21. Yüzyılda doğan güneş: Turan (3)

İki Türk hakanının mücadelesi ve bu mücadelenin neticesi, günümüze önemli mesajlar bırakmaktadır. Bu faciadan kalıcı dersler çıkarmalıyız. Önderlerine canı gönülden bağlı Turan milleti idarecileri, şahsî menfaatleri ve hırslarından evvel kendi tebaalarının istikbalini düşünmek zorundadırlar. İktisadî ve askerî bloklaşmanın cari olduğu günümüz dünyasında, müstakil faaliyetin kalıcı tesiri olmuyor. Devlet başkanları bir araya gelerek ittifak kurmalı, içte müstakil, dışta müşterek “Turan Birliği” tesis edilmelidir. Bundan önce her devlet, iktidar ve muhalefet partileriyle aynı frekans içinde ses vermeli.

Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur                                        

MEVZU: Maksadımız, mazideki hadiseleri anlatarak vaktin geçmesini sağlamak değil, milletimizin istikbaline ve birliğimizin tesisine katkıda bulunmak için tarihten kalıcı dersler çıkarmaktır…

***

Savaş meydanlarında zaferden zafere koşan kahraman hakanın sonu acıklı oldu. Zirvede olan Sultan Beyazıd’ı, başka bir Türk hakanı devirecekti, Emir Timur (1336-1405)… Türk tarihi tetkik edildiğinde rakibin yine kendi içinden çıktığı görülecektir. Ana neden ise bellidir. Hükümranlık rekabeti… Gıpta edilecek meziyetlere sahip Türk hakanlarının ortak zafiyeti, uzlaşı kültüründen yoksun olmalarıdır. Karşılıklı taviz verme, korkaklık olarak addedilir. En büyük olma hırsı (hastalığı) bütün benliği kaplar, mevcut meziyetleri örter. Şura dinlenmez, nasihat kabul edilmez. Böyle bir ahval içinde akıbet, dramla neticelenecektir.

Timur, adı ile anılan imparatorluğunun kurucusu olan, savaş stratejisi ve siyasetiyle ünlü deha bir komutandır. 1336’da Semerkant’ta doğdu. Hayatı boyunca seferlerde bulundu. Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun büyük kısmını imparatorluk topraklarına kattı. Son olarak arzusu, Çin’e hareket düzenlemekti. Bundan önce batıda rakip olarak gördüğü Osmanlı devletini kendine bağlamak istiyordu ki imparatorluğunun batı kesimini emniyet altına alsın. 

Emir Timur, üstün komutanlığının yanında siyâsî zekâya da sahipti.1370’te Maveraünnehir’deki dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirerek devletinin temellerini attı. Kendinden önceki Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın aksine “Han” unvanını kullanmayarak “Emir” sıfatını tercih etti. Bu, onun İslâmî yanını yansıtmaktadır. Gayrimüslimlerle yapmış olduğu savaşlardan sonra kendisini “İslâm’ın Kılıcı” olarak tanımlayacaktır. 

1378’de İran’a girdi. Azerbaycan ve Irak’ı ele geçirdi. 1391 ve 1395’teki seferlerde Kafkasya’yı baştan başa fethetti. Rusya’daki Altın Ordu Devleti’ni yenerek hâkimiyeti altına aldı. 1399’a gelindiğinde Hindistan’a düzenlemiş olduğu seferde Kuzey Hindistan’ı tamamen ele geçirecekti. 

Emir Timur bu fetihleri yaparken batıda Osmanlı Devleti, Hıristiyan devletlerle mücadelesini sürdürüyordu. Yıldırım Beyazıd 1391’de Bizans’ın başkenti Konstantin’i muhasara altına aldı. Papa’nın teşvikiyle Avrupa Hıristiyan devletlerinden oluşan Haçlı orduları harekete geçti. 1396’da Yıldırım Beyazıd, Niğbolu’da Haçlı kuvvetlerini bozguna uğratarak Avrupalıları hüzne ve korkuya garketti. 1397’de Anadolu içlerine yönelen Yıldırım, Karamanlıları Akçay’da mağlup etti. 1399’da Malatya’yı Memlükler’den geri aldı. Bu tarihlerde Emir Timur, Bağdat’a yürümüş, Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Celayır Sultanı Ahmet Celayır’i mağlup etmişti. İkisi de koşarak Sultan Beyazıd’a sığındılar. 

