DARBE, bir “iç politika türü”dür. Anayasa’ya aykırıdır. Demokrasiyi zehirleyen bir hâldir. Gayr-i meşrudur…
Ancak buna rağmen bazen devletin bir gücü, bazen de halkın bir kesimi “psikolojik” bir süreç neticesinde bu iç politika türüne başvurur. Yani bazen devlet bazen de halk, hukuk ve demokrasi dışı olan bu yola girer. Neden?!
Devlet içindeki güç savaşı, halkın içinde ise bir öfke dalgası bu yola girmenin öncelikli sebebidir. O zaman küresel güçlerin teslim almak ve yönetmek istedikleri devlet ve halkı söz konusu bu iç politika türüne yöneltmek, temel stratejilerdir.
Özellikle Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin -başta İngiltere ve ABD- sömürgeleri için üstünde en fazla çalıştıkları “tezgâh” türü, bu iç politika türü olan “darbe” konusudur.
Dolayısıyla Venezuela’da yaşanan ABD operasyonu bir “askerî işgal” değildir; tipik bir “darbe”dir. Zaten Maduro ve eşinin ABD tarafından alınıp kaçırılması, ABD’ye karşı suç işlemek iddiasıyla yargılanmasına direnç göstermemesi ve dahası halkın bir kesiminin bunu sevinçle karşılaması, yaşanan sürecin bir darbe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ardından Maduro’nun yardımcısı Delcy Rodriguez’in yeni başkan olarak seçilmesi -daha doğrusu atanması- ve ardından yapılan açıklamalar da tipik darbe planının devamı olan uygulamalardan ibarettir.
Hatırlanacağı üzere 15 Temmuz gecesi yaşadığımız da bir “darbe” teşebbüsü idi ve ABD destekliydi. Ve her darbede olduğu üzere bizzat ülkenin bir kısım askerî gücü, medya gücü, iş insanı gücü, iktidar adayı partisi ve hatta muhalefetteki seçmenin bir kısmı “seyirci” pozisyonunda destekçi kalarak bu iç politika türünü tercih etmişti. Yapılan kanlı darbe girişimi başarısızlıkla neticelenince de Erdoğan’ı “tiyatro” tertiplemekle itham etmişlerdi.
Bu bağlamda ABD’nin, Çin ile her geçen gün büyüyen “ekonomik” savaşı kapsamında birçok ülkede “darbe” şartlarını örgütleyeceği ve her ülkeye özel bir darbe desteği vereceği çok açık. Meselâ Venezuela’da yapılan operasyon sürecinde ABD’nin uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamaları tartışılıyor. Oysa ABD bizzat Venezuela içindeki darbe unsurlarına lojistik destek sağlıyor. Yani Maduro’ya darbeyi yapan bizzat Venezuela’nın içindeki güç odakları ve halkın öfkesi… ABD ise söz konusu bu hukuk ve demokrasi dışı yönelişe eşlik ediyor.
Kuşkusuz ABD, ekonomik açıdan sömürge olarak gördüğü ülkelerde devlet içinde güç savaşı olmasını ve halkın öfke nöbetlerine düşmesini örgütlüyor, zamanı geldiğinde de düğmeye basıyor. Ancak odaklanılması gereken ABD’nin “tezgâhı” değil sadece, bu tezgâhta darbe kilimini dokuyan iç dinamikler var.
Nitekim ABD aynı darbe tezgâhını İran’da da örgütlemek istiyor. Ancak ABD, bir ülkenin devlet başkanını bizzat o ülkeye operasyon yaparak aldığında, hem devlet içi güç savaşı içinde olan çevreleri hem de halkın öfkesini kendi lehine olacak şekilde örgütlemek ister. Yani hem devleti hem halkı kendisine düşman kılacak bir yan etkiyi dikkate alarak operasyon yapar. Zaten Venezuela’da olan biten de tipik bir darbe sürecidir.
Peki, darbe kadar darbenin yapılış yöntemi ve muhtemel risklerin yönetilme şekli, elde edilmek istenen neticeler açısından önemli değil midir? Kuşkusuz önemlidir… Ancak ABD açısından asıl olan darbenin yapılış şekli değildir; asıl önemli olan, söz konusu darbenin taraflarının aldıkları ABD desteği sonrası süreçte yan çizip çizmeyeceğidir.

Bütün dünya, Maduro ve eşinin yatağından alınıp ardından Western filmlerindeki gibi halkın önünde suçlu olarak teşhir edilmesine odaklanıp serzenişlerde bulunuyor; ABD’nin gücünü bu şovla göstermesindeki “iğrenç”lik üzere polemik üretiyor. Oysa bu gündem kadar odaklanılması gereken bir hâl daha var: Venezuela’daki darbe kültürü…
Meselâ bizim Cumhuriyet tarihimizde de az mı darbe yapıldı? Her darbe sonrası ABD’nin generalleri “Bizim çocuklar iyi iş çıkardı!” dediklerinde aslında aynı iğrenç durum ülkemizde de yaşanmadı mı? Darbeyi bizzat yapan devletin kılcal damarlarındaki güç savaşı içinde olan çevrelerle darbeyi alkışlarla karşılayan halkın bir kesimi olmadı mı? Yani hukuk ve demokrasi dışı bu sürece, iç politika türüne bizzat devlet içi güçler ve halkın bir kesimi yönelmedi mi?
