SİZCE enkazların haykırdığı hukuksuzluk mu daha gerçektir, yoksa kâğıt üzerindeki hukuk mu?
Devletlerarası ilişkileri ve insan haklarını düzenlemek için ikame edilen uluslararası hukuk neden güçlülerin elinde güçsüzlere karşı kullanılan sopa hâline geldi? Uygulayıcıları adalet getirmek için mi varlar, yoksa suçları kayda geçirmek için mi? Mazlumların güvencesi, yeryüzünde yaşayan bütün insanların refah garantörü değil miydi hukuk? Uluslararası hukuk, insanlık için bir adalet eşiği olması gerekirken, anahtarını ekabirlerin elinde tuttuğu bir çıkarcılar kapısına nasıl dönüştü? Öyle bir kapı ki, sadece küresel zalimler girebiliyor. Her türlü kan, dökenlere açık, kanı dökülenlere kapalı…
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Acil ateşkes” kararı okunmaya başlar başlamaz mazlumların aleyhine, kendi menfaatleri lehine “veto” eden bir el kalkar.
Peki, nedir bu “veto” denen menem şey?
BM Güvenlik Konsey’inde kararın geçmesini engelleyen “yetki”ye denir. Güvenlik Konseyi’nde beş daimî, on geçici üye bulunmaktadır. Barış, güvenlik konuları, yaptırım, askerî müdahale gibi önemli kararlar alınırken en az dokuz oy gerekir. Fakat reddetmek için daimî üyelerden tek bir oy yeterlidir. Böyle durumlarda on dört “evet” bir” hayır” etmez maalesef. Çünkü bütün oyun aktörlere göre kurgulanır, aktörler de oyuna göre seçilir. BM Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi güçlü devletlere aittir; bütün sistemi işlemez hâle getiren veto hakkıyla kendi çıkarlarını, müttefiklerini ve de onların çıkarlarını korumaya çalışmaktadırlar.
İşte, bazı üyelerin yıllardır elleri titreye titreye yaptığı “ateşkes” çağrısının hükümsüz ve etkisiz bırakılmasının sebebi budur. Düşününüz, haksızlığı önlesin diye bir aslan besliyorsunuz. Yıllarca emek verip, ümit bağlıyorsunuz. Bir de bakmışsınız ki küresel hegemonyacılar aslanın çenesini çatmış (açıp kapamasını engellemek için), dişlerini sökmüşler. Görünüşte var mı var ama kükreyemez hâle getirilmiş. An itibariyle iyilikten yana yapılan çağrılar masalarda, tüm mazlum coğrafyaların ve Gazze’nin halkı da kendi topraklarında katledilmektedir. Gazze’de gökyüzü yanarken BM salonlarında “Acil!” çağrısı yükselir. Daha cümle bitmeden bir el kalkar. Veto… Bir cümle düşer: “Geçmedi…” Ve bir çocuk susar… Bir şehir yanar… Yokluğu yanı başımızda, utancı içimizde, çığlığı uzaklarda bir bebek, daha bağlanamadan hayattan kopar… İnsanlığın semasını bu ikiyüzlülük, çifte standartçılık kaplarken Gazze’nin omuzlarına da acımasız bir karanlık çöker.
“Acil ateşkes!” dendi. Karar, insanlığın boğazına takıldı. Veto adaleti, masayı kilitleyen metal bencilliktir. Tek bir el, tek bir kelime yüz binlerin hayatını parçaladı. Adalet masada çok, ama sokakta yoktu. Adaletin içini çifte standart oydu. Bedenler bombalarla, umutlar adaletsizlikle vuruldu.
