21. Yüzyılda doğan güneş: Turan (5)

Elli iki yıllık uçuş kariyerinde 102 farklı türde uçak kullanan, 30 bin saatten fazla uçuş gerçekleştiren, sivil uçak yapımında ve havacılık okulu kuruluşunda ilklerin adamı olan, TBMM tarafından üç kez takdirname ve altın madalya alan Vecihi Hürkuş’un hayatının son safhaları vefasızlık, ilgisizlik, borç ve hacizlerden doğan yoğun sıkıntı ve streslerle dolu olarak geçmiştir. Benzer akıbet Nuri Demirağ Bey’in de başına gelmişti. Bütün bunlar birer kötü tesadüf müydü? Yoksa Türk Devleti’nin resmî ve sivil uçak sanayinin gelişmesine mâni olmak isteyen dış güçlerin ve içerideki hain işbirlikçilerinin parmağı olabilir mi?

Göklerde bir hür Adam: Vecihi Hürkuş

YAKIN tarihimiz tetkik edildiğinde milletini seven, kabiliyetli, çalışkan, girişimci bazı vatandaşlarımız hakkındaki malumatın günümüze hakkıyla yansıtılamadığına şahit oluyoruz. 

Onların, çağın standartlarını yakalamak için verdikleri fevkalade mücadele yeni nesillere gereğince aktarılamamıştır. Bırakınız hayat hikâyelerini, çokları için adları bile meçhul kalmıştır. Münferit (tek başına) verdikleri uğraş, yapılan fedakârlıklar, dökülen emekler neticede zayi olmuş gibi duruyor. Engellemeler, horlanmalar karşısında mağlûp olmuş iseler de bu onların değerlerinin düşmüş olduğu anlamına gelmez.

Vatan şairi (Namık Kemal) ne doğru söylemiş: “Hakir olduysa millet, şanına noksan gelir sanma,/ Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr-u kıymetten.” Yani: Millet hor görülüyorsa, aşağılanıyorsa şanı, değeri azalır sanma. Mücevher (elmas) yere düşmekle değerinden bir şey kaybetmez. (Namık Kemal gibi sade Türkçe ile şiir yazan bir şairin beytini açıklamak durumunda kalmamız bile, uyduruk kelimelerle yapılan baskılar, çilemizin kanayan bir diğer yarasına parmak basıyor.)


ABD, uçak imal edilmemesi amacıyla Türkiye’ye 95 milyon dolarlık karşılıksız savaş malzemesi veriyordu. Nuri Demirağ’a verilen uçak siparişleri ise bir bir iptal ediliyordu. İyilik gibi görünen bu yardımların perde arkası şuydu: Kullanılmak suretiyle eskitilmiş olan uçak, gemi, denizaltı gibi savaş araçları zamanla demode olmuştu, yeni nesilleri üretilmekteydi. Kullanılmayacak olan bu araç ve gereçler, çürümeye terk edilmektense boyanarak müttefiklerine bağış yardımı görüntüsüyle verilecekti. İleri tarihlerde ABD yedek parçalarının satışıyla fazlasıyla geri tahsil edecekti. Bir taşla birkaç kuş…


Millî Mücadele’nin ilk ve son uçuşlarında görev alan pilot                                            

6 Ocak 1896 yılında İstanbul’da doğdu. İlk öğrenimini Bebek’te bitirdikten sonra Üsküdar’da Füyuzati Osmaniye Rüştiyesi’nde okudu. Üsküdar Paşakapısı İdadisi’ni tamamlayıp Tophane Sanat Okulu’na geçti ve buradan mezun oldu. 1912’de Balkan Savaşları’nda Osmanlı ordusuna gönüllü olarak katıldı. Balkanlardan İstanbul’a dönen Vecihi 1913 yılında Yeşilköy’de pilot eğitimini aldı. 1914 yılında Irak Cephesi’ne (Bağdat) teknisyen olarak atandı. 12 Şubat 1916 tarihinde Pilot Üsteğmen Mehmet Ali ile birlikte Filistin üzerinde keşif uçuşu yaparken uçağı arızalandı ve düştü. Yaralı Vecihi, tedavisi için İstanbul’a gönderildi. İyileştikten sonra Yeşilköy Tayyare Mektebi’ne girdi ve pilot olarak mezun oldu. 1916 Aralık ayında 7. Tayyare Bölüğü’nde astsubay olarak vazifeye başladı. 