Malatya hâkimiyetinden sonra Fırat nehrinin doğusundaki Anadolu toprakları olan Diyarbakır, Erzincan, Erzurum bölgelerini Osmanlı Devleti’ne katmak isteyen Yıldırım, Erzincan Emiri Taharten’e ulak (elçi) yollayarak kendisine itaat etmesini istedi. Taharten, Timur’a sığınarak Yıldırım Beyazıd’ı şikâyet etti. Taharten ile Akkoyunlu Beyi Kara Yölüklü’yü yanına alan Emir Timur, Sivas’a yönelerek şehri zapt etti. Daha önce şehri teslim etmelerini istemesine rağmen karşı koydukları için esir aldığı Osmanlı askerlerinin hepsini “Cengiz töresi”ne göre kılıçtan geçirdi. Durumun vahametini gören Yıldırım, İstanbul kuşatmasından vazgeçerek Anadolu’da vaziyet alacaktır. Tarih, iki ünlü Türk hakanının karşı karşıya gelmelerine sahne oluyordu…

Emir Timur, Anadolu içlerine sefer düzenleyerek Osmanlı Devleti ile cenk etmek istemiyordu. Bu ona zaman ve asker kaybettirirdi. Onun asıl amacı, Çin’e sefer düzenleyerek büyük bir fetih yapmaktı. Fakat beri yandan Osmanlı Devleti’nden emin olmak yani batı tarafını emniyete almak istiyordu. Bunu yazmış olduğu mektuplardan anlıyoruz. Her iki taraf savaşa tutuşmadan önce mektuplaşarak birbirini sınayacaklardı. 


Bu vaziyette normal olan, Beyazıd’ın geri çekilip yeni bir ordu teşkil edinceye kadar mücadeleyi tehir etmesidir. Fakat Yıldırım bu… Kitabında kaçmak diye bir mefhum yok. Cenge devam eder. Sabah erken saatlerde başlayıp gece yarısına kadar devam eden savaş sürecinde altında birkaç at telef olur, elinde birkaç kılıç kırılır. Kahramanlığı ve cesareti, sonucu değiştirmez. Timur’un askerleri tarafından esir alınır…


Mektuplarla cenk

İki meşhur hakanın birbirlerine gönderdikleri dört çift mektup, Konya Belediyesi Koyunoğlu Kütüphanesi’nde 13.435 kayıt numarasıyla el yazması olarak mevcuttur. Biz burada önemli kısımlarını (özet olarak) günümüz Türkçesine çevirerek ele aldık.

1. Mektup: Emir Timur, Sultan Beyazıd’a gönderdiği ilk mektupta kendinden kaçarak Beyazıd’a sığınan Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf ile Bağdat Hükümdarı Ahmet Celayir’in kendisine teslim edilmesini ya da sınır dışı edilmelerini ister. “Emirlerimize karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olman gerekir. O hükümdarların arasına girmekten sakınasın” diye ilave eder.

1. Mektup: Hakan Beyazıd’ın Emir Timur’a cevabı çok serttir: “Ey ihtiyar köpek! Tekfurdan daha şiddetli kâfirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hileyle kandırmak istemişsin. Osmanlı Sultanlarını, Acem Padişahlarına benzetme. Osmanlı askerleri de ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başıboş, sere serpe avare avare kalabalıklar değildir. Osmanlı askerleri, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen Osmanlı askerlerini Şam ve Halep (Memluk) askerlerine de benzetmeyesin. Bu mektup eline geçtikten sonra, savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendinden boş olsun.”

Görüldüğü gibi mektup ağır hakaretler ve meydan okumalar ihtiva etmektedir. Hakan Beyazıd her ne kadar celâlli bir Sultan ise de bu tür ifadeler zannımca kullanmasa gerektir. Bazı rivayetlere göre, Anadolu’daki beylikler, elçiyi yakalayıp mektubu ele geçirmişler, Emir Timur’u kışkırtmak için değiştirip yollamışlardır. Zira onlar, Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmak için Timur’un savaşa dahil olmasını canı gönülden istiyorlardı.

