Muhalefet aynaya baktığında ne görüyor? İstikamet: Terörsüz Türkiye

Geçmişte düşmanı affetmekten gurur duyup bugün iç barışı sağlama çabasını şeytanlaştırmak, ancak kimliğini günlük işine göre değiştirenlerin tutumu olabilir. Bu ülkede yıllardır siyaset, bazen örgütü kanlı bir sopayla oy devşiren bir kuklaya dönüştürenlerin sahnesi oldu. Bugün o sahnenin kapanma ihtimâli belirdiği için bu kadar bağırıyorlar. Çünkü savaşın bittiği yerde maskeler düşer, sahte kahramanlıklar anlamını yitirir. Belki de Bahçeli’nin çıkışı bu yüzden değil, içeriği yüzünden değil, sonuçları yüzünden tepki çekiyor.

ONLARCA hadis-i şeriflerinde Efendimizin (sav) kardeşlik konusuna ne kadar ehemmiyet verdiğini, bu konuda asla taviz vermediğini ve kardeşliği zedeleyecek en ufak bir söz, fiil veya îmâya tahammülünün olmadığını görmekteyiz. Bilâl-i Habeşî’ye “Kara kadının oğlu” diye hitap eden Ebu Zer’e, “Ya Ebâ Zer, haddini aştın! Sende hâlâ cahiliye ahlâkı mı var? Kara kadının oğlunun beyaz kadının oğluna, beyaz kadının oğlunun kara kadının oğluna üstünlüğü yoktur” demesi, ırkçılık hastalığına çok net ve sert tepki gösterdiğini anlatmaktadır.


Efendimizin (sav) döneminde bu hastalığı hortlatmaya çalışanlar olmuştur. Siyer kitaplarında bazen Yahudilerin entrikalarıyla, bazen münafıkların fitneleriyle, bazen de saf veya gafil bir Müslümanın bir anlık öfkesiyle Ashab-ı Kiram arasında bile ırkçılık damarının harekete geçtiğini okumaktayız. Bu öyle bir damar ki, basit görülebilecek bir küçük çatışmada, birilerinin “Ey Ensar” ya da diğerlerinin “Ey Muhacirler” deyivermesiyle bile bir anda kabarmaktadır. Âlemlere Rahmet Efendimiz (sav), böyle bir fitneyi gördüğünde Ashabını öğle vaktinin sıcağında saatlerce yürütmüş ve fitnenin ateşini güneşin ateşiyle, yorgunluk ve susuzluğun hararetiyle söndürmeye çalışmıştır.


O feraset ve basiret timsali Efendimiz (sav) buyurur ki, “Nizar evladı ‘Yetişin Ey Nizaroğulları!’, Yemenliler ‘Yetişin Ey Kahtanoğulları’ dedi mi, hemen tepelerine felâket iner, Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar, hepsine birden kılıç musallat olur”. Aslında bu hikmetli sözler, ırkçılığın Allah’ın yardımını keseceğini, şiddet sarmalının ve anarşinin üzerimize musallat olacağını, sanki bugünleri görür gibi anlatmaktadır. O nedenle bugünkü “Terörsüz Türkiye” süreci mutlaka mutlu şekilde sonlandırılmalıdır.


Nasıl ki tarih boyunca âleme nizam veren Peygamber muştusu kılıcımızın terkibi olan çelik nasıl karbon ve demir cevherinden mürekkepse, yüce milletimizin terkibi de Türk, Kürt ve Arap kardeşliğinden gelir. Bu konu bu denli açık ve nettir. Bu müjdeyi Kudüs, Bağdat, Tebriz ve dahi Şam hâlen hatırlar.


Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin öncelikli hedefi, tarihin en güçlü “Sünnî Türk-İslâm Devleti” olan Osmanlı’yı ortadan kaldırmaktı. Çünkü Osmanlı, beş yüz yıllık korkuları, kâbuslarıydı. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ilk hedefleriydi ama son arzuları değildi. Yerine aynı saik ve tezlerle hareket edecek yeni bir Türk-İslâm devleti istenmiyordu. Onu da başardılar. Devamında, bölgenin en etkili aktörleri Türkler, Araplar ve Kürtlerin birliktelik oluşturmalarının önüne geçilmeliydi. Burada da devreye “ırk” ve “mezhep” farklılıkları sokuldu. Anadolu’ya hapsedilen Sünnî Türkler ve Kürtler ile Arapların arasına “Şia-Alevî-Nusayri” duvarı ördüler. Bununla da yetinmediler, mezhep faktörüyle bölemedikleri Kürtlerle Türkleri de “ırkçılıkla” düşmanlaştırmak istediler. Kısmen de olsa başardılar. Bir taşla üç kuş vurup Türkleri, Arapları ve Kürtleri devre dışı bıraktılar. Böylece, Haçlı Batı’nın dünyayı sömürmesinin önünde herhangi bir engel kalmadı.


Bu durum yüz yıl sürdü. Bugünün gençleri belki hatırlamaz ama 90’larda bu ülke sanki kendi ülkemiz değilmiş gibi yaşadık. Doğu’da yolları PKK keser, kimlik kontrolü yapar, asker olduğunu düşündüğü adamı oracıkta infaz ederdi. Bazı bölgeler “girilemez” diye bilinirdi; kendi toprağımızı ele geçirir gibi operasyon haberleri izler, bunu da başarı sanırdık. Askerî karakol basılır, onlarca Mehmetçik şehit olur, “Çoban sandık” gibi aşağılayıcı cümleler kurulur ve milletin yüzüne baka baka alay edilirdi. O dönemleri yaşayanlar için bugün dağlarda silahlı terörist kalmaması sadece askerî değil, tarihî bir dönüşümdür.


Şimdi böyle bir dönemin ardından PKK’nın artık sahada nefes alamaz hâle geldiği bir noktada örgütü tamamen tasfiye edecek adımlar konuşulunca, bazı çevrelerin hop oturup hop kalkması manidar değil mi? Dün “Örgüt Meclis’e girdi” diye pilav dağıtanlar, belediyeleri uzlaşı diye parsel parsel paylaşanlar, bugün vatan-millet edebiyatının bayraktarlığına soyunmuş hâldeler. Demek mesele terör değil, terörün sunduğu siyasal vesayet alanıymış.


Sömürgeci Batı’nın coğrafyamıza giydirdiği deli gömleğine ilk itiraz, Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte yükselişe geçen Türkiye’den geldi. Son 20 yıldır verilen tam bağımsızlık mücadelesinde artık son aşamaya geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık Batı’dan bağımsız, kendi ve bölge halklarının menfaatleri doğrultusunda karar veriyor ve uyguluyor. Bunun son örneğini yakın tarihte Suriye’de gördük, yaşadık. Suriye hamlesi Türkiye için büyük devlet refleksi, rüştünü ispat etme testiydi. Hamdolsun, başarıya ulaşıldı. Bu gelişme, aynı zamanda İslâm Dünyası ve coğrafyamız için yeni bir milâdın başlangıcı olacaktır.


Doğrusunu söylemek gerekirse, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin İmralı çıkışı ilk duyulduğunda bana da tuhaf geldi. Fakat biraz düşününce, aslında mesele ne “oy istemek”, ne de örgütü meşrulaştırmakla ilgiliydi. Bazen savaşı sahada kazandıktan sonra masada mühürlemek gerekir; tıpkı bir yangını söndürmekle yetinmeyip külün altındaki koru da tamamen yok etmek gibi… Çünkü mesele Apo’dan ricacı olmak değil, kırk yıldır bu ülkenin damarlarına sokulan zehri tamamen söküp atmak. 