26 Eylül 1917’de Türk Hava Savaşı Tarihi kayıtlarına göre bir ilk yaşanacaktır. Yüzbaşı Şükrü ile birlikte görev uçuşundayken bir Rus uçağını düşürürler. Kafkasya cephesinde devam eden hava çatışmaları esnasında uçağı yara alır ve acil olarak iniş yapar. Ruslar tarafından esir alınarak Hazar Gölü’nün Azerbaycan’a ait sahasında bulunan Nargin adasındaki esir kampına götürülür. Azerbaycan Türklerinin yardımlarıyla kamptan firar ederek 13 Mayıs 1918’de İran üzerinden İstanbul’a döner. İstanbul Hava Savunması’nda görevli 9. Tayyare Bölüğü’ne tayin edilir. 

Millî Mücadele yıllarında Vecihi’yi pilot olarak savaştığını görüyoruz. Çeşitli keşif uçuşları ve Yunan kuvvetlerine attığı bombalarla Millî Mücadele’ye destek oldu. Millî Mücadele’nin ilk ve son uçuşlarında görev alan pilottur. Hizmetlerinden ötürü TBMM tarafından üç kez takdirname verilen tek kişidir. Ayrıca kırmızı şeritli “İstiklal Madalyası” verilmiştir.

Aferin yerine izinsiz uçtuğu için hapis cezası verildi

Sanat okulundan mezun olması ve uçağa tutkusu, kendisine has bir model yapma isteğini devamlı barındırıyordu. VECİHİ K-VI olarak kodladığı eğitim ve keşif uçağının teknik çizimlerini 14 Haziran 1923’te tamamlayarak projeyi Türk Hava Kuvvetleri’ne takdim etti. Proje kabul gördü. Uçağı, Halkapınar Uçak Tamir Atölyesi’nde arkadaşları ile birlikte imal etmeye koyuldu. Söylenenlere göre günde en az 16 saat çalışmaktaydı. Yunanlılardan ganimet olarak ele geçirilen uçağın motorunu kullanarak kendi modelini tamamladı. Tayyarelerin imalatından anlayan kimse bulunmadığından uçuş için izin de verilemiyordu. Beklemeye sabrı kalmayan Vecihi, 25 Ocak 1925’te uçtu ve başarıyla geri döndü. Aferin yerine izinsiz uçtuğu için hapis cezası verildi. Bazı üstlerinin soğuk davranışı nedeniyle askerlikten istifa etti. Tayyaresini geri almak istediyse de izin verilmedi. Açık alanda bekletilen uçağının kapalı bir alanda muhafaza edilmesi talebi Türk Hava Kuvvetleri tarafından reddedildi. Eylül 1925’te tayyarenin geri verilmesinin imkânsız olduğunu öğrendi. Uçurulan ilk yerli uçak olan VECİHİ K-VI’nın akıbetinin ne olduğu bilinmemekle beraber imha edildiği kuvvetle muhtemeldir. 

16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kuruldu. Uçakların olmaması nedeniyle Cemiyet yurt sathında bağış kampanyası düzenledi. Alınacak uçakların takribi bedeli 10.000 liradır. Hangi şehirden bu miktar bağış yapılırsa tayyareye o beldenin adı yazılacaktır. İlk bağış Ceyhan ilçesinden gelir. İtalya’dan satın alınan uçak İstanbul’a getirilir. Kanadına Ceyhan yazılır. Tayyareyi Konya üzerinden Ceyhan’a uçuran Vecihi’yi büyük bir kalabalık beklemektedir. Yapılan törende Vecihi Bey’e bir altın saat hediye edilecektir.

