Yıldırım gibi geçti
GECE örtüsünü örttüğü hayli zaman olmuştu. Zifiri karanlıkta ateş böceklerinin esrarlı melodisi sessizliği bozmaktaydı. Süvari atından doğrularak uzaklara, ufuk çizgisine yakın mekânlara “keşif” kabilinden göz gezdirdi. Karanlık, uçsuz bucaksız yer örtüsünün üstünde mayışıp kalmış, rüzgâr kovuğuna çekilmiş, in cin uykudaydı sanki…Seri bir hareketle atını mahmuzladı. Emri bekler gibiydi küheylan. Ok gibi ileri atıldı. Dörtnala ne kelime, on dört nalla gidiyordu sanki. Küheylanın ayakları zemine mi değmiyordu? Ya da yer altlarından akıp mı geçiyordu? Veyahut efsanelerdeki kanatlı at mıydı bu da uçup gidiyordu?
Keçe ile sarılmış nallar fazla ses çıkarmasa da yine de gürültü yapıyorlardı. Nöbetçi askerlerin yakınından geçerken biri farketti. Büyük ağacın altında, göbeğini hoplata hoplata uyuyan çavuşunun yanına varmıştı ki, biraz uzağında süvari, ardında rüzgâr yeli bırakarak geldi geçti. “Bir atlı görür gibi oldum” dedi asker. Yattığı yerden aheste aheste doğrularak oturan çavuş, sağı solu kolaçan ettikten sonra burun kıvırdı. “Rüzgârdır ahmak herif!”cevabını alan asker yerine dönerken söylenip duruyordu.
Hızını kale duvarlarına yaklaştığında kesmek durumundaydı. Uzun yol güzergâhı boyunca yorulan atı dinlenmek fırsatını buldu. Ateş saçan gözler kale burçlarına yöneldi. Gök gürlercesine bir nida, taş duvarlarında yankılandı.
- Doğan! Doğan!
Yukarıdaki nöbetçiler afalladılar. Gecenin bu saatinde haykıran kimdi? Yalnız başına ne işi vardı? Deli miydi, divane miydi? Kale komutanının adını nerden biliyordu? Derken nida yine yankılandı:
- Doğan! Doğan!
Paşaya haber verdiler. Çarçabuk hazırlanan komutan merdivenlerden burçlara tırmanırken merak içindeydi. Gözetleme yerine varmıştı ki nida yine yankılandı. Ses tonu kızmaya başladığının sinyalini veriyordu.
-Bre Doğan! Bre Doğan!
Doğan Paşa, Hakan’ının sesini tanıdı. Ama nasıl olurdu? Bu yerde, gecenin bu saatinde kale düşman ordusu tarafından muhasara altındayken… Derhal karşılık verdi:
-Buyurasınız Hakan’ım!
-Yetiştik Doğan. Dayanasın… Kaleyi muhafaza edesin... Yakında hücuma kalkacağız.
-Emrin olur Hakan’ım! Evelallah düşmanı içeri sokmayız.
İstediği cevabı alan Hakan tebessüm etti. Atını birkaç kez şaha kaldırdı. Burçtakilerin meraklı bakışları altında, atının başını çevirdi, geldiği istikamete doğru dörtnala yol almaya başladı. Ama ne yol alış, adete uçuyordu…
Çalılıklarla ağaçların arasında öyle bir müthiş hızla geçti ki oluşturduğu rüzgârdan ağaçların dalları sallandı, birkaç yaprak yere düştü. Şişko çavuş bile uyanmış, ayaklanmıştı. “Neydi o, neydi o?” diye seslendi. Nöbetçilerden biri yanına yaklaştı, sırıtarak, “Herhalde rüzgârdır komutanım” dedi.
