte olduğumuz mübârek Kurban Bayramı çok mühim mesajları temsil eden (barındıran) büyük bir ibadetin gerçekleştiği zaman dilimidir. Kurban, Allah’a yaklaştırır insanları. Sevgili Peygamberimiz, “Âdemoğlu Kurban Bayramı gününde Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olmaz” diyor. Demek ki gücü yeten herkes kurban keserek Allah’a manevî açıdan bir adım daha yaklaşmalıdır. Bunu bir külfet olarak değil, bir fırsat olarak değerlendirmelidir. Fakat her işte olduğu gibi kurbanda da ölçüyü kaçırıp işi gösterişe dökmemeliyiz. Zira ibadette esas olan Allah’ın rızasını umarak (gözeterek) yapmaktır. Nitekim Yüce Allah, kurbanları kastederek “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz, fakat O’na sizin takvanız ulaşır” diye buyurarak işin manevî yönüne dikkat çekmiştir.


Kurbana dair İlâhî emirler belliyken bazı kesimler Kurban Bayramı’nı anlamsız tartışmalarla sulandırma peşindedir. Aslında kurbanla ilgili her şey ayet ve hadislerde açıkça dile getirilmiştir. Bunların ötesinde yorumlar üretip insanların zihnini bulandırmanın bir mânâsı yoktur. Tartışmaları bir kenara bırakarak bayram sevincini doyasıya yaşayalım.




Kurbanıyla ve ramazanıyla ömrümüzün güzide gül çağları olan bayramlar, zaman zaman acılaşan hayatımızın neşe kaynağıdır. Birlik ve beraberliğin çimentosudur. Bu vesileyle Kurban Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutlar, bu bayramın İslâm âleminin birliğine ve uyanışına vesile olmasını yüce Rabbimden niyaz ederim.


Hakk’a ve hakikate adanışın remzi olan kurbanın hikmetleri pek çoktur


Yüce Allah’ın her emrinde biz zayıf ve fâni kullar için sayısız hikmetler vardır. Hakk’a ve hakikate adanışın remzi olan kurbanın da hikmetleri pek çoktur. Zira yüce İslâm’ın bütün Müslümanlara vacip kıldığı emirdir kurban. Kurban, Rabbimize teslimiyetimizin şiarıdır. Bu teslimiyetin en güzel örneğini Hz. İbrahim’le onun sevgili oğlu Hz. İsmail vermişlerdi.


Yüce Kur’ân’da da ifadesini bulan bu yaşanmış hadise hepimize ibret olacak cinstendir. Bilindiği gibi Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmek üzere şimdiki Harem-i Şerif’in bulunduğu yere getirdiğinde içinde hiçbir korku ve tereddüt yoktu. Mademki yüce Yaradan böyle bir şey istemişti, onu her şeye rağmen yerine getirilmeliydi. Hakk’a ve hakikate dair sırların muhtevasını kulların bilmesi muhaldi. O zaman yapılacak iş, sabır ve tevekkülle, verilen vazifeyi ifa etmekti. Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i kurban etmekle görevlendirildiğinde kendini toparlamış, duygularını bir kenara bırakarak kulluğunu ön plana çıkarmıştı. Mademki kuldu, o zaman Rabbinin emrine ram olacaktı. Kulluk ve samimiyet imtihanla ölçülebilirdi.


O, kendisine emredileni gerçekleştirmeye giderken bugünkü moda tabirle blöf yapmıyordu. Emre amade bir ruh hâliyle niyetini gerçekleştirmeye kararlıydı. Bu tavır Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın kulluğunun yüceliğini göstermeye yetecek bir davranıştı. Peki, öte yandan kurban edilecek olan Hz. İsmail’in Rabbine ve babasına yönelik teslimiyetine ne demeli? Bunu bizim gibi ruhları karanlıklardan ve karalardan arınmamış insanlar anlayabilir mi? Hangi birimiz durup dururken, göz göre göre bıçağın altına girmeye, ölmeye rıza gösterebilir ki? Yüzünü tam anlamıyla Hakk’a dön(e)meyenler bu sırrı anlayamazlar.


