ABD’de Kongre Baskını: ABD-Türkiye ilişkilerine tâze bir başlangıç

Köprülerin altından çok sular aktı. Ne Türkiye eski Türkiye, ne de 6 Ocak sonrası ABD, eski ABD… İkili ilişkilerde dikkate alınması gereken önemli husus da burası! Yeni dönemde Türkiye’nin ABD’den beklentilerinin öncelikleri bellidir. ABD yönetimi bunları çok iyi bilmektedir. Listeyi sıralamak, bu kısa yazı çerçevesinde mümkün görülmemektedir. Ama öncelik, bizzat ABD’nin Pennsylvania’da himaye ettiği ihtiyarın derhâl ve şartsız iade edilmesidir.

SİYÂSİLER, araştırmacılar veya yazarlar, sözlerine veya yazılarına başlarken muhtemelen “6 Ocak 2021, ABD Kongre Baskını” diye başlayacaklar. Çünkü “6 Ocak 2021” tarihi, Kongre binasının bizzat ABD’liler tarafından vahşice baskına uğraması olayı, artık silinmemek üzere tarih oldu. Bir olayın bu kadar kısa sürede, şaşırtıcı bir hızla tarih olması bile başlı başına tarihî bir olaydır.

Hâdisenin üzerinden uzun süre geçmedi ama güncelliğini ve sıcaklığını hâlâ koruyor. Olay üzerinde ciddî ve derinlemesine çok yönlü düşünülmesi, değerlendirilmesi ve araştırılması gerekiyor.

İsterseniz, 6 Ocak tarihine gelmeden önce “Yeni Dünya” denilen ve dünyanın jandarması olarak tanımlanan gücün, vahşiliğin, kanunsuzluğun ve vahşi kabadayılık prototipi ABD’nin tarihine kısaca göz atalım…

Amerika’nın tarih sahnesine çıkışı

1492’de Amerika’nın keşfinden sonra İspanyol ve Portekizliler, Güney ve Orta Amerika’yı sömürgeleştirmişlerdi. İspanyollar, Meksika ve günümüzde ABD’nin bazı eyaletlerinin bulunduğu bölgelere de hâkim oldular. Kıtanın altın ve gümüşleri Avrupa’ya taşındı. Yine İspanyollar, İngilizleri uzun süre Amerika’dan uzak tuttular.

Ancak 16’ncı yüzyılın sonlarında, Kraliçe Elizabeth döneminde İngilizler Amerika’yı kolonileştirmeye başladılar. 1588’de İspanyol donanmasını mağlûp edince önleri açılmıştı. İngiltere’de iktidar mücadelesini kim kaybettiyse (Püritenler, Katolikler), henüz kolonileşmenin yeni başladığı Amerika kıtasına yani Yeni Dünya’ya giderek şanslarını denediler. İngiltere ise zamanla daha da kuvvetlendi, kendisinin ve Fransa’nın Amerika’daki sömürgelerine de hâkim oldu. Amerika’daki koloniler vergilerini verip Kral’a itaat ettikleri sürece özerk olarak yönetiliyorlardı. Ancak 18’inci yüzyılın ikinci yarısında İngilizlerin art arda koydukları vergiler ve üst perdeden bakışları, kolonilerin dayanışmasına yol açtı.

1773’te Amerika’da çıkarılan Çay Yasası ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı yolunda önemli bir adımdı. 1774’te ve 1775’te koloniler Philadelphia’da iki kongre tertip ettiler. Kuzeydeki koloniler bağımsızlık yanlısı tavır takınırken, ortadaki güneyli koloniler İngiltere ile mevcût statükonun korunmasından yana olan muhafazakâr Dickinson’u desteklediler. Dickinson’un etkisinde kalan Kongre, o yıl bağımsızlık istemediğini beyan etmişti. Ancak İngilizlerin katı tutumu ve Jefferson, Franklin, Washington ve Paine gibi isimlerin halkı bilinçlendirmek için verdikleri çaba, Amerikalılarda bağımsızlık hevesinin doğmasına yol açtı.

