3 Mart Devrimleri (2)

Kemal Paşa, iktidarını İslâmî kurumlara sadık görünmesine ve o doğrultuda konuşmalar yapmasına borçludur. Ancak daha sonra İslâm’ın lehine yapılan konuşmaları “dinin siyasete alet edilmesi” iddiasıyla yasakladığı gibi vatan hainliği olarak tarif ederek bu tür konuşmaları yapanların vatan hainliğiyle cezalandırılmalarını temin etmiştir.

ŞERİYE ve Evkaf Bakanlığı ile Erkân-ı Harbiye Umumiye Bakanlığı’nı kaldıran 429 sayılı kanun, görünüşte medrese ve okulların birleştirilmesini öngören, bu yüzden “Tevhid-i Tedrisat” adı verilen, gerçekte ise medreselerin kapatılmasını düzenleyen 430 sayılı kanun, nihayet Halifeliğin ilgasını (kaldırılmasını) ve Osmanlı Hanedan ailesinin yurt dışına çıkarılmasına amir 431 sayılı kanun, “Üç İnkılap Kanunu” diye bilinmektedir.

Bu tür kanunların ve uygulamaların dönemin resmî otoriteleri nezdinde tek önemli gerekçesi vardır: “Dinin ve askerin siyasete alet edilmesinin engellenmesi”.

Yaklaşık on yıl sonra buna “lâiklik ilkesinin yerleştirilmesi” maddesi eklenmiştir. Ancak bu iki ilkeye ne kadar sadık kalındığı şüphe götürmeyecek şekilde açıktır.

Dönemin şartları içinde “dinin siyasete alet edilmesi” örnekleri kimlerin faaliyetlerinde görülmüştür? 1920’lerde Türkiye’de Kemal Paşa’nın konuşmalarında din ve siyaset iç içedir. 24 Nisan 1920’de Meclis’te Kemal Paşa’nın yaptığı konuşma hatırlanmalıdır: “Mücahedatımızın birinci gayesi, Saltanat ve Hilâfet makamlarının birbirlerinden ayrılmasını hedef almış olan düşmanlarımıza irade-i milliyemizin buna müsait olmadığını göstermek ve mukaddes makamları ecnebi esaretinden tahlis ederek ulû’l-emrin salâhiyetini düşmanın tehdit ve zorlamasından kurtarmaktır.”

Hepsi bundan ibaret değildir. 25 Nisan 1920’de Meclis adına “Büyük Millet Meclisinin Milletine Beyannamesi” başlığı ile yayınlanan bildiride şu ifadeler yer alır:

“Cenab-ı Hakk ve Resûl-i Ekrem namına yemin ederiz ki, Padişah ve Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir. Allah’ın lâneti, düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve rahmet ve yardımı Halife ve Padişahımızı, vatan ve milletimizi kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Atatürk Bütün Eserleri, C.8, İstanbul 1998-2011, s.105)

Dikkat edilirse henüz milletin adı yoktur; öyle ortadan “milletimiz” diye bir seslenme şekli vardır.

Kemal Paşa’nın Meclis’teki konuşmasına bakılırsa Millî Mücadele cihat, Halifelik ile Saltanatı ayırmaksa düşmanlarımızın hedefidir; millî iradeyle düşmanlarımızın bu hedefi engellenecek ve bu iki mukaddes makam, ecnebi esaretinden ve ulû’l-emrin yetkileri düşmanın tehdit ve zorlamasından kurtarılacaktır.

Ancak Kemal Paşa, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasına itiraz eden milletvekillerini “Kafanız kesilecektir” diye tehdit etmiştir (Nutuk, C.II, MEB 1973, s.691).

Sonunda Kemal Paşa’nın dediği olmuş, Saltanat kaldırılmış, bununla Osmanlı Devleti yıkılmış, üstelik 1 Kasım günü 1935’e kadar “Millî Egemenlik Günü” diye kutlanmıştır. Kemal Paşa, Saltanatın kaldırılması ile kutsal Halifelik makamının daha etkili olacağını ileri sürmüştür. (Yücel Demirel, Atatürk, Belgeler-Elyazısı ile Notlar, YKY, İstanbul 2022, s.298)

Millî egemenliğin doğrudan temsilcisi olan milletvekillerinin kafalarının kesilmesiyle tehdit edilerek onları bir karar almaya zorlamak, millet egemenliği ilkesiyle hiçbir şekilde bağdaştırılamaz. Milletvekilleri askerî bir tehdit sonunda karar alırsa, artık o karar, millet egemenliğinin işareti olmayacaktır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu mu, statükoya itaat etmeyenleri fişlemek mi?

Hukuk metinlerinde takiyenin ya da din istismarının ibretlik örneklerinden biri, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’dur.

Ankara’ya taşınmış olan Meclis’in 29 Nisan 1920’de çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre, “(Madde 1) Makam-ı muallâ-yı Hilâfet ve Saltanatı ve memalik-i mahrusa-i şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı def maksadına matuf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine sözle, fiilen veya yazı ile muhalefet edenler veya fesat yapanlar, hain-i vatan addolunurlar” (TBMM, Zabıt Ceridesi, Devre I, C.I, s.143-144, 29/4/1336/1920).