İngiltere IRA ile yıllarca çatışıp sonunda Londra’da imza atınca kimse “ihanet” demedi, aksine terörün defteri kapandığı için tarih bunu “akılcılık” diye yazdı. Türkiye de kendi çıkarı için böyle bir hamleyi düşünemez mi? “İşte Öcalan tam bu noktada, Türk ‘Devlet’ aklı tarafından devreye sokuldu” diye düşünüyorum. Peki, neden?


Bunu anlamak için öncelikle hedefe odaklanmak gerek. Haçlı Batı, yüz yıl önce bizi nereden söküp parçalara ayırdı ise, oraları tamir edip yeniden ayağa kalkmak istiyoruz. Bunun için de Kızılelmamız belli; “Sünnî blok” yeniden inşâ edilecek. Süreç başarıya ulaşırsa, Türkler, Araplar ve Kürtler güçlü bir şekilde yeniden kenetlenir ve hedeflenen “Türkiye Yüzyılı” ancak o zaman başlar.


Akledelim, sabredelim, Devletimize güvenelim, sürecin sonucunu bekleyelim.




Rant ve istismar peşinde olanlar süreçten rahatsızlar. Zira terör, aynı zamanda bir sektördü. Bu sektörden nemalananlar sürecin sona ermesinden dolayı tedirginler. Terörden beslenen ve terörü istismar edenler, terörün bitiyor olmasından ötürü hırçınlaşıyorlar.


Niyet hayır, akıbet hayır


Anadolu tarihinin son bin yılında dördüncü Türk-Kürt ittifakı sağlanmıştır. Yani Malazgirt ruhuyla Kudüs İttifakı gerçekleşmiştir. Birinci ittifak ile Anadolu’nun kapıları açılmıştı.İkinci ittifak ile, Bilâd-ı Şam ve Kuzey Afrika’nın kapıları açılmıştı. Üçüncü ittifak ile Osmanlı’nın ömrü 38 yıl uzatılmış ve Anadolu kurtarılmıştı.


Bu dördüncü ittifak ile de Türkiye Yüzyılı fiilen başlamış, Türkiye yükseliş dönemine geçmiştir. Böylece Birinci Dünya Harbi’nin hesabı görülecektir. Zira güçlü Türkiye’nin şafağı açılmıştır. Bundan sonra Türkiye, içe dönük değil, dışa dönük olacaktır. Türkiye, proaktif döneme geçmiştir ve coğrafyanın yeniden şekillenmesi, Türkiye’nin öncülüğünde olacaktır. Türkiye düşmanı Siyonizm ve küresel yapının içimizdeki 3 kolundan ikisi, tarihin çöplüğüne atılmıştır (FETÖ ve PKK) ve sıra üçüncüsündedir. Onu da siz tahmin edersiniz…


Türkiye, mutlak bir bölgesel güçtür. Küresel bir aktör olma yolunda hızla ilerlemektedir.Ayrıca Türkiye, şekillenecek yeni dünya yapısında merkez bir ülke konumunda olacaktır.


Terörle mücadelede tarihî bedeller ödendi; peki, asıl rahatsızlık ne?


Şehit ve gazilerimizin fedakârlığı ile bugünlere geldik. Türkiye’yi bugünlere şehit ve gazilerimiz taşıdı. Bugün Terörsüz Türkiye’den şehitlerimiz ve gazilerimizin fedakârlığı sayesinde bahsedebiliyoruz. Şehitlerimize ve gazilerimize minnet borcumuz var.


1984’ten bu yana büyük acılar yaşadık; binlerce şehit verildi, milyarlarca dolar kaybedildi.10 bine yakın güvenlik görevlimizi, binlerce vatandaşımızı kaybettik. Ekonomide 2 trilyon dolarlık maliyet oluştu diye hesaplamalar mevcut. Terörün nihaî amacı, ülkeyi parçalamaktan çok kardeşliği bozmak ve millî enerjiyi tüketmekti. Çok şükür, Türkiye’yi bölmeye kimsenin gücü yetmedi.


