Adalet ve ahlâk bilincinin topluma yansımaları

Bir insan adaleti arayıp duruyorsa oradan hızla uzaklaşmalı. Adalet aramaktan kastım da elbette hukukî anlamda haklarını savunmak için yargı mercilerine başvurmak değil. Ama aile içinde, yaşadığı çevrede, yer aldığı cemiyette, çalıştığı iş kolunda adilane davranmaktan evvel kendine hakça davranılması adına sürekli mızmızlanan insanların bekledikleri, aradıkları adalet de bilinen manada hakkın hak sahibine teslim edilmesine işaret etmiyor.

Ahlâk ve adalet arayanlar


ADALETİN hep aranan bir ıstılah oluşu, nefsin kendine dönük tabiatından olsa gerek. Aslolan adaleti ahlâk üzere tesis edebilmek… İnsan, el emeği ile var etmediği ve kendi mülkiyetinde bulunmayan hiçbir değerin inikasını kâinatta bulamayacak. En azından arzu ettiği hâliyle ve en doğru hudutlarla çevrelenmiş bir biçimine kavuşabilmesi çok da ihtimalli değil. 


Hep bir ayna nöron kanunu baş rolde zikredilir. Muhatabın yansıttığı hâlleri gören ve algılayan bir beynin aynıyla etkileşime girmesi ve benzer şekilde kişiyi bir his dünyasına transfer etmesi ve ardından da eyleme geçirecek benzer bir insiyakı tetiklemesi makul bulunur. Nöronlar her ne kadar belli görevleri icra etmekle sınırlı ömürlerini, etki/ tepki kurgusunda sarf etseler de insanın ruhu ve bu ruha biçim veren ahlâkî ve İlâhî değerleri, kişinin hareket alanında, nöronların istemsiz etkileşiminden çok daha dominant bir mertebededir.


İnsan nöronlardan, beynindeki elektrik akımından ve loblardan çok daha fazlasına sahiptir. İnsanda henüz tam manasıyla kavranamayan, hikmeti her yönüyle açıklanamayan İlâhî bir sır olan RUH vardır ve bu ruh, bütün fiziksel mekanizmanın, akıl yürütme kabiliyetlerinin ve yaşamak için gerekli tüm fizikî ehliyetlerin ötesinde bir değerler dizisini meydana getirir.


Ruh, aklı, kalbi ve tüm bunların uzantı dosyası olan aksiyon ve hissedişleri yönlendiren, bir eşkale bürüyen ve kişiyi ahlâk, erdem ve ademiyet ölçü biriminde bir değere vasıl eden en bariz varlık cüzüdür. Yoksa pek tabii insana dair hâl ve aksiyonları, nöronların taklitçi kabiliyetine, beş duyu organıyla aldığı bilgiyi işleyip icraata geçebilme, daha doğrusu insanı icraata geçirebilme yetkisine dayandırmak çok kolaycı bir yaklaşım olacaktır. Bu aslında yine yeni dünya düzeni içinde bilgiyi kötüye kullanma ve insanı dinî ve ahlâkî değerlerden ayrıştırma yönünde bir ayak izine de benzeşiyor. İnsanı yeniden kodlamaya ve tüm tarihî, kültürel ve dinî bağlarından koparma yolunda atılan adımları takip ettiğimizde bıraktığı ayak izlerinin ebadı biçimi ve rotası, tam da bu minvalde. Bilgi ve teknolojiyle açıklanmaya çalışılan bir figür olmaya mahkûm ediyorlar insanı. Ya da en azından hedefledikleri açılım düşük değerli, özgürlük ve bireysellik sarmalına sıkıştırılmış ve özgürlüğün fert olmanın değerini neye işaret ettiğini dahi anlayıp tanımlayama yetkin olmayan ezberci zihinler kurgulama amacı taşıyorlar. 