Sivil hayata atılan Vecihi Bey, tayyare tasarımı ve imalatı çalışmalarına devam etti. 1930’da Kadıköy’de bir kereste fabrikası kiraladı. Üç ay sonra VECİHİ-K-XIV adlı uçağını tamamladı. Sivil olarak imal edilen ilk uçak olan K-XIV ile Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir topluluk ve basın karşısında ilk uçuşunu yaptı. Daha sonra Ankara’ya uçacak, uçuş sertifikası için İktisat Bakanlığı’na başvuracaktır. 14 Ekim 1930’da aldığı cevap “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından istenilen vesika verilememiştir” olacaktır. Tek çare yurtdışında gerekli belgenin alınmasıdır. Vecihi Bey, tayyareyi sökerek kiraladığı bir vagonla Çekoslovakya’ya yollar. 23 Nisan 1931’de Çekoslovakya’da istenilen belge alınır. 25 Nisan 1931’de oradan uçakla ayrılan Vecihi Bey 5 Mayıs 1931’de Türkiye’ye gelecektir. Hadiseyi Vecihi Bey’in hatıra defterinden aktaralım. Vecihi Hürkuş’un not defterinden: 

“Saati rehin verdim, 50 lira aldım”

“Perşembe. Sofya’dan hareket. 7.35, Edirne’ye 10.46

Nihayet yurdumdayım. Sofya’dan hareketten kısa bir zaman sonra hür yurdumun berrak semasında uçuyordum. Uçuşlarımı adım adım takip eden cemiyet (T.Ta.C.) Edirne’ye ineceğimi tahmin ederek oraya bildirmiş, yurdumda ilk durağım olan bu güzel şehri havadan selamladıktan sonra meydana döndüm ve güzel Arda’nın kenarında yeşil bir çayıra indim. Başta Vali ve askerî kumandanlar olduğu hâlde hemen bütün Edirne halkı muvaffak bir kardeş başarısını kutlamaya gelmişlerdi. Binlerce ağızdan kopan ‘yaşa’lar ve o ellerden yükselen alkışlar, beni çok heyecanlandırmıştı. Yaşadığım ruh, maddeyi değil tam aradığını bulmuş ve bu büyük şeref hatıraları bana İlâhî ilham kaynağı olmuştu.

Edirne’de kalmayacaktım, fakat sevgili yurtdaşlarım bırakmadılar, bir geceyi olsun aralarında geçirmezsem kırılacaklarını söylediler. Bu candan gösteri programımın değişmesine amil oldu, o gün ve o geceyi kardeşlerin sevgisi arasında geçirdim. O gece aynı zamanda beş yıllık bir fasıladan sonra idealimin ikinci defa olarak tohumlarını saçmaya vesile olmuştu.

Bu ziyaretimin mânâsı, ilk ziyaretimden çok daha başka idi. 1925 yılında bir İtalyan tayyaresi ile burada uçmuştum ve cemiyetin büyük maksatlarını anlatmıştım. Şimdi ise hakiki bir Türk tayyaresi ile kendi kafam, kendi elim ve kendi eserim olan bir tayyare ile geliyordum. Bu sefer Çekoslovakya’da kazandığım şeref diplomasını o diyarlardan uçurarak getiriyordum. Bu muvaffakiyet benim kadar bütün milletin iftihar duyarak benimsediği öz malı idi. İdealimin tek hedefi ve sivil havacılığımızın ilk özel eseriydi.”

1932 yılına gelindiğinde, imalat tekniğini geliştirecek, VECİHİ K-XV ve VECİHİ K-XVI modelini üretecektir. Bu tayyarelerin yapımı kolay olmamış mali zorluklarla karşılaşmıştır. Bir kere imalat için büyük bir hangar kiralamak gerekiyordu fakat yeterli para yoktu. Nisan 1932 tarihli hatıra defterine “Saati rehin verdim, 50 lira aldım” notunu düşecektir. Bir altının bir lira değerinde olduğu göz önüne alınırsa bu miktar büyük bir meblağdır. Bahis konusu saat Vecihi Bey’e Ceyhanlıların hediye ettiği altın saat olduğu anlaşılmaktadır. 

Vecihi Hürkuş’un diploması olduğu hâlde “Uçak Mühendisi” unvanı kabul edilmez

Masrafları karşılamak için bazı kurumların reklâmı için uçuşlar yaptığını biliyoruz. Bazı hayırsever vatandaşlar da yardımda bulunmuşlardır. Aynı dalda çalışmalara başlamış olan Nuri Demirağ Bey de 5000 TL bağış yapacaktır. Buna karşılık 1933 yılında imal etmiş olduğu VECİHİ XVI kabin uçağına “NURi BEY” adını vermiştir. 1932’de ilk Sivil Türk Havacılık Okulu olan “Vecihi Sivil Tayyare Mektebini” açar. Burada ilk sivil kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte on iki pilot yetiştirilir.        