2. Mektup: Emir Timur’un, Sultan Beyazıd’a cevabı: “Sen kendini Allah yolunda cihat eden, bizi ise haksız yere kan döken yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım. Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler feth ederek, beldeleri kurtarmakla meşgulüm… Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir. Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım. Bugüne kadar hangi tarafa gittiysem kısa sürede orayı ele geçirdim. Sivas’ı da kısa zamanda elde ettim. Sen Malatya’yı muhasara ettin, dört ayda elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın. Sinop kalesini ne zamandan beridir elde edemedin. Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme. Kaldı ki Sivas’ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış hâldeyim. Dolayısıyla çokça Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harap etmek uygun görülmemiştir. Bu sebepledir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil. Ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun. Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece frenk kâfirine fırsat vermemiş olursun. Biz de Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz, meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir. Bizi ve askerimizi kâfir, dinsiz, sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin adetleri bulunmakla itham etme. Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır. Niçin hidayete layık olmasınlar? Kaldı ki, Osmanlı’nın askerleri çoğunlukla kâfirlerden devşirme olduğu açıktır. Davamız cihangirlik olup, saltanatımız adına hutbeler okutmaktadır. Sikkeler basılıdır. Müslümanların ülü’l-emri olduğumuzda şüphe yoktur. Bizim soyumuz İlhân-ı Âlişân’a ulaşmaktadır. Eğer samimi selamınızla beraber, iyi ifadeleri içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur. Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ves’selam…”

Emir Timur’un cevabi mektubu, kendisine yöneltilen ağır hakarete kıyasla gayet yumuşak ve makuldür.

A) Hakan Beyazıd’ın ithamında haksız olduğu, kendisini cihada adadığı, kırk yıldır bu yolda savaştığını bildirmektedir. Timur, Kafkasya ve Rusya’daki Hıristiyanları dize getirmiş, Hindistan’daki ateşperestleri yenerek daha güneye sürmüştür. Orta Doğu’daki sapık mezheplere geçit vermediği doğrudur.

B) Türk töresinde yaşlıya hürmet esastır. Emir Timur, yaşını ileri sürerek kendisine itaat etmesini istiyor. Ankara’da savaşa tutuştuklarında Beyazıd 32, Timur ise 66 yaşındaydı. Yani demek istiyor ki, yaşıma istinaden tevazu gösterirsen ayıplanmaz, bilakis takdir edilirsin.

C) Bu zamana kadar yapmış olduğu savaşlardan bahsederek, ordusunun gücünü anlamasını, tehlikenin büyüklüğüne ikna olmasını istiyor. Emir, kuzey güney, doğu batı, geniş coğrafyalarda yapmış olduğu birçok savaşlarda hiç mağlup olmamıştır.

D) Mektubunda vurguladığı en önemli husus, iki Müslüman gücün birbirleriyle vuruşarak zayi olması, bundan kâfirlerin yararlanacağı ve memnun olacağıdır. Emir Timur, Hakan Beyazıd’ın Haçlılarla ve Bizans’la olan muharebelerini bilmekte ve takdir etmektedir. Bu nedenledir ki “Bizim niyetimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir” diyerek samimi olarak endişesini dile getiriyor. Kendisine karşı gelinmediği takdirde savaştan geri çekileceğini de ilave etmektedir. 

E) Bütün bu takdire şayan ifadelere rağmen, şahsına ve ordusuna yapılan dinsizlik ithamlarının etkisinde olduğu da açıktır. Şahsının ve askerlerinin babadan ataya Müslüman olduğunu belirterek rakibindeki kusura yani Osmanlı ordusundaki Yeniçerilerin devşirme oluşuna dikkat çekmektedir. Yani demek istiyor ki “Askerlerimle uğraşacağına sen kendi kusuruna bak”.