***
Bu yazdıklarımız hayâli bir hadise değildir. Dördüncü Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’ın (1360-1403) hayatından bir kesittir. Osmanlı Hakanı’nın Bizans’ı kuşattığının haberini alan Avrupa devletleri, ittifak halinde bir Haçlı Ordusu’nu tertip ederek harekete geçerler. Tuna nehri istikametinde ilerleyen Haçlılar, Vidin ve Rahova kalesini ele geçirirler. 10 Eylül 1396’da nehir kıyısındaki Niğbolu Kalesi muhasara edilir. Kale komutanı Doğan Paşa, Haçlılara karşı koyar. Haçlıların taarruz haberini alan Yıldırım Bayezid, İstanbul kuşatmasına az bir kuvvet bırakarak Niğbolu’ya doğru sefere çıkar. 24 Eylül akşamına doğru Niğbolu kalesinin birkaç kilometre güneyine vasıl olunur. 25 Eylül’de savaş başlayacaktır. Akşam, ordu yerleşme hazırlıklarındayken görülmedik bu mucize vuku bulur. Hakan Bayezid, tek başına gece düşman birliklerinin arasından geçerek kaleye gidecek ve geri dönecektir. Gaye gelindiğinin haberini vermekse bir adamını gönderebilirdi. Fakat bu ulakı -haberciyi- uzaktan gören kaledekiler, bunun bir düşman aldatmacası olduğunu zannedebilirdi. Hakan’ın görünmesi ise bütün şüpheleri izole edecekti. Aynı zamanda Hakanlarının geldiğini gören kaledeki Türk askerlerinde büyük bir şevk ve güven hasıl olacaktı. Bütün bunları düşünmüş olması muhtemel olan Türk Hakanı’nın en bariz özelliklerinden biri de açığa çıkmış oluyor. Cesareti ve kahramanlığı… Tarihte hiçbir kral ve sultanın böyle tehlikeli bir riski göze aldığı görülmemiştir. Bayezid, adına yarışır şekilde düşman hatlarından yıldırım gibi geçip gitmiş ve sağsalim geri dönmüştür. Aslanım benim!

Mesele, önemli, karmaşık ve zordur. Fakat çözümü basittir. Yeise düşen de, şaşıran da, merak eden de tarihe bakacak; kahraman atalarının, tevhit sancağı altında yekpare olarak birleştiklerinde, zamanı ve mekânı destanlaştırdıklarını görecektir. “Baykal” gölünden “Tuna”ya dek tek bir milletiz. Kitabımız Kur’ân, vatanımız Turan…
Niğbolu Zafer
25 Eylül 1396 tarihinde gerçekleşen muhabere, büyük bir zaferle neticelenmiştir. Tarafların nefer ve süvari gücü kıyaslandığında ne denli haklı olduğumuz anlaşılır. Hemen hemen Avrupa’nın bütün devletleri Haçlı Ordusu’na katılmıştır. Buna rağmen zaferi Türk ordusu elde etmiştir. Eğer böyle bir başarı rakip devletlerden biri kazansaydı, bayram ilan eder her sene kutlarlardı. Türk tarihi bunun gibi nice zaferlerle doludur ki Niğbolu muharebesi mutat bir zafer gibi tarihçilerimiz tarafından zikredilmiştir. Başarının derecesi, Haçlı İttifakı’na dahil olan devletlerin çokluğuyla belli olmaktadır. Bunlar şunlardır:
Fransa Kırallığı, İngiltere Kırallığı, Macaristan Kırallığı, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Polonya Kırallığı, Bohemya Kırallığı, Kastilya Kırallığı, Bulgar İmparatorluğu, Eflak, Burgonya Düklüğü, Erdel Voyvodalığı, Savoy Dükalığı, Venedik Cumhuriyeti, Töton Devleti ve Hospitalier Şövalyeleri...
Mücadele aynı zamanda Haçlı zihniyetinin kan dökücülüğünü de ispatlamıştır. Vidin ve Rahova’yı ele geçiren Haçlılar, şehirdeki Müslüman halkın hatta Ortodoks Hıristiyanların çoğunu katletmişlerdir.
Savaştan önce harp divanını toplayan Bayezid, mahiyetinden görüş istemiştir. Divan erkanı, harp hileleriyle vur kaç taktiğini ileri sürmüşlerdir. Haklıdırlar çünkü düşman kuvvetleri kendilerinden kat be kat fazladır. Bu görüş Hakan’ın mizacına uygun olmadığından red olunmuştur. Zira Hakan Bayezid düşmanla mertçe, göğüs göğüse vuruşmak istemektedir.
“Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi “ilerle!’’/ Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle,/ Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan/ Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan,/ Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/ Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.” (Akıncılar, Yahya Kemal Beyatlı)
Zaferin kazanılmasında Osmanlı akıncılarının rolü önemlidir. Gazi Evranos Bey komutasındaki akıncılar, önceden harekete geçerek Osmanlı ordusunun güzergâhı boyunca temizlik ve keşif çalışması yaptılar. Zaferden sonra Avrupa içlerine birçok akında bulunuldu.
Haçlıların Niğbolu’daki imhası, Avrupa sathında panik ve korku dalgasına neden oldu. Hayâli sükûta gark olan Avrupa idarecileri ve milletlerinde Türklerin yenilemeyeceği fikri, uzun müddet zihinlerinde yer etti.
Harpte esir düşen asilzadeler, fidye karşılığı serbest bırakıldı. Bunlardan meşhur komutan “Korkusuz Jean’’ Yıldırım Bayezid’in ve Türk askerinin kahramanlığına hayran kalmış, bir daha Türklere kılıç çekmeyeceğine dair yemin etmiştir. Durumu öğrenen Hakan, Jean’ı yanına çağırır ve “Yeminini bozabilir, Hıristiyanlığın bütün kuvvetlerini toplayıp karşıma dikilebilirsin. Böylece bana yeni bir zafer kazanma fırsatı vermiş olursun. Ben ancak Allah’ın dinini yaymak ve Onun rızasını kazanmak için dünyaya cihad’ yapmaya gelmişim”der.
Kuruluşundan yükselme devrinin sonuna kadar Osmanlı sultanlarının ön plandaki gayeleri, “İ’la-yi Kelimetullah’’ ile rumuzlandırılan cihatları yani İslâm dinini yayma çabalarıdır. Devletin kurucusu Osman Gazi, ömrünün sonlarında yerine geçecek olan oğlu Orhan Gazi’ye şöyle vasiyet eder:
“Ey Oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (faizlere) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerinde dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helale harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme! Zira Yaradan’dan korkmayan yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişa’nın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer’i şerifin dışına çıkmazdı. Zulümden, bid’atten sakın. Zulme ve bid’ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Sadakatle, Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru! Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip hak etmediğim halde bunca İnayet-i Celile-i Rabbaniyeye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu din-i Muhammediye’yi ve eshabını, başta sana tabi olanları koru. Allah’ın (cc) hakkını ve kulların hukukunu gözet! Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüste Allah’ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru! Haksız yere hiçbir ferde layık olmayan muamelede bulunma. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan.
Ey Oğul, bil ki bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız da O’nun dinini yaymaktır (hidayetlere vesile olmak). Bizim davamız, kuru bir kavga ve cihangirlik davası değil, İ’la-yı kelimetullahtır. Yani Allah’ın dinini yüceltmektir.’’
İstisnasız, Osman Gazi’den, Sultan Süleyman dahil bütün hakanlar yabancı topraklarda cihat aşkı ile at koşturmuşlardır. Birilerinin sandığı gibi serkeşlik etmek için değil.
Başta Haçlılar olmak üzere bütün İslâm düşmanları, Kayı’nın bu imanlı kahraman evlatlarını, mensubu bulundukları Türk milletinden koparmadıkça nihai hedeflerine ulaşamayacaklarını kesinlikle anladılar. Yapılan çalışmalar, hileler, tuzaklar, iftiralar meyvesini verdi. 1924 yılında emellerine muvaffak oldular. Bu hadisenin vukuunda, Osmanlı hanedanındaki ahmakların rolünün de büyük olduğunu itiraf etmek gerekir.
Baykal gölünden Tuna nehrine
Kraliçe İkinci Elizabeth’in 8 Eylül 2022 tarihinde ölümüyle Galler Prensi Charles’a taht yolu görünmüştü. Taç giyme töreni 6 Mayıs 2023’te gerçekleşti. Yüz milyon sterlin maliyetli görkemli bir törenle Canterbury Başpiskoposu, tacı Charles’in başına takarak “Kral’’ unvanını başlatmış oluyordu. Törende kullanılan mesh yağı, Beytüllahim dışındaki Zeytin dağında hasat edilen zeytinlerden elde ediliyor. Patrik 3. Theophilos ile Kudüs’teki Anglikan Başpiskoposu Hasam, yağı kutsadılar.