Türkiye’nin enerjisini harcadılar; Türk ile Kürt’ün arasına nifak sokmaya çalıştılar. Ancak tarihsel kardeşlik ve ortak zaferler hafızalardaki yerini korumaktadır. Zira Türk, Kürt ve Arap halkları tarih boyunca birlikte savaştı, birlikte başardı. Malazgirt Zaferi, Kudüs’ün Fethi, İstanbul’un Fethi, Çanakkale Savunması ve İstiklâl Savaşı, Türk, Kürt, Arap ve daha nice Müslüman halkın ortak savaşlarıdır, ortak zaferleridir.


Geçmişte Devlet, yanlış yöntemlerle terörü bitirmeye çalıştı; bu da terörü besledi. AK Parti döneminde “eski devlet anlayışı” terk edilerek terörle mücadelenin meşruiyeti güçlendirildi. Terörle mücadele çok boyutlu bir yaklaşımla ele alındı. Sadece silahla değil, reformları hayata geçirerek mücadele güçlendirildi. Bir yandan sessiz devrimler ve insan hakları reformları yapılırken diğer yandan savunma sanayiinde güçlü bir atılım gerçekleştirildi.


Türkiye Cumhuriyeti hepimizin ortak yuvası, ortak çatısıdır. Her vatandaş (etnik, mezhepsel, ideolojik farklılık gözetilmeksizin), birinci sınıf vatandaştır. Yani hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlarıyız. Cumhur İttifakı, bu anlamda Terörsüz Türkiye’nin mimarı oldu. MHP, AK Parti ve BBP tarafından kurulan Cumhur İttifakı, Terörsüz Türkiye sürecinin ana taşıyıcısı oldular. Ve bu Cumhur İttifakı, DEM Parti ile yasal zeminde TBMM çatısı altında Terörsüz Türkiye sürecini ilerletiyor. Bu süreçte terör örgütü ile asla bir pazarlık yapılmadı. Terör örgütü, bir pazarlık değil, stratejik baskının sonucu olarak kendisini feshetti.


Terörsüz Türkiye süreci, asla bir al-ver süreci olmadı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurunu ve gururunu çiğnetmedik, Türkiye’nin başını öne asla eğdirmedik. Türkiye Büyük Millet Meclisi, diyalogun adresi oldu. Kurulan komisyon ile sürecin yasal ihtiyaçları Meclis çatısı altında konuşulmaya başlandı.


Terörsüz Türkiye süreci demokratik ve şeffaf zeminde ilerledi; Meclis, yürütülen çalışmaların başarısına kritik önem taşıyor. Her zaman bölgesel barış ve bölgedeki kürt nüfusla dayanışma içerisindeyiz. Kaldı ki, Irak ve Suriye’deki Kürtlerle temaslar kuruldu, sürecin başarısına destek verdikleri anlaşılıyor. Barış vizyonu ile öne çıkan Türkiye, bölgedeki Kürtlerin huzur, barış ve emniyet içinde yaşamasını kendisine mesele etmektedir. Ne tuhaf ki, dün Demirtaş’a özgürlük naraları atanlar, cezaevine koşup fotoğraflar verenler, HDP’ye belediyelerin arka kapısından anahtar teslim edenler, şimdi birdenbire “devlet onurundan” bahsetmeye başladılar. Aynı eller dün terör siyasetine can suyu verirlerken hiçbir sorun yoktu, bugün terörün bitme ihtimâli karşısında birdenbire hırçınlaşıyorlar. Çünkü örgütün bitmesi demek, onların yıllardır inşâ ettiği politik kaldıraçların da çökmesi demek. Asıl rahatsızlık bundan!


Rant ve istismar peşinde olanlar süreçten rahatsızlar. Zira terör, aynı zamanda bir sektördü.Bu sektörden nemalananlar sürecin sona ermesinden dolayı tedirginler. Terörden beslenen ve terörü istismar edenler, terörün bitiyor olmasından ötürü hırçınlaşıyorlar.