Yeniçeri Ocağı

Yeniçeriler Ocağı, gayrimüslimlerin çocuklarının ufak yaşta alınarak yetiştirilmesiyle teşkil edilmekteydi. Bu husus, yer yer birçok kişi tarafından ele alınmış, Osmanlı devleti tenkit edilmiştir. Hemen belirtelim ki, “devşirme mekanizması, “Osmanlı Devleti’nin askere olan ihtiyacından kaynaklanmamaktadır. Osmanlı idarecileri ve ulemaları, tebâdaki gayrimüslimleri Allah-u Teâlâ’nın bir emaneti olarak görmüş, mümkün mertebe hak ve hukukuna riayet edilmiştir. İslâm dinine göre gayrimüslimler ahirete intikal ettiğinde doğrudan cehenneme girerler. Bu yüzden gayrimüslim tebâ, daima acınmış, üzerlerinde hakkının kalmamasına azami gayret edilmiştir. Genç olsun yaşlı olsun -kendi iradeleri ile- Müslüman olmalarına vesile olarak sonsuz azaptan kurtulmaları murat olunmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren dış mücadelesinin ana gayesi, Osman Gazi’nin vasiyetinde belirttiği, “Davamız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değil, İ’lâ-yi Kelimetullâh’tır. Yani Allah’ın dinini yüceltmektir”. Bu yolda ölenler şehittir. Ve doğrudan cennete giderler. Yeniçeriliğe alınanlarda bundan nasiplenmesi istenmiştir. Yoksa amaç baskı yapmak değildir. “Dinde zorlama yoktur” ayeti kerimesi mucibince her milletten gayrimüslim tebâ, inancını, adet ve örfünü rahatça yaşamıştır. Balkanlarda İslâmiyet’in hızla yayılması bu müsamaha sebebiyledir. İstanbul feth olunmadan önce, bir Hıristiyan din adamının, “Papanın külahını görmektense, Osmanlı sarığını tercih ederim” demesi, söylemimizin açık delilidir.

Hacı Bektaş Veli’nin dualarıyla taçlanan Yeniçeri Ocağı, vatanına sadık, imanlı, dindar ve cefakâr neferlerinin yetiştiği bir müessese olarak Osmanlı Devleti’nin inkişafında büyük rol oynamıştır. Son devirdeki bozulmalar hariç Yeniçeri Ocağı, yeniçeri askerleri, halk arasında sevgi ve saygı ile anılmıştır. Bu yüzdendir ki Yavuz Sultan Selim devrinde bir zengin gayrimüslim, devlete yapacağı külliyatlı miktarda bir bağış mukabilinde oğlunun yeniçeri ocağına alınmasını istiyor fakat kabul edilmiyor.

Avrupa’daki devletler, Anadolu’dan Balkanlar yoluyla içeriye dağılan İslâm dalgasını durdurmak için çareler arıyorlardı. Papanın teşvikiyle birçok kez Haçlı orduları teşkil edildi. Bütün gayretleri, mücadeleleri hüsranla neticelendi. Batılılarda da zeki insanlar var. Gayelerine kuvvet yoluyla ulaşamayacaklarına kani oldular. Buldukları çare, fitne çıkararak Müslümanları birbirine düşürmek, birbirleriyle savaştırarak güçlerinin azalmasını sağlamaktadır.

2. Mektup: Beyazıd Han’ın Emir Timur’a cevabı: Ertuğrul Han’ın ve Osman Gazi’nin mücadelelerini ve başarılarını anlattıktan sonra Emir Timur’un, Yeniçerileri küçümsemesine değinmektedir. “… bizim nazarımızda, dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur. Osmanlı askerine Abdullah oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız. Çünkü bütün sahabe-i kiramın ataları kâfir iken, kendileri Müslüman oldular. Böyle Müslüman olanlar, insafı olmayan Müslümanzadelerden çok çok üstündürler. Siz Sivas’ı harap edip, ehli İslâm’ın ırzını payimal ettikten sonra ne denilebilir ki? Siz ilk suçlamayı kendinizden gidermeye çalışıyorsunuz…” 

Beyazıt Han’ın “Abdullah oğlu” deyimine vurgu yapması, İslâmiyet’te şahısların babalarının adlarıyla birlikte çağrılmasındandır. Devşirmelerin babalarının gayrimüslim olması, Osmanlılarda Allah’ın kulunun oğlu denmesi münasip görülmüştür.