Hz. İbrahim’in, oğluna bıçak çekmesi kininden değil, Hakk’a teslimiyetindendi


Hz. İbrahim’in oğluna bıçak çekecek olması kininden değil, Hakk’a teslimiyetindendi. Malûm olduğu üzere Hz. İbrahim’in Sare annemizden çocuğu olmayınca, “Ya Rabbi, eğer beni çocuk sahibi kılarsan onu sana kurban edeceğim” diye bir söz vermişti. Verdiği söz, yıllar sonra kendisine hatırlatılmıştı. Eşi Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmail, delikanlılık yaşına gelince verdiği sözü yerine getirmesi istendi kendisinden.  Halilullah (Allah dostu) olan İbrahim Peygamber, bu ahvâli oğlu İsmail’e açmıştı. Bu durum karşısında Peygamberin oğlu Hz. İsmail de en az babası kadar büyük bir adanmışlık ve teslimiyet bilinci içerisinde hareket ederek babasına, “Ey babacığım! Sana emrolunanı yerine getir”demişti. (Sâffât, 37/102) Bir adım sonra gerçekleşecek İlâhî lütuftan da habersizlerdi. Yüce Yaradan onları imtihan ediyordu… 


Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. İbrahim’in bu zorlu imtihanının seyrini ve neticesini ayrıntılı bir şekilde biz kullarına duyuruyor, bu hadiseden payımıza düşen sırları almamızı istiyor. Ayette bu olay şöyle özetleniyor: 


“Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrahim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: ‘İbrahim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)’ deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki o da bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: ‘Selâm olsun İbrahim’e!’ Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz.” (Saffat, 37/103–110) 


Kurbanın özündeki bu büyük sırları kavramadan kurban kesmek, yavan bir ibadetten öteye gidemez. Bazılarının sandığı gibi kurban sadece bir et bayramı değildir.


Ne büyük bir imtihandı Hz. İbrahim’inki… Hangi birimiz bu sınavdan onun kadar rahat ve başarıyla çıkabilirdik! Verdiğimiz sözü çabucak unuturduk. Fakat o unutmadı, Allah için en değerli varlığına bıçağı dayadı. Allah da onu mükâfatlandırdı. Bizler de o hadiseden sonra kurbanı bir adanmışlık ve teslimiyet ruhu içerisinde sembolik olarak değil, bir sembol olarak kesiyoruz. Ne mutlu kurbanını sembolik değil, adanmışlık sembolü olarak kesenlere…


Eski bayramlarla bugünkü bayramları kıyasladığımızda özlem başköşeye oturur

Eski bayramlarla bugünkü bayramları kıyasladığımızda söze hep bir nostalji ifadesi olan “Âh o eski bayramlar!” nidasıyla başlarız.  Gerçekten de eski bayramlar bugünkülerden farklı mıydı? Onları farklı ve güzel kılan asıl unsur neydi? Bugün o duyguları hakkıyla ve lâyıkıyla niçin yaşayamıyoruz? Daha cevap bekleyen bir sürü sorular var zihnimizde. 

Eski zamanlarda söz konusu bayramlar, anlamına uygun biçimde kutlanırdı. Bayramlar şehirden uzaklaşıp tatil beldelerine gitmek ve kaçamak yapmak için vesile kabul edilmezdi. Aksine bayramlar sebep sayılarak aileler yakından uzaktan bir araya gelir, sıla-i rahim yapılırdı. Bayram neşesi bayram namazında değil, bir hafta önce başlardı. Aile fertleri tarafından günler evvelinden bayrama hazırlık yapılırdı. Bu minvalde öncelikle genel bir temizlikle başlanılır, sonradan da mükellef yemekler ve tatlılar hazırlanırdı. İnsanlar hediyeleşmek için adeta birbiriyle yarışırdı. Bayram namazından çıkıldığında uzun bayramlaşma kuyrukları oluşturulurdu. Böylece dostluk ve samimiyet pekiştirilirdi. Ardından mezarlıklara gidilerek ebediyete irtihal eden ana babaya, eşe dosta Kur’ân okunur, rahmet niyazında bulunulurdu. 