Hukukun terazisi vardı hani, hatırladınız mı? Güya âdil olmak, tarafsız olmak, vesayet altına girmemek için karar vericilerin gözü bağlı idi. Benden duymuş olmayın, şimdilerde adalet dağıtıcıların gözbağı çözülmüş, gerçeğe karşı körleşmiş ve de sağırlaşmışlar. Bazı insanlar daha suç işlemeden mahkûm ediliyor, bazıları ise elinden kan damlaya damlaya kıtalararası mekik dokurken ne tutuklanıyor ne de mahkemeye çıkarılıyorlar. Terazi, dengeyi güçten ve çıkardan yana kaybetmiş. Bütün insanların eşit olmasının amaçlandığı tartıda “bazı insanlar daha eşit” çıkıyor. İşte bu yüzden, bazı ölümler kör göze parmak sokar gibi servis edilirken, diğer birçok ölümler de hiç gösterilmiyor. Güçlülerin ölüleri gömülürken, mazlumların ölüleri görünmez kılınıyor. Ne yazık ki, mahkeme tutanakları yıkıntıların gözü kadar dürüst değildir. Ama unutulmasın ki, boş sokakların çığlıklarını taşlar kaydetmektedir…
Suçlar sabit. Tanıklar ya sessiz ya şehit ya şahit… Deliller hem ortalara, hem vicdanlara saçılmış. Dosya kapandı. Hukuku bir zincirle daha bağladılar. Çifte standardın utancı nehirleri ağlattı.
Mahkemeyi mahkeme yapan, kurallar ve kararlar mıdır? Yoksa aldığı kararları uygulayacak güce mi muhtaçtır? Uluslararası mahkeme kararlarını kâğıt üzerine hapseden global mekanizmasızlığı işletecek bir sistem imkânsız mıdır? Ne dersiniz, “İslâm’ın bakiyesi” iflas etmiş beşerî hukuk bakiyesini insanlık lehine “hayr”a çevirebilir mi? Bombaları susturacak hükümler, kuşatmaları kaldıracak raporlar yazılabilir mi?
Raporlar okundu… Hükümler yazıldı… Adalet istendi… Karar verildi… Ama uygulanmadı…
Zaten uygulanmayacaktı. Çünkü hükmü uygulayacak güç yoktu. Evler yıkıldı, sokaklar yok oldu. Yol kenarındaki bir çatal ait olduğu sofranın bir daha kurulamayacağını haykırdı. Hukuk, diplomasinin gölgesinde kayboldu.
Kelime oyunlarını siz de fark ediyor musunuz? Kelimelerin ağırlığını hafifletmek için hukukun dilini büküyorlar. Hukuk, adaletten çok diplomasinin ve çıkarın dili olmuş durumda. Gazze söz konusu olunca “operasyon” diyorlar. Haberleri “çatışma” başlığı ile açıyorlar ya da “trajedi” deyip, hızlıca başka konuya geçiveriyorlar. BM İnsan Hakları Konseyi’nin özel raportörleri, Gazze’deki koşulları “soykırım riski” olarak tanımladı. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, sivillere yönelik kitlesel saldırıları uluslararası hukukun en ağır ihlallerinden biri saydı. Fakat birçok devlet, diplomatik dilde ısrarla “operasyon” demeye devam ettiler. İstisnalar hariç, hepsi bildiği halde “soykırım” diyemediler. Çünkü “soykırım” kelimesi, sorumluluk doğurur. Bu tespiti yapanın, derhal ve acilen, yarın değil, sonra değil hemen şimdi harekete geçmesi icap eder. Peki, sizce bütün bu kelime oyunları taşlara bulaşan kanı silip, çocuk, bebek, kadın ve erkek bütün mazlumların kan izlerini kazıyabilir mi?
Soykırım vardı… “Operasyon” dendi. Yıkım oldu… “Çatışma” dendi. Savunmasız insanlar, çocuklar, bebekler öldü… “Sivil kayıp” dendi. Elli bin insan öldü…
Kelimeler kırpılıp, gerçek, kavramların arasına saklandı. Kâğıt üzerinde kalan kararlar sallandı rüzgârda. Bir de etrafa dağılan sahipsiz kalmış oyuncaklar… Vahşetin acısını ölü sayısı mı daha iyi anlatır, cezasızlığın yıkıcılığı mı? Hukuk kimin ağzı ile konuşur? Bizler sustukça yıkılan şehirler bizim yerimize adaletin kaydını tutuyor.
Su yok. Elektrik yok. İlaç yok. Yardım yok. Vicdan yok. Gazze’de kopan eller, ayaklar bir tek şey soruyor: Ölülerin çokluğu mu, adaletin yokluğu mu?



