HİÇBİR miras, doğruluk kadar zengin değildir. Öyle bir çarpık düzene rast geldik ki, güvenmek ve itimat etmek için kılı kırk yarmak gerek. Kendini vefakâr, cefakâr yahut fedakâr tanıtanların gerçek kimliğini, karşılıksız desteğimizi bir an araladığımızda görür olduk. Adeta kimse denizde köpekbalıklarıyla mücadelenize bakmaz olup kıyıya ulaşıp ulaşmadığınızla ilgilenir oldu. İyi de, hedefe varmak için mücadele gerekmez mi? Emek ve gayret gerekmez mi?
“Kader” deyip geçiyoruz. Bu ifadeyi kabul etmek mümkün değil. Çünkü kader yazılmıştır, aslolansa gayrettir. “Gayret et, takdiri Allah’a bırak” sözü bunun için söylenir. Ne diyor üstat Sezai Karakoç?
“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır/ Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır/ Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır/ Yoktan da, vardan da ötede bir Var vardır/ Hep suç bende değil; beni yakıp yıkan bir nazar vardır/ O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır/ Sakın ‘Kader’ deme, kaderin üstünde bir kader vardır/ Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır/ Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır/ Yanmışsam, külümden yapılan bir hisar vardır/ Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır/ Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır/ Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır/ Senden umut kesmem; kalbinde ‘merhamet’ adlı bir çınar vardır…”
Bu şiirin her bir cümlesi yetmez mi insana?
İslâmca yaşamak
Yıllardır yaptığımız hizmetin hiç anlamı olmadığını ve kendimizce haklı olduğumuzu düşündüğümüz ilk olay sonrası hırsı ve kinin aklımızın önüne geçtiğini görürüz. Öyle değil mi? Ama bazen insan, evi gibi hayatında da sağlam bir temizlik yapmalı. İçini tüketen sahte dostları, bencil ve nankör insanları sonsuza kadar hayatından çıkarmalı ki doğru istikamette yürüsün.
Hamdolsun, aileden ahlâklı ve imanlı yetiştirildim. Bu yüzden de yaşadığımız süreçte çevremizde ve dünyada olup bitenleri gördükçe bazı olayları hiç normalleştiremiyorum. Sorguluyorum. Yalana, ikiyüzlülüğe, çıkarcılığa, vicdansızlığa alışamadım. Toplumumuzda bunları hep ustalıkla yapanlar var diye ben de bunları yapmalıymışım gibi bir duyguyu ise asla hissetmedim. Hissetmemse söz konusu olamaz. Yanlış yolda olanlara bir Müslümanın göstereceği yolu göstermeli zira. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir.”
Biz Müslümanlar dünyanın neresinde olursak olalım kardeşiz. Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) bir de şöyle buyuruyor: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, aksırana ‘Yerhamukallah’ demek…”
Bazı şeyler hangi kılığa girerse girsin mide bulandırır. Belki de bu yüzden bir gün yapayalnız kalabilir, bunlara tahammül edemediğim için en yakınlarımı bile hayatımdan çıkarmak zorunda olabilirim. Ama aldığım son nefeste bile bana öğretilen doğrularla yaşamaya devam ederim. Çünkü öncelikle Hakk yolunda iman ile yürüyen insanlarız. Çünkü mümin gönülleri en sağlam ve köklü biçimde bağlayan, iman ve takva esasından kaynaklanan kardeşlik bağıdır. Bu, Cenab-ı Allah’ın müminlere bahşettiği en güzel nimetlerden biridir. Ayet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilmektedir: “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz de O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeş oldunuz. Yine siz tam bir ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye Allah, size ayetlerini işte böyle açıklar.” (Âl-i İmran, 103).
Fani dünyada, aslında başımız dik, alnımız açık, gönlümüz iman ile dolu yürüyeceğimiz bir güzel rehberimiz varken, “Ben Müslümanım” demekle olmuyor sadece. Müslüman için Rehber’in yolundan yürümek gerekir. Kur’ân-ı Kerîm bunun için vardır.

Bir ayet-i kerimede, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) buyurularak, Hazreti Peygamber’in şahsında bütün Müslümanların da doğru olmaları istenmektedir. Bu nedenle dosdoğru olmak, bir Müslümanın boynunun borcudur.