3. Mektup: Emir Timur’dan Sultan Beyazıd’a… “… sizin küffarla savaştığınızı biliyoruz. Bu tarafta Gürcü kâfirlerle biz savaşıyoruz. Hem sizler hem de bizler bu mevzuda mutluyuz… Anlaşma kararı olursa, Mısırla aramızda olanlardan islah edici olunması istediğiniz uygun görülmemiştir. Çünkü eski Mısır Valisi, Irak ve Acemin büyük saygı duyduğu elçilerimizden Bahattin Savcı’yı haksız yere öldürdü. Yine uzun süredir hapsettiği Gönültaş’ı serbest bırakması için elçi gönderdiğim hâlde isteğimi yerine getirmedi ve o günahsızı hiç endişe duymadan katletti. … Senin, şimdi Mısır Valisi olan kimseye oğlumuzdur demeni uygun görmedik. Bize dost olmayanı kendinize yakın ve sevdiklerinize dahil etmeyiniz. Saltanat işleri nezakete bağlıdır. Ahmet Celayır şimdi Bağdat yakınlarına gelmiş, biz de oraya asker göndermişiz. Tekrar size kaçarsa sahip çıkmayıp, bilakis yakalayıp bize teslim etmeniz isteğimizdir. Erzincan’a varıp, serhadde durularak elçilerinizin gelmesini beklemekteyiz.” 

Emir Timur, bu mektubunda rakibi Ahmet Celayir’in üzerinde durmakta, düşmanlarıyla dost olunmamasına dikkat çekmektedir.

3. Mektup: Beyazıd Han’dan Emir Timur’a… Kendisine sığınan Ahmet Celayır ve Kara Yusuf’un iadesinin istendiği beyan edilerek bunların teslim edilmemesinin önemsiz olduğu anlatılmak isteniyor. “… Şimdi bu dostunuz feleğin tokadını yemiş bir iki kişiyi himaye etmekle hatırınızı kıracak bir durum olamaz. Zira Hülagü Han böylesine cüzi şeylerden vazgeçmiştir. Muradımız Sivas ve çevresinden elinizi çekmenizdir. Bunu yerine getirmeniz güzel bir işaretinizin gereği olduğu anlaşılacaktır. Ancak herhalde Allah’ın takdirinden kaçılmaz ve bizim kimseden korkumuz yoktur…” 

Beyazıd Han, Emir Timur’un Ahmet Celayir ve Kara Yusuf hakkındaki olumsuzluğuna rağmen o da ısrarla bu ikiliyi yanında barındıracağını tekrarlamakta, üstüne üstlük Timur’un bu arzusunun önemsiz olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Haliyle bu davranışı -sulhu istemediği- izlemini uyandırmaktadır.

4. Mektup: Emir Timur’dan Sultan Beyazıd’a… “Şimdiye kadar sulh için çalıştım. Kâfire fırsat vermemek, İslâm diyarlarını harap etmekten endişe edip Şam tarafına giderek Mısır azizinden intikamımızı aldık. Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken biz bunu fırsat bilip dikkate almadık. Ancak siz fırsat bulunca bize bağlı olan Erzincan’a gelip Valimizi rencide ettiniz. Adamımız olan Taharten (Muttaharten) sulhu sağlamak için sizin pişman olduğunuzu bize yazmıştır. Biz de güvendik ve sulh için anlaşmaya varılacağı umuduyla birkaç kez mektuplar gönderdik. Ama siz gittikçe artan bir katı tutum içerisinde oldunuz. Ta ki biz ve askerimiz için ‘Kâfir kâfirden daha eşed kâfirdir” sözünüz, her yerde söylenir olmaya başladı. Elçileriniz olan Sungur ve Ahmed uzun süredir yanımızdadırlar. İslâmlığımızı ve inancımızı biliyorlar. Hedefimiz Kefe ve Kırım yönü iken Şirvan’dan geri dönüp tekrar Erzincan tarafına vurmak icap etti. Semerkand’da bulunan oğlum Muhammed Sultan Bahadır da askeri ile birlikte bana katılacaktır. İsteğimiz, Erzincan’a varmadan ve askerlerimiz şehirlerinize girmeden önce Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemah’ın bize bırakıldığını sağlam bir ahitname ile bildirmenizdir…”