21 Eylül 1920’de çıkarılan İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’na göre “vatan ve Hilâfeti kurtarmak için kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi’nin bu maksadına aykırı olarak düşmanın maksat ve menfaatini destekler teşvik ve tahriklerde bulunanlar” (Fahri Çoker, Türk Parlamento Tarihi, C.I, TBMM Yayınları, Ankara 1995, s.368.) işaret edilmiştir.

Oysa 15 Nisan 1923’te Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun değiştirilmesiyle birlikte Türkiye’de hainliğin tarifi de, şekli de değişmiştir. Bu değişiklik aynı zamanda kuruluş ilkelerinin de değiştirileceğinin işareti olmuştur: “(Madde 1) Saltanatın ilgasına ve hukukî hâkimiyet ve hükümraninin gayr-i kabili, terk ve tecezzi ve ferağ olmak üzere Türkiye halkının mümessili hakikisi olan Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyeti aleyhinde kavlen veya tahriren veya fiilen muhalefet veya ifsadat veya neşriyatta bulunan kesan, hain-i vatan addolunur.” (TBMM, Zabıt Ceridesi, C.9, s.174, 15/471339/1923)

Görüldüğü gibi geçen üç yıllık süre içinde meclisin varlık nedeniyle birlikte hainliğin tarifi de değişmiştir. Üç yıl önce Meclis, Halifeyi/Padişahı ve vatanı kurtarmak için teşekkül etmiştir. İşte o Meclis’e muhalefet vatan hainliği sayılmışken, üç yıl sonra Saltanatı kaldıran Meclis’e muhalefet etmek hainlik sayılmıştır. Bu değişiklik, hukuk ilkelerinden ve toplumun ihtiyaçlarından ortaya çıkmış değildir. Aksine hukuka ve topluma rağmen iktidar sahiplerine muhalefet etmek, vatan hainliği sayılır durumuna gelmiştir. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun ilk maddesine göre Meclis kendi kendini hain durumuna düşürmüştür.

20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da hukuk metinlerinde “dini siyasete alet etmenin örnekleri” arasında sayılabilir. Çünkü 7’nci maddesine göre “TBMM’nin görevi, şeriat kurallarını uygulamaktır”. Bu maddeye Kemal Paşa’nın hiçbir itirazı olmamıştır. Aksine “Meclis Başkanı” sıfatıyla onaylayıp yürürlüğe girmesini temin etmiştir. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda da bu madde aynen yer almıştır. Üstelik 1924’te, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 2’nci maddesinde “Devletin dini İslâm’dır” hükmü de yer almıştır. Bu hüküm, 1876 Osmanlı Kanun-u Esasisinin 11’inci maddesinin tekrarıdır.

Kemal Paşa 16 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “Efendiler, Hilâfet milletimize bir baş belâsıdır. Osmanlı padişahlığı Hilâfeti almadan evvel Osmanlı devrinin en parlak safhasını yapmıştır. Fakat bu Hilâfet mevkiini aldıktan birkaç sene sonra çökmeye başlamıştır.” (Arı İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, TTK, Ankara 2018, s.71)

Görüldüğü gibi Halifelik hakkında Kemal Paşa’nın görüşleri sürekli değişmiştir. Daha üç ay kadar önce Halifeliği Saltanattan ayırmakla onu aslî niteliğine kavuşturduklarını, Halifeliğin arkasında ise TBMM ve Türk milletinin olmasından dolayı tarihte hiç olmadığı ölçüde güçlü bir kurum hâline getirdiklerini iddia etmişken, şimdi Halifeliğin Türk milleti için baş belâsı olduğunu ileri sürmüştür. Hangi görüşü doğrudur? Önceki yanlış ise, neden onu şiddetle savunmuştur? Bu kadar kısa zamanda Halifelik hakkında bu kadar değişiklik nasıl mümkün olmuştur?

Kemal Paşa’nın, “Bundan sonra makam-ı Hilâfetin dahi Türkiye Devleti için ve bütün âlem-i İslâm için ne kadar feyzbar olacağını da istikbâl bütün vuzuhu ile görecektir; Türk ve İslâm Türkiye Devleti, iki saadetin tecelli ve tezahürüne memba ve menşe olmakla dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır” beyanının üzerinden 14 ay geçmişken Halifelik kaldırılmış, 24 saat içinde bütün Osmanlı Ailesi ise mallarına el konularak sınır dışı edilmiştir. Osmanlı Ailesi hangi suçunun karşılığında sınır dışı edilmiştir?