2 Temmuz 1776’da Kongre, bağımsızlık için oylama yaptı. Bağımsızlık metni Kongre tarafından kabul edilince, ABD resmen 4 Temmuz 1776’da bağımsızlığını ilân etmişti. İngiltere’ye göre kolonilerin bu tavrı, imparatorluğa karşı isyandı!

İngiliz ordusunda eski bir subay olan General George Washington önderliğinde mücadele eden Amerikalılara Fransızlar da 1778’de İngiltere’ye savaş açarak destek verdiler. Fransa’nın bu desteği vermesinde, 13 Amerikan kolonisinin oluşturduğu ordunun 1777’de Saratoga’daki İngilizleri yenmesinin büyük etkisi olmuştu. Amerikalılar 1781’de Yorktown’da İngilizleri yenerek savaşı kesin zaferle noktaladılar.

İngiltere’ye bağlı Kanada ile ABD sınırının tespiti yüzünden uzun süren müzakereler neticesinde 3 Eylül 1783’te imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere, Amerika Birleşik Devleti’nin bağımsızlığını onayladı.

Amerika bağımsızlığını ilân ettikten sonra, devletin nasıl yönetileceği büyük bir problem oldu. Koloni döneminin geleneğiyle yerel idareler güçlüyken, Washington’daki merkezî idarenin yetkileri çok kısıtlıydı. Ayrıca devlet tam olarak oturmadığından, ülke içerisinde yetki karmaşası vardı. Devletin kurulduğu ilk yıllarda İngiliz geleneğinin devam etmesini isteyen Güneyliler, federal hükûmetin yetkilerinin arttırılmasını isterlerken, Kuzeylilerse mahallî idarelerin yetkilerinin genişletilmesinden yanaydılar. Nihâyet uzun tartışmaların sonunda bir uzlaşmaya varıldı ve anayasa, 1787’de kabul edilip 1790’da yürürlüğe girdi. Bu yeni anayasa ABD’ye devlet görünümü kazandırmıştı. Eyaletler içişlerinde serbest olmakla beraber, dış politikada merkezî hükûmet söz sahibi olacaktı (15 Ekim 2017, Pazar Sabah, E. Afyoncu).

Yukarıda özetlenen ABD, kısaca yazılan bu tarihten ibaret değil. Yerleşik hayata geçerken kıtanın yerli halkı olan Kızılderililere tam bir katliam uygulamıştır. Kızılderililer günümüzde yok denilecek derecede tükenmişlerdir. ABD, sadece Kızılderilileri yok etmekle kalmamış, eski sömürgesi Afrika’dan gemilerle taşıdığı Siyahileri de katletmiştir. On binlerce Siyahiyi eşya hükmünde köle olarak pazarlamış ve o insanların sırtından zengin olmuştur.

ABD ilerleyen zamanlarda yeni dünyada değil, eski dünyada da zorbalığını sürdürmüştür. Geçen yüzyılın ilk yarısında üst üste cereyan eden iki dünya savaşında yorgun düşen milletleri “demokrasi” tuzağı ile ağına düşürmüştür. Emperyalist ABD, ya doğrudan veya dolaylı yollardan baskılarını bizzat eliyle inşâ ettiği “Birleşmiş Milletler” ve “NATO” eliyle gerçekleştirmiştir.

Başlangıçtan beri ABD lâikliği dayatırken, kendisi aksine “din devleti” olma politikaları gütmüştür, gütmeye devam etmektedir. Demokrasi havarisi görüntüsü ile milletlerin tarihten gelen güçlü inançlarını terörist olarak yaftalamıştır. Bunu ya bizzat veya göstermelik terör örgütleri (IŞİD örneğinde olduğu gibi) eliyle hayata geçirmiştir.

Kristof Kolomb’un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tâbi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda 70 milyon Kızılderili ortadan kaldırıldı.

ABD’nin resmî devlet politikası olan Kızılderili soykırımı, Nazi Almanya’sında Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha büyük bir katliamdır. ABD’nin resmî mâkâmları bir Kızılderili başına 5 dolar ödemişti. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolup taşmıştı. İlk biyolojik silah da Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililere yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için, başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan ölmesi de soykırım yöntemlerinden biri olmuştu. Ancak ABD’liler, soykırım için son derece ilginç bir savunma yapıyor: “Sonuna kadar öldürmedikçe soykırım sayılmaz.”