4. Mektup: Emir Timur’un sabrının tükendiğini göstermektedir. Yıldırım Beyazıd Han 1’inci mektubundaki “kâfirsin” ithamını da unutmadığı görülmektedir. Başlayacak olan savaşın müsebbibinin kendisinin olmadığı açıklaması var. Kendisini tamamen temize çıkarmak amacıyla son bir şans veriyor. Beyazıd Han, sulh için (3’üncü mektupta) Sivas’tan çekilmesini teklif ediyordu. Timur ise sulh için Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemah’ın kendisine bırakılmasını şart koşuyor. Bu şartın, Beyazıd Han tarafından kabul görülmesi imkânsızdır ve savaşın da kaçınılmaz olduğu meydandadır. 

4. Mektup: Sultan Beyazıd’dan Emir Timur’a… “Timur-i Köregen Hazretleri, anlaşma muhtevela alaka uyandıran mektubunuz, ben Sivas’a geldikten sonra elimize ulaştı. Ben bu sırada anlaşma hazırlığı içerisinde bulunuyordum ki nagah (vakitsiz) saatte sulha muhalif bir başka mektup Karaman fesatları elinden orduyu hümayunumuza erişti ve anlaşmanın gecikmesine sebep oldu. Devlet erkanımızdan akıllı kişiler bu durumu şöyle değerlendirdiler: İkinci mektup ilk karışık dönem sürecinde yazılarak elçi ile gönderildi. Karaman elçimizi öldürüp fitne iyice ayyuka çıkıncaya kadar mektubu sakladılar. Musallaha (anlaşma) olacağı ihtimalini görünce, bu kez bazı rezilleri üzerimize gönderip bizi şüpheye düşürmüşlerdir. Rezillerin eline düşen mektubun gecikmesinin sebebi, dahi biz olmadığımız hususu malumunuzdur. Bu durumun yaltaklanma olarak görmeyiniz, düşmandan yüz çevirmek asla adetimiz değildir. Sulh ve cengin cezası ve mükâfatı buna sebep olan tarafa aittir. Eğer bir kimse fitneye sebep olursa Allah-ü Teâlâ onun cezasını versin.”

Beyazıd Han’ın 4’üncü mektubu diğer üç mektuba nazaran daha sakin, daha siyâsî, devlet adamına yaraşır tarzda olmakla beraber diğer üç mektuptaki yaralara merhem olamayacağı muhteviyattadır. Bu mektuptaki en önemli husus, mektupları taşıyan elçilerin, Osmanlı düşmanı beyler tarafından ele geçirildiğidir. Mektupta, beyler tarafından mektup içeriğinin değiştirildiği belirtilmemiş fakat değiştirilme ihtimalinin kuvvetli olduğu zannedilir. Bu durumları açıklayan Beyazıd Han’ın 4’üncü mektubunun Emir Timur’a ulaşmadığı ihtimali de vardır.  


Beyliklerin, Ankara Savaşı’nın vukuunda etkileri büyüktür. İki tarafı kızıştırmak için fitne çıkararak ellerinden geleni artlarına koymadılar. Şahsî çıkarları için her türlü fitneyi mubah görenlerin günümüzde de benzerleri vardır. Mevcut iktidarın her teşebbüsüne karşı çıkan günümüz muhalefeti, bize bu çağrışımı yaptırmaktadır. 


Ankara Savaşı

İki ordu 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara’nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldi. Kaynaklara göre Emir Timur’un ordusu 160.000, Beyazıd’ın ordusu ise 70.000-90.000 askerden müteşekkildir. Emir Timur, harekattan önce casuslarını rakibinin topraklarına gönderir, malumat edinirdi. Bunlar Anadolu’da bilhassa Yıldırım’dan şikayetçi Anadolu beylerinin yörelerinde bulundular. Savaşın başlangıcında Osmanlı ordusundaki Karatatarlar, Timur tarafına geçerler. Anadolu beyliklerindeki askerler de Osmanlı birliklerinden ayrılarak Timur’un yanında yer alırlar. Sağ ve sol kanadı bozulan Osmanlı ordusundaki komutanlar Timur’un ön saftaki fillerle hücumu karşısında fazla tutunamayacaklarını görüp ricat ederler. Yıldırım Beyazıd, 3000 kişilik bir kuvvetle kalakalmıştır.