Bayram sabahı herkes erken kalkar, en temiz ve en yeni elbiselerini giyerek güne öyle başlardı. O gün, aile fertleri günler öncesinden planlanmış zengin kahvaltı sofrasında bir araya gelirdi. Kahvaltı sonrasında büyükler kurbanlarını keserdi. Kurban etleri üçe bölünerek üçte biri kurban kesemeyen fakir fukaraya, üçte biri akraba, komşu ve tanıdıklara dağıtılırdı; üçte biri de ev halkına tahsis edilirdi.  Böylelikle kurban ibadeti gayesine uygun gerçekleştirilirdi. Bugünkü insanların çoğunun yaptığı gibi etler derin donduruculara tıka basa doldurulmazdı. 


İbrahim’ce bir adanış, İsmail’ce bir teslimiyet olan kurban, paylaşmaktır. Manevî bakımdan Allah’a yakın olmaktır kurban. Bizi insan kılan vefanın ve sadakatin timsalidir. Birlik ve beraberlik duygularının coştuğu, hüznün, acının ve yalnızlıkların paylaşılarak azaltıldığı uhrevî bir zaman dilimidir. Müslümanların müşterek bir değeri olan kurban berekettir, yarınlara dair umuttur. Kurban, Allah’ın biz müminlere bir lütfü ve keremidir. 


Bir aya yakın bir zamandan beri Kurban Bayramı’nın telâşı ve sevinci içerisinde yaşıyorduk milletçe. Bu süreç içerisinde şehirlerimizde kurban satış alanları kuruldu. Aileler kıran kırana pazarlıklar neticesinde kurbanlıklarını alarak bayramı beklemeye başladılar. Çocuklarımız da bu bayram sayesinde inek, koyun ve keçi gibi hayvanları pazarlarda yakından görüp tanıma fırsatı buldular. Bütün zorluklara rağmen güzel şeylerdi yaşananlar.


Yoksulların tenceresinde de et pişebildi bu Kurban Bayramı’nda. Et kokusu yayıldı yetim sofralarına. Yüzleri güldü solgun benizlilerin. Bolluk ve bereketin esintisi, ruhlardaki yangınları söndürdü. Zenginler, senede bir kez olsa da, hatırladılar düşkünleri. Paylaşmanın ve bölüşmenin doyumsuz hazzını doyasıya yaşadılar bu mübarek ve muazzez bayramda.


Köylerdeki bayramlarla şehirlerdeki bayramların mukayesesi


Günümüzde köylerimizde bayram heyecanı hâlâ devam ediyor. Köyde bayram arifesinin seher vaktinde başlar bayrama dair coşku ve doyumsuz heyecan… Fedakâr köy kadınları, birkaç gün önceden misafirlerine tattıracakları yemeklerin hazırlığına girişirler. Bayram sabahı erkekler bayram namazlarını kılıp cami önünde topluca bayramlaşırlar. Cemaattekiler eve dönmeden mezarlara gidip yasin-i şerifi veya bildikleri sureleri okurlar. Ölülerin affı için dua ederler. Sonra köydeki yaşlılar ve hastalar ziyaret edilir. Onlara moral verilir. Şifa bulmaları için Allah’a yalvarılır. Gençler, büyüklerin ellerini öperek bayramlarını kutlarlar. Yaşlılar da karınca kararınca imkânları ölçüsünce onlara harçlık verirler. Çocuklar asla hafife alınmaz, onların gönülleri alınır. Bizler bugün de “Ah o eski bayramlar…” diyorsak, bunun sebebi geçmişte yaşadığımız güzel hatıralardır. Bugünkü nesillerin de eski bayramların güzelliklerini hafızalarına nakşetmeleri için biz büyüklere büyük görevler düşüyor.