Törende birçok devlet adamının yanında yabancı kraliyet aileleri de vardı. Monako Prensi 2. Albert ve eşi Prenses Charlene, İspanya Kralı 6. Felipe ve eşi Kraliçe Letizia, Japonya Veliaht Prensi Akişino ve eşi Prenses Kiko, İsveç Kralı Carl 16. Gustaf, Belçika Kralı Philippe, Danimarka Kraliçesi 2. Margrethe, Hollanda Kralı Willem Alexander, Norveç Kralı 5. Harold, Lüksenburg Dükü Henr… vesair kraliyet aileleri de tebriklerini ilettiler.
Bütün bunları niçin anlatıyoruz? Bizdeki ilerici(!) ve çağdaş aydınlar(!), yazar, akademisyen ve sanatçılar üzülmesinler diye… Hani sık sık yazılarında, televizyon sohbetlerinde geri kalışımızdan dem vuruyor, çağdaş olamayışımıza hayıflanıyorlar ya, baksınlar, Avrupa’da hâlâ kral ve kraliçeler, kontlar, lordlar, kontesler cirit atıyor. Hâlâ kral ve kraliçelerin önünde reveranslar yapılıyor. Bu çağda, bu medeni dünyada olacak iş mi bu? Hem de Avrupa milletlerinde! Bize baksınlar da medeni nasıl olurmuş öğrensinler. İstiklal Harbi’nde Yunanı yenip zafer kazandıktan sonra son hükümdar Vahdettin Efendi’yi sopayla kovaladık. Dostumuz İngilizler alıp götürdüler de elimizden zor kurtuldu. Osmanlı ailesinden kadın-erkek, genç-yaşlı, çoluk çocuk demeden alelacele tren kompartmanlarına doldurup dışarıya postaladık. Şahsi eşyalarını dahi almalarına müsaade edilmedi. Yurt dışında geçimlerini sağlamak için kimi garsonluk yaptı, kimi hizmetçilik… Sultan Vahdettin, ailesini yaşatmak için boğazına kadar borçlanmak durumunda kaldı. Vefat ettiğinde alacaklıları, tabutuna haciz koydular. Vahdettin Efendi isteseydi birkaç mücevheratı yanına alıp yurt dışında krallar gibi hayat sürerdi. Fakat o öyle yapmadı. Bütün kıymetli eşyaları tutanak tutturarak devlet erkanına teslim etti.
Bu millet, Cumhuriyet rejiminde ve demokrasi hukukunda, Avrupalı milletlerden çok mu ileride ki Anadolu’yu yurt edinmekte vesile olan kendi asillerine sahip çıkmadı? Veya Avrupalılar, akılsız ve gerici olduklarından mı aristokratlarını baş tacı ediyor? Ya da üç kıtada Batılılarla yapmış olduğu mücadelelerden yorgun düştü de, hadisenin hakikatine mi vasıl olamadı? Dış güçlerle uğraşırken içeridekilerin kaleyi fethetmekte olduklarının farkına mı varamadı?
Anadolu’yu istila etmiş olan “tek dişi kalmış canavarlarla” savaşırken Batılıların (İngilizlerin) -esası, Kâbe’ye yönelmiş bir milleti, kıblesi Avrupa olan mankurtlara dönüştürmek olan- sinsi planlarının gadrine mi uğradı?
Bunun için mi asılları Nuh Aleyhisselam’ın evladı Yafes’e uzanan bölge halkları, şucu bucu adları altında birbirlerini vurmaya başladı?
Mesele, önemli, karmaşık ve zordur. Fakat çözümü basittir. Yeise düşen de, şaşıran da, merak eden de tarihe bakacak; kahraman atalarının, tevhit sancağı altında yekpare olarak birleştiklerinde, zamanı ve mekânı destanlaştırdıklarını görecektir.
“Baykal” gölünden “Tuna”ya dek tek bir milletiz. Kitabımız Kur’ân, vatanımız Turan… (Devam edecek…)