21 Haziran 1934’te “Soyadı Kanunu” çıkar. 8 Ocak 1935’te yürürlüğe girecektir. Babasının adıyla birlikte “Vecihi Feham” olarak anılan Vecihi Bey soyadını “Türkuş” koyacak sonraları “Hürkuş” olarak değiştirecektir.

1935 yılında Türk Tayyare Cemiyeti bünyesinde “Türkkuşu” adı verilen bir proje başlatılacaktır. Amaç, genç havacılar yetiştirmektir. Vecihi Hürkuş, Ankara’ya taşınır. Türkkuşu hangarlarının ve tesislerinin inşaatında bulunur. Genç talebeler Sovyetler Birliği’nin “Koktebel Planör Okulu”na gönderilir. Vecihi Bey, Ankara’da Türkiye’nin ilk planörünü imal etmek için çalışmaya başlar. Ankara US-4 ve Ankara PS-2 kod adı verilen iki planör üretilir. Sene 1936…

24 Mayıs 1935 tarihinde Türk Tayyare Cemiyeti, Türk Hava Kurumu (THK) adını alır. THK, 1937’de Vecihi Hürkuş’u mühendislik eğitimi için Almanya’ya yollar. Üstün gayret göstererek 27 Şubat 1939’da “Weimar Mühendislik Okulu”ndan mezun olur. Yurda dönüşünde mühendislik lisansı almak için Bayındırlık Bakanlığı’na başvurur. Fakat yetkililer diploması olduğu hâlde iki yıllık eğitimi bahane ederek “Uçak Mühendisi” unvanını kabul etmezler. THK, Vecihi Bey’i Van’daki şubesine tayin eder. Gördüğü olumsuz davranış nedeniyle Vecihi Hürkuş, THK’dan istifa eder.

Uçaklarına sabotajlar yapılır, uçuş çalışmaları iptal edilir

1940’lı yıllarda Vecihi Bey’i yazarlık ve yayın hayatına atıldığını görüyoruz. Havacılık geçmişini ve tecrübelerini anlatan “Havalarda” kitabını yazar. 1947’de “Kanatlılar Birliği” adlı dernek kurarak aylık havacılık dergisi çıkarmaya başlar. 1951’de tarımsal ilaçlama yapmak için beş arkadaşıyla birlikte bir şirket kurar. Bir yıl sonra anlaşamamazlık nedeniyle buradan da ayrılarak çeşitli markaların reklâmını yapmak için uçuş çalışmalarına devam eder.

29 Kasım 1954, yeni bir atılım tarihidir. “Hürkuş Hava Yolları”nı kurar. Türk Hava Yolları’ndan satın alınan eski uçaklar revizyondan geçirilerek kullanılacaktır. Uçuşu olmayan bölgelere hizmeti hedeflemiştir. Ancak felaketler art arda gelecektir. Uçaklarına sabotajlar yapılır. Bir uçağı yurt dışına kaçırılır. Uçuş çalışmaları iptal edilen Vecihi Bey’i zor günler bekliyordur. Borçlarını, sigorta maliyetlerini karşılayamadığı için hacizler peşi sıra gelmeye başlar. Devlet’ten aldığı maaş bile haczedilir. Ankara’da beyin kanaması geçiren Vecihi Hürkuş, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne kaldırılır. 16 Temmuz 1969’da vefat eder.

Elli iki yıllık uçuş kariyerinde 102 farklı türde uçak kullanan, 30 bin saatten fazla uçuş gerçekleştiren, sivil uçak yapımında ve havacılık okulu kuruluşunda ilklerin adamı olan, TBMM tarafından üç kez takdirname ve altın madalya alan Vecihi Hürkuş’un hayatının son safhaları vefasızlık, ilgisizlik, borç ve hacizlerden doğan yoğun sıkıntı ve streslerle dolu olarak geçmiştir. Benzer akıbet Nuri Demirağ Bey’in de başına gelmişti. Bütün bunlar birer kötü tesadüf müydü? Yoksa Türk Devleti’nin resmî ve sivil uçak sanayinin gelişmesine mâni olmak isteyen dış güçlerin ve içerideki hain işbirlikçilerinin parmağı olabilir mi?