Bartolome de Las Casas’ın yazdığı “Kızılderili Katliamı” adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar...”

Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un seyir günlüğüne göre Kızılderililer, “keskin silahları ilk kez gören, kötülüğü tanımayan ve hiç silahı olmayan“ bir ulustu. O tarihlerde dünya nüfusunun 5’te biri Kızılderiliydi. Ancak bugün soykırımlarla yok denecek seviyeye geldi.

Kızılderililere tahammül edemeyen bu zorbalar, onları “halk” olarak bile görmüyorlardı. ABD’nin kurucusu ve ilk Başkanı George Washington’un sözleri de tezi doğruluyordu. Washington, yerlileri vahşi kurtlara benzeterek, “Bu vahşi hayvanların (Kızılderilileri kastediyor) tamamen imha edilmesi gerekiyor” diyordu. Sonuçta da öyle oluyordu. ABD’nin bir başka Başkanı Theodore Roosevelt de Washington’dan geri kalmıyordu: “Ben, ‘En iyi yerli (Kızılderili) ölü yerlidir’ demek istemiyorum ama 10’da 9’u öyledir…”

İkinci Cihan Harbi’nde Japonya’nın Nakazaki ve Hiroşoma şehirlerine attığı atom bombaları ile binlerce insanı katleden ABD; Vietnam’da, Afrika’da, özellikle Orta Doğu’da katliamlarını sürdürmüştür. Bu katliamların hesabı henüz sorulmamıştır. Son olarak sakıt Başkan Trump eliyle, Filistin topraklarını cömertçe İsrail’e peşkeş çekmiştir.

6 Ocak 2021 Kongre Baskını’nı hazırlayan anlamda görünen sebepleri bulunmaktadır. Ama bir de baskının görünmeyen yönü bulunmaktadır ki, özenle gizli ve saklı tutulmaktadır. Yukarıda işaret edilen ABD’nin günah defterinde sıralanan hâdiselerin bedeli bizzat kendine dönmüştür. Nakazaki, Hiroşima, Irak, Suriye ve Filistin’deki cinayetlerin bedeli olarak tezâhür etmiştir bu. Baskın, ABD’nin suratındaki makyajı silmiş ve çirkin yüzünü göstermiştir.

Göreve yeni başlayan ihtiyar Biden, ABD’nin baskınla dökülen makyajını ve sarsılan otoritesini toparlayabilecek midir? Olaya nereden bakılırsa bakılsın, ABD’nin kendinden kendine gelen bir belâdır. Tıpkı 1917 Ekim Bolşevik Devrimi ile Çarlık Rusya’sının çökmesi gibi…

Türkiye-ABD ilişkileri ve geleceği

ABD ile Türkiye ilişkileri, başından beri inişli çıkışlı bir seyir takip etmiştir. Amerika 1783 yılında bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkarken, ilk başlarda Avrupa siyâsetiyle pek ilgilenmedi. Bu bağlamda resmî düzeyde Osmanlı ile ilişkileri de 1830’lu yıllara kadar gecikmiştir. Nitekim bu süreç zarfında Akdeniz’de ticâret gemileri ile varlığını göstermiştir. Ama güçlü bir devlet olarak değil. Cezayirli gemiciler, Akdeniz’de izinsiz gezen Amerikan gemilerine el koymuş, buna karşılık Amerika ise bu ülkeye 12 bin altın haraç ödemiştir.

Amerika her ne kadar uzak kalsa da vazgeçemeyeceği bir şey vardır bu yüzden: Akdeniz’de ticâret… Bu nedenle birçok kez Osmanlı ile ilişki kurmaya çalışmış ama gerek o günün şartları, gerekse Osmanlı’nın durumu bu süreci geciktirmiştir. Amerika, Osmanlı ile 7 Mayıs 1830 yılında “Seyr-i Sefâin Antlaşması”nı imzalamış ve sonra ülkenin birçok yerinde elçilik açmıştır. Önceleri müspet başlayan ilişkiler, bir süre sonra elçilerin Osmanlı’nın içişlerine karışmasıyla birlikte bozulmaya başlamıştır. Özellikle Amerika’nın Ermenileri himâyeye çalışması ve misyonerler vâsıtasıyla Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtması çok önemlidir. ABD’nin, Osmanlı’dan bir şeyler koparmak istediğinde bunu ya Akdeniz’e savaş gemisi yollayarak ya da içerideki Ermeniler vâsıtasıyla elde etmeye çalışması, ilişkilere büyük darbe vurmuştur. Bütün bunlar göz önüne alındığında, Osmanlı son dönemlerinde en çok Amerika ile uğraşmak zorunda kalmıştır.