Efendimiz ve dosdoğru olmak
Kader, gayrete âşık. Efendimiz Yoldaşımız, inandıklarımızsa rehberimiz. Bin yıldır İslâm’a sancaktarlık eden milletimiz için çalışıyoruz. Hayat yolculuğunda zaman zaman vagonumuza denk gelenler var; bir de son durağa kadar taşımak istediklerimiz…
Yolu güzel yapan yoldaş mıdır, yolun kendisi mi? Yoksa yolun sonunda varılacak hedef mi? Hayat mücadelemiz içinde bunun cevabını yıllardır arıyoruz. Çağımız kadar sıkıntı, buhran, stres ve depresyonun tavan yaptığı bir yüzyıl olmamıştı, böyle sanıyoruz. Ama acı olan gerçek bu. Çünkü bizi biz yapan millî ve manevî değerleri her geçen gün yok eder duruma geldik.
Soru şu: Allah yolunda olmak isteyen biri olarak, ibadetlerimizi yapıp elimizden geldiğince önce kendimizi, sonra çevremizi irşatla yaşamalı mıyız sadece? Müslüman olarak ne yapmalıyız? Ayrıca, İslâm’ı doğru anlama nasıl olmalı?
“İslâm” denilince akla ilk gelen, Kur’ân ve Peygamberimizin (sav) hayatı. Allah’ın emir ve yasaklarını içeren bir kitap ve o kitabı hayata dönüştürüp uygulayacak bir peygamber göndermiştir. Öyleyse iyi bir Müslüman olmanın yolu, Kur’ân ve Hazreti Peygamber’e (sav) uymaktan geçer. Özellikle Yaşayan Kur’ân olan Peygamberimizin örnek alınması, Allah’ın en çok sevdiği durumdur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki, ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız Bana uyun ki Allah da sizi sevsin’.” (Âl-i İmran, 188)
Peygamber Efendimiz (sav) de Ebu Davud’da geçen bir hadiste, “Dikkat edin, yakında bazı insanlar, ‘Bize Kur’ân yeter’ diyeceklerdir. Hâlbuki Bana Kur’ân’ın bir misli veya iki misli verilmiştir” buyurarak, Peygamberimiz olmadan Kur’ân’ın tam anlaşılmayacağını belirtmiştir. İslâm âlimlerinin Kur’ân ve hadisten çıkardıkları hükümlere gelince, bu konuda açık ve net olarak şu ayeti görüyoruz: “Eğer onlar (ihtilafa düştükleri konularda) Peygamber’e ve aralarında dinî yönden görüşlerine itimat edilen kimselere sormuş olsalardı, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa, 83)
Dikkat edilirse, ayette Hazreti Peygamber’den (sav) sonra görüş sahibi ve sahasında uzman kimselere de problemlerimizi iletmemiz isteniyor. İşte dört mezhebin olması, bu ayetin bir açıklamasıdır. Özetle söylemek gerekirse, İslâm’ı iyi öğrenmenin ve yaşamanın yolu, Kur’ân, Sünnet ve İslâm âlimlerinin bu iki kaynaktan istifade ederek çıkardıkları hükümlere uymaktır. Var mı anlamayanımız?
İhtiyaçları gideren yalnız O’dur
Hepimiz bir ilaç, bir iksir, bir anahtar arıyoruz bu yorgun dünya hayatını kolaylaştırmak için. “İnsan olmak kuruş ile değil, duruş ile ölçülür” diye öğretti büyüklerimiz bize.