Müslümanlar için asırlardan beri süregelen tarihî ve manevî bir sembol olan Halifelik kurumu Kemal Paşa istediği için bu şekilde kaldırılmışken, Ortodoks Hıristiyanlarının tarihî ve manevî bir sembol saydıkları Patrikhane, İstanbul’da Lozan Anlaşması ile kendisine tanınan imkânlarla varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de ezici çoğunluktaki milyonlarca Müslümanın sahip olmadıkları haklara, İstanbul’da sayıları şimdi birkaç bin olan Hıristiyan Rumlar sahiptir.

Görülmedik hızda değişiklikler

Kemal Paşa’nın görüşlerinde inanılmaz bir hızla görülen bu değişiklik Halifelik konusundan ibaret değildir. Genel olarak İslâm ve ona ait sayılan kurumlar hakkında da inanılması zor görüş değiştirme örnekleri yaşamıştır. Onlardan biri de Cuma gününün hafta tatili yapılmasıdır.

17 Şubat 1923’te toplanan İzmir Kongresi, 4 Mart 1923’te kongre kararları açıklanarak tamamlanmıştır. O kararlardan biri de Cuma gününün hafta tatili yapılmasıdır. Ne var ki, Cuma gününün tatil yapılmasına bazı kimselerin “İslâm dininde tatil günü yoktur” diye iddia etmişlerdir. Bu iddia üzerine Kemal Paşa, 16 Mart 1923’te Adana’da şu açıklamayı yapmıştır:

“Cuma günlerini teneffüs ve tatil günü yapmakla çok makul bir iş yapmış oldunuz. Bu haftada bir günlük tatil, hem sıhhatiniz için, hem de din icabı olarak lüzumludur. Biliyorsunuz ki şeriatta Cuma namazından maksat, herkesin dükkânlarını kapatarak, işlerini bırakarak bir arada toplanmaları ve İslâmların umuma ait meseleler hakkında dertleşmeleriydi. Cuma günü tatil yapmak, şeriatın da emri icabıdır.

(…) Size hangi bir zatın, meb’us olsun, ben olayım, hacı olsun, hoca olsun, ‘Bu yapılan şey mugayir-i dindir’ (Dine aykırıdır) demesi kadar küstahlık, dinsizlik, imansızlık olamaz. (…)

‘Hafta tatili dine mugayirdir’ gibi hayırlı ve akla, dine muvafık meseleler hakkında sizi iğfal ve idlâle (aldatıp kandırmaya) çalışan habislere iltifat etmeyin.” (Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 21 Mart 1923)

Bütün bu yasal mevzuat örneklerinde din ile siyaset iç içe olmuştur. Dolayısı ile Kemal Paşa’nın başından beri yaptıklarıyla din ve siyaseti birbirinden ayırmaya çalıştığı iddiası yersizdir. Tarihte bir mesnedi ve karşılığı yoktur. Hayâlî bir iddiadır.

3 Mart 1924’te Halifelik, Şeriye ve Efkaf Bakanlığı ile medreseler kapatılmıştır. Bu, “Üçlü Devrim Kanunları” diye tekrarlanmıştır. Türkiye’de altı oklu ve tek adamlı idarenin tesisi, İslâm’a bağlı görünerek elde edilen güç ile İslâmî kurumların peyderpey tasfiye edilmesiyle gerçekleşmiştir.

Şeriyye ve Evkaf Bakanlığı’nı kaldıran kanunun 1’inci maddesi şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti muamelâtı nasa dair ahkâmın teşri ve infazı TBMM ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup Din-i Mübîn-i İslâm’ın bundan maada itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesalihin tedviri ve müessesatı diniyenin idaresi için Cumhuriyet’in makarrında bir Umur-i Diyaniye Riyaseti makamı tesis edilmiştir.” (TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, C.7, s.22, 3/3/1339/1924)

Böyle bir adı taşıyan bakanlık, İstanbul’daki Osmanlı hükümetlerinde olmamıştır. Ancak Kemal Paşa bu bakanlığı 3 Mayıs 1920’de Ankara’da ihdas etmiştir. Şer’î mahkemeleri de bu bakanlığa bağlamıştır. Ve bu kanun ile birlikte şer’î mahkemeler de kapatılmıştır. Sadece Kemal Paşa böyle istediği için bu değişiklikler yapılmıştır.

Kemal Paşa, 23 Nisan 1920 ile 15 Ekim 1922 arasında iki yıl altı aylık süre içindeki konuşmalarında 516 defa “Allah, Peygamber, İslâm, Müslüman, din” kelimelerini kullanmış, bunun 314’ü yani yüzde 61’i ilk dokuz ay içinde dile getirilmiştir. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu dönemde çıkarılmıştır. (Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, İstanbul 2016, s.548-549)

Görüldüğü gibi Kemal Paşa, iktidarını İslâmî kurumlara sadık görünmesine ve o doğrultuda konuşmalar yapmasına borçludur. Ancak daha sonra İslâm’ın lehine yapılan konuşmaları “dinin siyasete alet edilmesi” iddiasıyla yasakladığı gibi vatan hainliği olarak tarif ederek bu tür konuşmaları yapanların vatan hainliğiyle cezalandırılmalarını temin etmiştir.