Şimdi soralım: Recep Tayyip Erdoğan, Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret etti mi?Hayır. Peki, Özgür Özel etti mi? Evet. AK Parti Selahattin Demirtaş’a sahip çıktı mı?Hayır. Peki, CHP çıktı mı? Evet. Herhangi AK Partili yönetici, Selahattin Demirtaş’a özgürlük istedi mi? Hayır. Peki, Ekrem İmamoğlu istedi mi? Evet. AK Parti TBMM kürsüsünden DEM Parti’ye “Terör örgütü PKK ile bağınızı kesin” dedi mi? Evet. Peki, CHP dedi mi? Hayır. DEM Parti TBMM kürsüsünden “Bu koltuklarda bizim sayemizde oturuyorsunuz” diye kime dedi? İP’e. Peki, İP cevap verebildi mi? Hayır. DEM Parti, “İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını bizim oylarımızla kazandınız” diye kime dedi? CHP’ye. Peki, CHP cevap verebildi mi? Hayır. Ya “Kent Uzlaşısı” adı altında DEM Parti ile kim birlikte oldu? CHP.


Sayalım mı daha?


Allah aşkına, TBMM kürsüsünden terör örgütü PKK’yı isim vererek eleştirmeyen parti kimdi? CHP. Çünkü oy hesabı yaptı.


Ey muhalefet! Ey CHP! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin kararlığı ile terör örgütü PKK bu topraklardan kazınırken, siz ne yapmıştınız?Sınır ötesi operasyonlara HDP-DEM ile el ele vererek sözde demokrasi havariliği ile karşı çıkmıştınız. Teskerelere “Hayır” oyu vermiştiniz. Buradan bakınca, Erdoğan ve Bahçeli’nin bu vatana, bu bayrağa, bu devlete, bu millete bağlılık ve sadakat duygularının zekâtını bile muhtaçsınız.


HDP’ye belediyeleri peşkeş çektiren sen değil misin CHP? Üç bakanlık için HDP ittifakının altına yatan sen değil misin Ümit Özdağ? Erdoğan’ı devirebilmek için HDP-DEM Parti’yi 6’lı Masa’nın altına gizleyip pazarlık yapan İP değil mi Musavat Bey?


Yavuz Ağıralioğlu Bey, sana da sözümüz var: Şimdi çıkmışsınız, PKK’ya silah bıraktıran Devlet Bahçeli’ye “Apocu” diye çamur atıyorsunuz. Komik ama Türk milliyetçiliğini bu kadar aptal bir vasata bağlamak açısından hüzünlü aynı zamanda.


Hem elindeki silahı Türk askerine doğrultan teröristlerle siyâsî işbirliği yapıp hem de o silahı bıraktıran adama saldırarak Türk milliyetçisi olamazsınız.


Bu süreçte kendisini Kemalist milliyetçi olarak tanımlayanların neredeyse tamamının Devlet Bahçeli’ye karşı olduğunu, yanında olanlarınsa muhafazakâr Müslüman Ülkücüler olduğu ortaya çıktı. Bundan sonra hesaplar bunun üzerine yapılmalı.


Şu tabloya bakınız: Cumhur İttifakı ezber bozarken, dün Kent Uzlaşısı yaptıkları DEM Parti’nin oylarıyla onca belediye başkanlığı kazanan CHP gerçek “barış”a uzak duruyor, ondan hatta kaçıyor. Peki, buna DEM’liler ne diyor?