Peki, şehirlerde durum nasıl? Şehirlerde bu anlamlı günlerde kaç kişi bayramlaşıyor, selamlaşıyor? Tanımadığımız kişiyle selâmlaşmak ve bayramlaşmak garip geliyor bize. Oysa bütün Müslümanlar kardeştir. Bu kardeşlik ille de kan bağına dayanması gerekmiyor. Aksine İslâm kardeşliği manevî açıdan soyca kardeşlikten daha ileridir. Müslüman olmayan öz kardeşinizi sev(e)mezken, İslâm’la şereflenen din kardeşinizi sevmek durumundasınız. 


Kurban Bayramı tekbirlerle girer hayatımıza. Cümle mevcudat coşar ve vecde gelir bu tekbirlerin arifesinde. Bayramlar, hayatın keşmekeşinde bunalan ruhlarımızı yumuşatır. Sıradanlaşan ve iyice çekilmez hâle gelen hayat, bayramların yaydığı doyumsuz iksirle renklenir. Yitiğimiz olan manevî huzur, belirli günlerle sınırlı olsa da hayatımıza geri döner.


Son yıllarda bayramlar, çağın eğlence kültürünün mazbut bir sığınağına dönüştürüldü. Özellikle hafta sonlarıyla birleştirilip dokuz güne uzatılan tatillerde insanlar evlerinden uzaklaşarak tatil beldelerine koşuyorlar. Bu zaman aralığını tatil için fırsat görüyorlar. Oysa bayramlar küçüklerin büyüklerini ziyaret edip ellerinden öptüğü, hastaların, yetimlerin, kimsesizlerin hatırlandığı, düşkünlere sahip çıkıldığı zaman dilimleriydi. Aslında bu uzun tatil aralıkları uzaktaki yakınlarımızın ziyaret edildiği, hatıraların canlandırıldığı, dostlukların pekiştirildiği fırsatlar olarak görülmelidir. Böylece o eski güzel günler geri gelecektir.


Kurbanıyla ve ramazanıyla ömrümüzün güzide gül çağları olan bayramlar, zaman zaman acılaşan hayatımızın neşe kaynağıdır. Birlik ve beraberliğin çimentosudur. Bu vesileyle Kurban Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutlar, bu bayramın İslâm âleminin birliğine ve uyanışına vesile olmasını yüce Rabbimden niyaz ederim. Sözlerimi vaktiyle kaleme aldığım “Bayramınız Bayram Olsun” adlı şiirimden aldığım dörtlüklerle tamamlamak istiyorum: 


“Öfkenin ateşi sönsün/ Bayramınız bayram olsun/ Ömrünüz bahara dönsün/ Bayramınız bayram olsun// İncitmeyin hiçbir canı/ Akıtmayın masum kanı/ Mutluluk sarsın her yanı/ Bayramınız bayram olsun// Gül açsın gönül bağımız/ Yeşersin yürek dağımız/ Yansın sevgi çerağımız/ Bayramınız bayram olsun// Ayrı gayrımız olmasın/ Gonca gülümüz solmasın/ Gözümüze yaş dolmasın/ Bayramınız bayram olsun// Bahar evrilmesin kışa/ Yürekler dönmesin taşa/ Filmi almayalım başa/ Bayramınız bayram olsun// Ağlamasın ana, bacı/ Kimse yaşamasın acı/ Budur mutluluk ilâcı/ Bayramınız bayram olsun// Hayata aşk ile bakın/ Muhabbet ateşi yakın/ Düşmanlık gütmeyin sakın/ Bayramınız bayram olsun// Yunusça sevin herkesi/ Yankılansın aşkın sesi/ Çalınsın sevda bestesi/ Bayramınız bayram olsun.”