Bu vaziyette normal olan, Beyazıd’ın geri çekilip yeni bir ordu teşkil edinceye kadar mücadeleyi tehir etmesidir. Fakat Yıldırım bu… Kitabında kaçmak diye bir mefhum yok. Cenge devam eder. Sabah erken saatlerde başlayıp gece yarısına kadar devam eden savaş sürecinde altında birkaç at telef olur, elinde birkaç kılıç kırılır. Kahramanlığı ve cesareti, sonucu değiştirmez. Timur’un askerleri tarafından esir alınır…

Emir Timur’un, Yıldırım Beyazıd’a kötü davrandığı, demir kafes içine koyup yanında dolaştırdığı, hanımını köle edinip içki dağıttırdığı iddiaları doğru değildir. Beyazıd’ın esir hayatına dayanamayıp, yüzüğündeki zehri içip hayatına son verdiği de doğru olmasa gerektir. Günün tarihçilerinden Şerafeddin Ali Yezdi, Timur’un Beyazıd’ı getirterek teskin ettiği ve memnuniyeti için elinden geleni yaptığını yazmaktadır. Timur, Beyazıd Han’ın büyük kızını torununa nikâhlamıştır. Kızını gelin edinen Timur’un, annesine kötü muamelede bulunduğu düşünülemez. Zira bu davranış kendisine de dokunur. Savaştan evvel Timur’un Beyazıd’a yazdığı 4’üncü mektupta “Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken biz bunu fırsat bilip dikkate almadık” ifadesi, Beyazıd Han’ın zaten hasta olduğu gerçeğini göstermektedir. Mağlup olmakla tahtını, ülkesini kaybeden Beyazıd Han’ın ne büyük bir yıkım, ne büyük bir üzüntü içinde olduğu göz önüne alınırsa, zaten hasta olan bedeninin bunu fazla kaldıramayacağı aşikâr olur.  

Netice ne oldu? Binlerce Müslümanın kanı döküldü. Devletinin yıkıldığına, halkının zelil olduğuna şahit olan esir Beyazıd Han, kahrından 1403 yılında vefat etti. Timur ise Anadolu’daki galibiyetinin ardından Çin’e sefere kalktıysa da yolda hastalanarak 1405 tarihinde öldü. En büyük amacını gerçekleştirememişti. Timurlular Devleti oğulları tarafından sürdürülmeye çalıştırılsa da 1507 yılında yıkılarak tarihe karışacaktı. 


Tarihten alınacak dersler 

Yıldırım Beyazıd Han ile Emir Timur’un birbirleriyle olan mücadelesi ve sonrası ibret nazarıyla değerlendirilirse bundan başta idareciler olmak üzere her kesime düşen paylar vardır. 

1. Cesareti ve kahramanlığı takdire şayan Sultan Beyazıd’ın idarî kabiliyetinin ve siyâsî ufkunun, üstün vasıflarına nazaran çok zayıf olduğu meydandadır. Orta Asya’yı kasıp kavurarak kapısına dayanan Timur tehlikesini, müspet menfi her ihtimali göz önüne alarak daha sakin daha akılcı karşılamalıydı. Bir milleti idare edenler, kendi mevkilerinden önce mesul oldukları halkın istikbalini düşünmelidirler. 

2. Ertuğrul Gazi, Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin binbir emek sarfederek adeta dantel örer gibi gayret ederek tesis ettikleri Anadolu Birliği, Ankara Savaşı sonrası dağılmış, yerini “Fetret Devri” denilen uzun süreli karmaşaya bırakmıştır.  Bu acılı neticede Beyazıd Han’ın “fevri” (düşünmeksizin öfkelenerek, sinirlenerek yapılan) davranışının rolü büyüktür.

3. Dağınık Türk ve Moğol kabilelerini toparlayarak Orta Asya’da Semerkand merkezli bir devlet kuran Emir Timur’un ana hedefi, asırlardır Türklere ve Moğollara musallat olan Çinlilere büyük bir sefer düzenleyerek o geniş coğrafyayı hâkimiyetine almaktı. Bu uzun süreli ve riskli bir sefer olacaktı. Buna girişmeden önce, yokluğunda topraklarına göz koyacak olanları bertaraf etmek istiyordu. Haklı da idi. Kendisine yardım ederek “Altın Ordu” devletini kurdurduğu Toktamış Han, Güney Asya seferindeyken devletini istilaya yeltenmişti. Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Celayir Sultanı Ahmet Celayır, kendisine karşı ittifak kurmuşlardı.