İnsanın eylemlerini safi yaşadığı çevreye, coğrafyaya, aileye ve eğitim gibi sonradan edinilen birtakım meziyetlere bağlı bir yansıma olarak tanımlamak ve hatta bu eylemlerin çerçevesini daha da daraltıp zihin yapısına, nöronların fonksiyonuna, beyindeki elektrik akımının voltajına isnat etmek, insanın ahlâkça bulunması gereken rütbe ile gönül bağını koparıyor.


Yeni dünya düzeninde insana “Sen özgürsün” diyorlar ama hiçbir aidiyet özgürlüğü bırakmıyorlar. “Sen bireysin” diyorlar ama bireyin sahip olması gereken ahlâkın övdüğü değerlere paye biçmiyorlar. Ve “Sen masumsun” diyorlar, hiçbir sorumluluk hissetmeden bütün suçlarını zamana, çevreye ve fizyolojik verilere yükleyebilecek bir salahiyet veriyorlar. 


Aslında amaçlanan bu amipsel yaşam biçiminde, insanı ahlâktan ve ahlâka ait bütün sınırlayıcı bilgilerden bertaraf etmek… Onları düşünmeyen, hiçbir sınıra ayakları takılmadan ilerleyebilen ve çeşitli başlar tarafından idare edilebilecek kollar olarak kodlayan bu global örgüt, kişiyi “hür insanlık”tan “ahmak köle”lere tahvil etmek muradındalar. Toplumlardan kültürel ve dinî değerleri sıyırdığınızda geriye kalan çırılçıplak bir kemik yığınını istenilen hareket kabiliyeti ile yönlendirmek hiç de zor olmasa gerek. 


İşte tüm suçlarından beraat ettirilen insan için yolun bundan sonrasında her yöne gidebilme kabiliyeti kazandırılmış bir sınırsızlık baş göstermiş demektir. Fakat bu sınırsızlık anlamca “hayvanî” olsa da kişiye “özgürlük” rütbesi verildiğinde, artık bu ahmak köleleri özgür oldukları aldatmacasında tam bir köle olarak kullanmak için gereken aparatlar tamamlanmıştır. 


Evet, tam da böyle bir hengâmın ortasında, hâlâ insana sınırlarla ve inanca ait değerlerle, aile ve milliyet bağlarıyla erdemli olabileceği hakikatini anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü ısrarla insana özgür ve sınırsız olarak değerli olabileceğine dair birtakım uyuşturucu manalar zerk ediyorlar. Bunları tüm teknolojik iletişim yollarını kullanarak ve genç nesillere “sahte mutluluk” pazarlayarak yapıyorlar. 


Bu yeni verilerle kodlanmış ve aslını kaybetmiş zihinlerle kişi, adaleti, hakkı, merhameti ve huzuru tesis etmekle sorumlu bir birey olmaktan çıkarıldı. Bütün bu hayatî kavramları sadece arayan ve bulduğu her ortamda bütün geçmişini, milliyetini ve ailesini göz ardı edebilecek kadar nötralize edilmiş birer robota dönüştürüldü dünya insanı. Bu nötralize zihinlere sorsanız “adalet” ve “ahlâk” için söyleyeceği ilk şey, onun nerede olduğunu bilmediği ama arayıp durduğu olacaktır. Zira o, bütün bu değerlerin içinde yaşaması gereken bir bireydir ama çevresindeki hiç kimseye adalet ve ahlâkla muamele etmesi gerekmez. Çünkü bu ruhsuz sistem ona suçlu ve sorumlu olmadığı bir dünya vaat etti. Ona göre kendinden zuhur eden bütün çarpıklıklar ya yaşadığı coğrafyanın, inancının ya da ailesinden gelen ezberlerin birer uzantısıdır ama asla kendi sorumluluk alanına dahil değildir. Ona verilmeyen veya gösterilmeyen adalet ya da ahlâkî tutumlarda ise yine kendi benliğinin hiçbir kabahati bulunmamakta ve bu liyakatsiz yaşam biçiminden kurtuluşu da bağlarını koparmakta görmektedir.


Bu hamakatın nasıl yazık bir vaziyet olduğunun farkında mısınız?