Tarihî vesikalar hakikati açık ediyor

ABD, uçak imal edilmemesi amacıyla Türkiye’ye 95 milyon dolarlık karşılıksız savaş malzemesi veriyordu. Nuri Demirağ’a verilen uçak siparişleri bir bir iptal ediliyordu. CHP döneminin Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, iptal gerekçesini Nuri Beye şu sözlerle izaha çalışıyordu: “Amerikan yardımlarından bedava uçak almak dururken uçak fabrikanıza sipariş verirsem yarın bu millet beni asar.”

İyi de, ABD durup dururken neden bu yardımı yapıyordu veyahut bir insan, bir dış gücün bu iyilikseverliğinin gerçek nedenini anlamayacak kadar “ahmak” olabilir mi?

Türk Hava Kurumu’nun Etimesgut Uçak Fabrikası 1941 yılında kuruldu. Bu fabrikada planör, nakliye, akrobasi, yolcu gibi farklı katagoride uçaklar tasarlanarak imal ediliyordu. 1945 yılında bu fabrikada 957 kişi çalışmaktaydı.1950 yılında fabrika kapatıldı. Nedeni ise ABD’nin uçak ve diğer savaş malzemelerini bedava vermesiydi. 

İyilik gibi görünen bu yardımların perde arkası şuydu: Kullanılmak suretiyle eskitilmiş olan uçak, gemi, denizaltı gibi savaş araçları zamanla demode olmuştu, yeni nesilleri üretilmekteydi. Kullanılmayacak olan bu araç ve gereçler, çürümeye terk edilmektense boyanarak müttefiklerine bağış yardımı görüntüsüyle verilecekti. İleri tarihlerde ABD yedek parçalarının satışıyla fazlasıyla geri tahsil edecekti. Bir taşla birkaç kuş…

1923 Uçak Modeli Projesi’ni Türk Hava Kuvvetleri’ne takdim eden, izin alındıktan sonra imalatına geçerek tamamlayan ve 25 Ocak 1925’te ilk uçuşunu gerçekleştiren Vecihi Hürkuş’un çalışmalarının dönemin CHP hükümeti tarafından bilinmediği akla gelebilir. Nitekim bu tür iddiada bulunanlar da vardır. Fakat tarihî vesikalar hakikati açık ediyor.

Dönemin tek partisi CHP hükûmetinin zihniyeti bu!

16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kuruldu. Cemiyet mensupları Vecihi’nin çalışmalarından haberdardı. İmal ettiği uçağı Türk Hava Kuvvetleri’nin el koyduğunu ve uçuşuna izin vermediğini öğrenen Türk Tayyare Cemiyeti Reisi, Başvekil İsmet Paşa’ya 16 Mart’ta bir yazı yazar.

Yazıda, Vecihi Bey’in şahsî çabası ve gayretiyle imal ettiği tayyare projesinin “İlmî İnceleme Heyeti” tarafından başarılı görüldüğü ve denemelerinin yapılarak Avrupa tayyareleri kadar iyi olduğu ifade ediliyor. Devamla bu tayyarenin Hava Kuvvetleri hangarında âtıl bir hâlde tutulduğu, bunun kabul edilemeyeceği, bu tayyarenin “vatan semasının muhtelif ufuklarında hassaten Ankara’nın üstünde cevelanlar (uçuşlar) yapmasını” arzu ettikleri bildiriliyor. Yazı sonunda İsmet Paşa’dan Müdafaa-i Milliye Vekaletine (Millî Savunma Bakanlığı’na) emir vermesi isteniyor. Yazı yazılmış, Savunma Bakanlığı’ndan “Tayyare Cemiyeti tarafından Vecihi Bey’e ifası (verilmesi) talep olunan tayyarenin Kuvva-i Hava-iye (Hava Kuvvetleri) elindeki mevcut motor ve tayyare malzemesinden bilistifade (yaralanarak) fabrika ustalarına imal ettirilmiş olmasına ve malzemenin Devlet malı bulunmasına mebni (istinaden) Türk Tayyare Cemiyeti’ne itası (iadesi) mümkün görülmemektedir…” cevabı verilmiştir. Mevzu böylece kapatılmıştır. 