“Lâ ilâhe illâ Ente Subhaneke. İnnî küntü mine’z-zalimîn.” (Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben gerçekten zâlimlerden oldum.” (Enbiya, 87)
Hazreti Peygamber (sav), ayete konu olan Yunus Peygamber’e ait bu cümle hakkında şöyle demiştir: “Yunus’un (as) balığın karnında yaptığı duayı bir Müslüman herhangi bir şey için yaparsa, mutlaka kendisinin duasına icabet edilir.” (Tirmizî, Deavât)
Sıkıntıda olan kişi bilecek ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Yani bu sıkıntı da dâhil olmak üzere, bu kâinatta olup biten ne varsa hepsini yaratan Allah’tır. Mümin, hayatın bir imtihan olduğunu, bu hayatta hayır ve şer ile imtihan edileceğini böyle öğrenir: “Yoksa darda kalana Kendisine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren (başka bir ilah mı var?).” (Neml, 62)
Eğer başımıza “kötülük” olarak gördüğümüz bir şey geliyorsa, (hâşâ) bu durum Allah’ın bilgisizliğinden, ilgisizliğinden, merhametsizlik ve hikmetsizliğinden değildir. Olan her şey O’nun bilgisi, kudreti, rahmeti ve hikmeti dâhilinde olmaktadır. “O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman, ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 156)
Başımıza gelen sıkıntıların bir bölümünde bizim bir kusurumuz olmasa bile çoğunda bizim işlediğimiz günahların, tedbirsizliğimizin, aklımızı doğru dürüst kullanmamamızın etkisi vardır. Belki de geçmişte yaptığımız kötülükler, karşımıza bir sıkıntı olarak çıkıyordur: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.” (Şûra, 30)
Yönetirken sadece doğru yolu tercih etmeli
Eğer yöneticiyseniz, sorumluluğunuz bir kat daha fazladır. Çünkü yöneten sizsiniz, idare eden ve yol gösterensiniz. Zor olsa da, yöneticilik ve karar veren makamlarda çalışanların hayatı bir o kadar da örnek olup nice hayata dokundukları ölçüde kıymetlidir.
Bu anlamda şu hikâye güzel bir misâl olabilir:
Genç kaymakam, yeni atandığı ilçeye bakmaya gider. İlçeyi kendi başına gezdikten sonra, ara sokakta gördüğü çay ocağında, “Bir bardak çay içeyim” diye oturur. O an 12-13 yaşlarında bir çocuk, “Amca, ayakkabılarını boyayayım mı?” der önüne gelerek. Kaymakam, ayakkabısı boyalı olmasına rağmen, çocuğu kırmamak için, “Tamam, boya” diye karşılar çocuğu. Bu arada da, “İyi boyarsan sana istediğin paranın iki katını veririm” deyince, çocuk, “Ben hep aynı boyarım” der. Kaymakam “Nasıl yani?” deyince, boyacı çocuk şöyle cevap verir: “Amca, bize öğretmenimiz, ‘Çocuklar, ne iş yaparsanız yapın, herkese aynısını yapın, ayrım yapmayın’ diye tembih etti. Ben bu parayla hasta anneme ilaç alacağım; sana ayrım yaparsam, o ilacın annemin hastalığına şifası olmaz.”
Genç kaymakam, böylece hayatının en iyi dersini almıştır. Ağlamamak için kendini zor tutar. Boyacı çocuğa cebindeki en büyük parayı verirken, bir de kartını verir. Babası olmayan ve hem okuyup hem de hasta annesine bakmaya çalışan çocukla ilgilenme sözü verir. Çocuğa o dürüstlüğü aşılayan öğretmenini de ziyaret ederek, ilçede görev yaptığı sürece onu gözetir. Boyacı çocuktan duyduğu “Bizde herkes aynı olur” cümlesini meslek hayatında unutmamak ve hep uygulamak için makamındaki masada bulunan isimliğinin arkasına yazdırır. Bazen uygulamakta zorlansa da asla taviz vermemeye çalışır.
Sonuç
Allah (cc) tam da bu düsturla çalışan yöneticilerimizin sayısını arttırsın. Belki onların bereketiyle başımıza gelecek pek çok musibetten arınmış oluruz.
Kıymetli dost, bu örnek çok ama çok önemli. Zira dürüstlük, bütün yaratılmışlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır. Unutulmasın ki, hiçbir miras doğruluk kadar zengin değildir.
Dürüstlük, sadakat, istikamet ve hidâyet gibi kelimelerle izah edilen doğruluk, Allah’ın emrine ve koyduğu kurallara uygun bir yol izlemek ve insanların haklarına riayet etmek demektir. İman eden ve inancını hayata geçiren doğru insan, Hazreti Peygamber’in (sav) güzel ahlâkını örnek alır.
Kur’ân-ı Kerîm’de doğruluğa dair birçok ayet-i kerime yer almaktadır. Bir ayet-i kerimede, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) buyurularak, Hazreti Peygamber’in şahsında bütün Müslümanların da doğru olmaları istenmektedir. Bu nedenle dosdoğru olmak, bir Müslümanın boynunun borcudur.