İnsanı bütün kabahatlerinden beraat ettiren bu absürt sistemin amacı insana sahte bir mutluluk sağlamak mı yoksa onu her şeye karşı bir sorumluluk hissedişinde sabit tutacak vicdan muhasebesinin önünü kesmek mi?


Utanabilen, mahcup olabilen nesilleri absorbe ettiler. Onun yerine kızarmayan yüzünde öz güven pompalayan değersiz bir kimlik yamadılar. Utançsızlık bataklığını, özgüven süsleriyle bezediler.


Bir insan adaleti arayıp duruyorsa oradan hızla uzaklaşmalı. Adalet aramaktan kastım da elbette hukukî anlamda haklarını savunmak için yargı mercilerine başvurmak değil. Ama aile içinde, yaşadığı çevrede, yer aldığı cemiyette, çalıştığı iş kolunda adilane davranmaktan evvel kendine hakça davranılması adına sürekli mızmızlanan insanların bekledikleri, aradıkları adalet de bilinen manada hakkın hak sahibine teslim edilmesine işaret etmiyor. Hep kendine açılacak bir alan ve kendi benliğini tatmin ettirecek bir ululama beklentisi içinde yaşayıp giden bu yeni model, kendinden doğacak hiçbir hareketin sorumlusu da olmadığından, kimseye hakkını teslim etme mecburiyeti de duymuyor.


Bu artık robotik bir insan biçiminin, sadece kendini önceleyen ve kendi menfaati mevzubahis olduğunda en yakınındakinden en uzak paydaşa kadar ezip geçebilecek bir prototiple karşı karşıya olduğumuz vahametini de fısıldıyor.


Bir yandan da bu sözümona özgür bireylere “ahlâk” kavramını da yeniden tanımladılar. Onlara göre ahlâk, insanın kendi algısını referans alan bir boşluk. Boşluk diyorum çünkü hiçbir değer yargısıyla örtüşmeyen konturlara sahip. Hatta bu konturlar, defaatle silinip tekraren çizilebiliyor. Tutarlı ya da arandığında bulunabilecek bir kesinliğe de sahip değil. Öyleyse insanı arzularının esiri olma yönünde yeniden kodlarke, ahlâk ve adalet gibi kavramları da iki farklı kategoriye ayırıyorlar.


Bu kategorilerden ilkinde, kişinin varlığına hizmet eden bir ahlâk ve adalet talebi var ediyorlar. Kişiyi sorumluluktan ve cürümden tamamen izole edip, sadece bir beklenti başlığına sıkıştırılan erdemleri muhatabından beklemekten öteye gidemeyen bireyler tesis ediyorlar. 


İkinci kategori daha da kaotik... Çünkü bu insana elakstikî bir değerler dizisi veriyorlar. Ve bunu istediği biçimde, istediği sınırlarda var etmesi için yeni bir özgürlük alanı tanıyorlar. Öyleyse bilinen ve kabul gören ahlâk sınırları içinde kişinin sapkın talebini karşılayan bir kontur bulunmuyorsa kişiye bu ahlâk hudutlarını yeniden belirleme salahiyeti veriyorlar.


Şimdi bir düşünmek gerek… Bu iki makulede de zarar gören sadece kişinin kendi midir? Yoksa bu bireylerin halka halka büyüyerek toplumu temsil eden bir yoğunluğa erişme rizikosu mudur? En baştan başlamalı ve herkes evinin önünü süpürür gibi ahlâkın, erdemin, adaletin, vicdanın ve merhametin herkesçe değişebilen sınırlara sahip olmadığını evvela kendi kalbimize ve aklımıza yazmalı, yazılanı da aile efradımızdan, çocuklarımızdan çevremize kadar herkese okutmalıyız.


İnsan ahlâkı ve adaleti çevresine nasıl okutur ki? Çok basit, ahlâklı ve adaletli olarak… Ama ona göre, buna göre, bana göre değil. İlâhî hudutlara göre, Kur’ân ahlâkına, Hz. Muhammed ahlâkına göre… Allahu Teâlâ’nın hükûmetinde O’nun hükümlerine göre…