15 Temmuz gecesinde de Maduro ve eşi gibi Sayın Erdoğan’ın ve eşi Hanımefendi’nin helikopterli bir operasyonla otelden alınması ihtimalinin gerçeğe dönüşmesi temennisiyle ekran başına geçip izleyen parti liderleri, halkın bir kesimi olmadı mı? Oldu… Yani bir iç politika türü olarak darbeyi isteyenler oldu. İşte, ABD’yi dünyada güçlü yapan bir özellik de ülkelerdeki bu iç politika türüne yönelen devlet içindeki bazı güçler ile kendi öfkesini bu iç politika türü ile tatmin etmeye çalışan halkın içindeki bazı çevrelerin varlığıdır.
Kuşkusuz halkın öfkesini biriktirecek birçok sebep zamanla oluşur. Büyük ekonomik krizler, devlete güveni sarsan bazı olaylar ve de bazı sosyal fay hatlarındaki kırılmalar bu kapsamda en fazla bilinen öncelikli sebeplerdir. Ancak asıl problem, hukuk ve demokrasi dışı seçeneklere yönelmeyi elden bırakmayan yapısal ve sistemsel durumlardır.
Zaten başta ABD olmak üzere AB, İsrail ve İngiltere, üstünde hesap yaptıkları birçok ülkede söz konusu hukuk ve demokrasi dışı yapısal ve sistemsel durumlara vaziyet etmeyi önemserler ve çoğu darbe sonrası da söz konusu darbeleri zımnen veya açıktan desteklerler. Hatta darbeleri özgürlük ve demokrasi arayışı olarak lanse ederler.
Bu “şeytansı zekâ”yı çözmek durumundayız. ABD Venezuela’da yürüttüğü operasyonda ve sonrasında Maduro ve eşine yaptığı muameleyi servis ederken Venezuela devletini ve halkını tek taraflı aşağılamıyor, aksine, Venezuela’nın içinden gelen bir talebi de tatmin etmek adına bunu yapıyor. Kuşkusuz bu talepte bulunan Venezuela içindeki çevrelerin de acziyetini ayrıca resmettiriyor.
Ancak dünyanın asıl konuşması gereken husus, ülkelerin bir iç politika türü olarak darbe hastalığından kurtulması gerektiğidir. Bu arada Maduro’nun söz konusu bu hastalıktan ülkesinin kurtulması adına neler yaptığı da ayrı bir müzakere konusudur.
Unutmayalım ki, hangi ülkede bir devletin içindeki güç odakları ve öfkesi birikmiş halk, bir iç politika türü olarak darbeyi seçenek olarak görüyorsa orada kesinlikle ABD, İngiltere, AB ve İsrail lojistiği olacaktır! Başka türlü sömürgeleri kalıcı olamaz! Demek ki sömürgeden söz açıyorsak, sadece sömürenden değil bir de bu sömürüden beslenen güç ve öfkeden de söz açmamız gerekiyor!
Son olarak, tarihten aldığımız ders üzere, Osmanlı topraklarında kurulmuş hiçbir ülke yok ki, yüz yıldır tarihi darbelerle geçmesin. İsrail devletinin kurulduğu günden beri tek stratejisi var: Ortadoğu’daki bütün ülkelerde bir iç politika türü olarak darbeyi bir seçenek hâlinde canlı tutmak...
Yazımızı bir ironiyle tamamlayalım… Her fırsatta darbe seçeneğine yönelen CHP’nin -ki 15 Temmuz gecesindeki darbeyi ısrarla “tiyatro” diye nitelemişlerdi- Maduro ve eşine yapılan operasyonu bahane ederek Sayın Erdoğan’a yönelik suçlamalarda ve üstü örtülü tehditlerde bulunması, bize şu gerçeği hatırlatmaktadır: ABD için Türkiye, hâlâ darbe planı yapılacak ülkeler listesinde duruyor. Ne de olsa bir iç politika türü olarak darbe seçeneğine sıcak bakan bir muhalefet zihniyeti ve onun habire kışkırttığı bir öfkeli çevresi var…
Ancak bir başka gerçekle daha yüzleşmeliyiz: Türkiye de artık iç politika türleri listesinden “darbe” seçeneğini acil olarak çıkarmalıdır. Etkin, bağımsız ve güçlü olmak için bu şart…
***
Bir solukta…
Kökten Çözüm
Milletle doğru-dürüst
iletişim kuramazlar
Adeta akreptirler
sokmadan duramazlar
Darbecilik bunların
var oluş sebebidir
Çaresi, kuyruğunu
en dipten kesmelidir
Celâli