İyi de, ilk defa yerli Türk modeli bir uçak imal edilmiş; bunun üzerine gidilip geliştirilmesi, seri üretiminin sağlanması gerekmez miydi? “Devlet malzemesi kullanılmıştır” diyerek el konup çürümeye terk etmenin Devlet’e ve millete ne faydası vardır?

Türk Tayyare Cemiyeti’nin kuruluşundan itibaren, kullanılacak planör ve tayyarelerin tedarikini yurt dışından ithal olunacak tayyarelerle karşılamak için yurt genelinde kampanyalar düzenlendiğini, Vecihi Hürkuş’un muhtelif vilayetlere uçuşlar yaparak tanıtımını üstlendiğini yukarıda anlatmıştık. Bundan anlaşıyor ki Devlet’in malî durumu zayıftır, halktan yardım istenmektedir. Vecihi Bey’in çalışmaları göstermiştir ki tayyare yurtiçinde yapılabilecektir. Millî Savunma Bakanlığı bundan ders çıkararak ihtiyacın millî üretimle sağlanmak için dört elle sarılacağına Vecihi Hürkuş’u cezalandırarak dosyayı kapatıyor. Dönemin tek partisi CHP hükûmetinin zihniyeti bu!

Müfettiş köylülere kızar ve “Paranız yoksa karılarınızı satın!” der 

Aynı CHP zihniyeti, yol vergisi, okul vergisi ve varlık vergisi gibi vergilerle kendi aslî vazifesini milletin sırtına yükleyerek hâlletmek cihetine gitmiştir. Malî durumu bozuk olan vatandaşlar, pranga mahkûmları gibi zorla çalıştırılmak mecburiyetine bırakılmışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yol vergisi kanunu TBMM’de tartışmalara yol açmış bir kısım milletvekili millete eziyet etmenin haksızlığını ifade ederken, savunma tarafı ağır basacaktır.

Eleştirilere karşı Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey ise verginin gerekliliğini şöyle savunmuştur:

“…Köylülerin işsiz güçsüz bulundukları zamanlarda gölgelerde esneyerek vakit geçireceklerine, sekiz günü böyle kendi menfaati hayatiyyelerine taalluk eden yollarda sarf edecek olurlarsa memleketin yolları tabii bir an evvel ikmal edilir. Bu surette de iktisadi inkişafata hizmet edilir.” (TBMM Zabıta Ceridesi Devre I. Cilt 8. İçtima I. Say. 303) 

Daha sonraki yıllarda vergi usulü geliştirilerek yılda 6 ile 12 gün olarak ortalama iş gücüne sahip bir kişinin görebileceği iş şeklinde tespit edilmiştir. Vergi bedeni yükümlülük esasına dayandırılarak 19 Ocak 1925 tarihinde 23 maddeden oluşan 542 sayılı “Yol Mükellifiyeti Kanunu” çıkarılmıştır.

Vatandaş çalışarak yol yapar da okul yapamaz mı? CHP tek parti döneminin eğitim seferberliği(!) programında her köye, köylülerce okul inşâ etme mükellefiyeti getirilir. Yazar Sedef Kabaş’ın tanınmış Kemalist Prof. Nermin Abadan Unat ile yapmış olduğu söyleşide (“Hayatını Seçen Kadın” adlı eserinde) anlatılmaktadır. Kitabın 305’inci sayfasında tek parti döneminin yanlış uygulamalarından olan okul yapma zorunluluğu eleştirilmektedir. Eskişehir civarındaki köylerden biri iktisadi durumlarının elvermediği hâlde yapılan zorlamaları CHP’li müfettişe başvurarak şikâyette bulunuyorlar. Müfettiş köylülere kızar ve “Paranız yoksa karılarınızı satın!” der. 

“Hakir olduysa millet, şanına noksan gelir sanma,/ Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr-u kıymetten.”

Türk milleti CHP’nin tek partili dikta rejiminden 1946 yılındaki çok partili sisteme geçişle kurtulma fırsatını yakalayacaktır. “Artık Yeter!” sloganıyla yeni kurulan Demokrat Parti’ye akın eden halk, CHP cenderesinden çıkarak rahatlama imkânı bulabilmiştir. O günden bugüne tek başına iktidar olma kabiliyetini kaybeden CHP’nin bundan sonra da elde edebilme ihtimali pek bulunmamaktadır. (Devam edecek…)