Amerika, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile de ilk başlarda sorunlar yaşamıştır. Bunlardan en önemlisi, Lozan Antlaşması ile birlikte kaldırılan kapitülasyonlara Amerika’nın sıcak bakmaması ve Amerikan Temsilciler Meclisi’ndeki muhalefettir. Bu nedenlerden dolayı, ancak 17 Şubat 1927 yılında geçici bir antlaşma imzalayabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türk- Amerikan ilişkileri, “Soğuk Savaş öncesi ve sonrası dönem” diye iki şekilde ele alınabilir. Soğuk Savaş öncesinde Avrupa ve Amerika, Türkleri “Batı’nın kalkanı” olarak görmüştür. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında iki ülke ilişkileri bakımından bu yeni ortamın getirdiği yeniliklere paralel olarak Türk-Amerikan ilişkileri de farklılaşmış, yapısal bir değişikliğe uğramıştır.

ABD-Türkiye ilişkileri, stratejik ortaklık veya NATO ortaklığı gibi kelimelerin arkasına sığınılarak çok iyi yorumlanamaz. Çünkü ABD- Türkiye ilişkileri sürekli ABD’nin dayatmacı ve tek taraflı çıkarları üzerinden yürütülmek istenmiştir. Hâlbuki milletler arası ilişkilerde önemli olan, iki tarafın çıkar ilişkileridir.

Sonuç

Bu satırların yazıldığı esnada henüz göreve başlamamış bulunan ABD’nin yaşlı Başkanının Türkiye-ABD ilişkilerinde gerek önceden izhar ettiği düşünceleri ve gerekse Obama dönemi Türkiye karşıtı bürokratları yeniden göreve getirerek tavrını belli etmesi dikkat çeken birer hamleydi.

Türkiye-ABD ilişkilerinde mevcût kara delikler henüz kapanmamıştır. Meşru iktidar DP’nin kurulan tezgâh ile 27 Mayıs 1960 tarihinde alaşağı edilmesi ve sonrasında çok kıymetli üç siyâset adamının idam edilmesi, bir ABD tezgâhıdır. On yıl sonra 12 Mart 1971’de yine muhtıra ile iktidarın askerlere devredilmesi de bir ABD oyunudur. En önemlisi, 12 Eylül 1980 tarihinde yine bir askerî darbe yapılması, ABD’nin Türkiye’de yıkım hareketinden başka bir şey değildir. Askerler eliyle iktidarı ele geçiremeyeceğini anlayan ABD’nin son olarak 15 Temmuz başarısız FETÖ ayaklanması da yine bir Amerikan senaryosundan başka bir şey değildir.

Köprülerin altından çok sular aktı. Ne Türkiye eski Türkiye, ne de 6 Ocak sonrası ABD, eski ABD. İkili ilişkilerde dikkate alınması gereken önemli husus da burası! Yeni dönemde Türkiye’nin ABD’den beklentilerinin öncelikleri bellidir. ABD yönetimi bunları çok iyi bilmektedir. Listeyi sıralamak, bu kısa yazı çerçevesinde mümkün görülmemektedir. Ama öncelik, bizzat ABD’nin Pennsylvania’da himaye ettiği ihtiyarın derhâl ve şartsız iade edilmesidir. Çünkü FETÖ’nün iadesi, ilişkilerin iyileştirilmesinde son derece önemli bir adımdır.

ABD’nin yaşlı Başkanı Biden böyle bir adım attığı takdirde öteki sorunlar kendiliğinden çözülecektir. Türkiye-ABD ilişkilerinin normalleşmesinde yeni bir sayfa açılacaktır.