Türk’e bakmak


“Türk”, bir ırkın ifadesinden ibaret bir kelime değildir. Türk Millî Takımı, etnik kökeni ne olursa olsun Türk bayrağı gölgesi altında yaşayan herkesin takımıdır. Türk mutfağı, hepimizin mutfağıdır. Türk dili ve edebiyatı hepimizin dili, edebiyatıdır. Irkçı Almanlar “Türken raus/Türkler dışarı” derken, Anadolu’dan Almanya’ya giden bütün Müslümanları kastederler. Türk, Kürt, Arap ayırt etmeden söylerler bunu. Dünyadaki tüm Müslümanları, Müslim Türkleri ifade ederken “Muhammedian” ifadesini kullanırlar. “Barbar Türkler” diyen Haçlı zihniyeti, Müslüman Anadolu insanının tamamını işaret eder. Batı’nın ders kitaplarında işlenen ve çocuklara yüklenen Türk düşmanlığı, Anadolu’nun bütün Müslüman unsurlarını ilgilendirir. 


Kürtler, Araplar ve diğerleri, bu büyük Anadolu medeniyetler havzasının aslî unsurlarıdır. Örneğin bu yüzden Türk Millî Takımına Türkiye Millî Takımı demenin mânâsı yoktur. Zira Türkiyelilik kavramının da kökünde Türk vardır. Türkiyeli mutfağı, Türkiyeli dili ve edebiyatı ya da Türkiyeli futbolcu gibi safsatalarla uğraşmanın, kavramlarla oynayıp durmanın âlemi yoktur.


Ortaya konulan “Terörsüz Türkiye” hedefi, vatan evlatlarının canını korumayı ve Türk milleti üzerinde oynanmak istenen tüm oyunları bozmayı amaçlayan bir strateji içermektedir. Bu hem millî, hem de tarihî bir stratejidir; ancak karşımızda, bu stratejiyi bozmak isteyen iç ve dış odaklar da vardır. Bugün onların her türlü provokasyonuna karşı dikkatli olmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Terör örgütü PKK’yı bölgesel taşeron olarak kullanmayı sürdürmek isteyen ABD-İsrail ekseninin içimizdeki etki ağlarına karşı da uyanık olmalıyız.


Hiç kimse şunu da unutmamalı: Recep Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin öncülüğünde kurulan Cumhur İttifakı, Türkiye’nin terörle mücadelesinde tarihinin en etkili mücadelesini göstermiş ve terör örgütlerine karşı en ağır darbeleri indirmiş millî bir güç birlikteliğidir. Şüphe duymak kimin haddine!


Bir ülkeyi işgal edip kasabalarını yakmış, kadınlarını kaçırıp fuhuş pazarlarına göndermiş, Ege’yi harabeye çevirmiş Yunan ordusunu savaşın üzerinden sadece sekiz yıl geçtikten sonra Venizelos’la kol kola karşılayan bir siyasal damar, bugün terörün bitirilmesine yönelik olası bir hamleyi “ihanet” diye damgalayamaz. Ege’nin en güzel kızlarını seçip gemilerle Atina’ya götürenlerin çocuklarıyla rakı masasında sirtaki oynayanlar, İmralı denince mi millî duygulara bürünüyorlar? 


Geçmişte düşmanı affetmekten gurur duyup bugün iç barışı sağlama çabasını şeytanlaştırmak, ancak kimliğini günlük işine göre değiştirenlerin tutumu olabilir. Bu ülkede yıllardır siyaset, bazen örgütü kanlı bir sopayla oy devşiren bir kuklaya dönüştürenlerin sahnesi oldu. Bugün o sahnenin kapanma ihtimâli belirdiği için bu kadar bağırıyorlar. Çünkü savaşın bittiği yerde maskeler düşer, sahte kahramanlıklar anlamını yitirir. Belki de Bahçeli’nin çıkışı bu yüzden değil, içeriği yüzünden değil, sonuçları yüzünden tepki çekiyor.


Kimse bu hamleyi sevmek zorunda değil. Ama terörün defterini kapatmanın yolları her zaman cephede patlayan mermilerden geçmeye bilir. Bazen masaya oturmak, zaferi mühürlemenin son adımıdır. Ve bazıları bu ihtimalden korkuyor; çünkü bu ülke huzura erdiğinde onların siyasette tutunacağı bir dal kalmayacak. Asıl gürültü bundan kopuyor diye düşünüyorum.