4. Kafkasya’ya, Rusya’ya, Irak’a, Hindistan’a 3-5-7 yıl süren seferlerle rakipleri yenerek perişan eden Timur, devletinin batı tarafını emniyete aldı. Düşmanları Kara Yusuf ve Ahmet Celayır kaçarak Yıldırım Beyazıd Han’a sığındılar. Ordusuyla Anadolu’ya dayanan Emir Timur’un isteği 1’inci mektubunda belirttiği gibi düşmanlarının kendisine teslimi veya dışarıya çıkarılmasıydı. Timur aslında bu isteği ile Beyazıd Han’ı test ediyordu. Kendisine dost mu olacak yahut rakip mi? 

5. Beyazıd Han, akılcı davranarak sığınanları teslim etmese bile, yurt dışına çıkarabilirdi. Böylelikle dost elini uzatmış olacaktı. Öyle yapmadı. Üstüne üstlük hakaret dolu mektubuyla Timur’a meydan okudu. 

6. Timur’un gençliğinde medrese eğitimi gördüğü biliniyor. Tasavvufa alakası, mutasavvıflara sevgisi vardı. Yanında âlimler, din adamları bulundururdu. Danışmanlarının iki Müslüman Türk devletinin çatışmasını istemedikleri muhakkak. Bunların etkisi ihtimalidir ki Timur’a hakaret ve kâfirlikle itham edildiği mektuba yazdığı cevapta sakin ve makul üslup kullanmıştır. “Bizim niyetimiz, meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir” ifadesi ile amacını belli etmiş, “Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen aramızda dostluk ve sevgi olur” diyerek sulh yolunu açmıştır. Eğer Sultan Beyazıd Han istemeyerek de olsa siyaset güderek ilk mektuplardaki hakaretlerden dolayı pişman olduğunu, iki Müslüman ordunun çarpışmasının düşmanlarımızı sevindireceği gibi dostluk ifadeleri kullansaydı tarihin akışı bambaşka olabilirdi.

7. Aracıların yani Emir Timur’dan kaçarak Beyazıd Han’a sığınanların ve de Osmanlıların Anadolu’da gelişmesini istemeyen ve Timur’a sığınarak Beyazıd Han’ı şikâyet eden beyliklerin, Ankara Savaşı’nın vukuunda etkileri büyüktür. İki tarafı kızıştırmak için fitne çıkararak ellerinden geleni artlarına koymadılar. Şahsi çıkarları için her türlü fitneyi mubah görenlerin günümüzde de benzerleri vardır. Mevcut iktidarın her teşebbüsüne karşı çıkan günümüz muhalefeti, bize bu çağrışımı yaptırmaktadır. 

8. Beyazıd Han ile Emir Timur anlaşarak ittifak yapsalardı ne olurdu? Tarih her iki tarafın lehine vuku bulacak hadiseleri kaydedecekti. Bir kere her iki hakan istikbaldeki planlarını gerçekleştirmek imkânını bulacaktı. Türklerin Anadolu’daki birliği daha da pekişecek, İstanbul 50 sene önce feth olunabilecekti. Osmanlı’nın Balkanlardaki hâkimiyeti Avrupa içlerine doğru ilerleme fırsatını bulabilecek, Emir Timur’un Anadolu’dan aldığı takviyelerle Çin seferi, ön tarihle daha güçlü bir şekilde başlamış olabilecekti. Velhasıl “BAYKAL GÖLÜ’NDEN TUNA NEHRİ’NE TURAN BİRLİĞİ” ta o tarihlerde tesis olunabilirdi. Ama olmadı. Bunda çoğunluğu Beyazıd Han’da olmakla beraber her iki tarafın mücadeleyi kişileştirmesi neden olmuştur. Sulh teklifinde bulunan Emir Timur, başta rakibi Ahmet Celayır’ın sürgün edilmesini istemiş, daha sonra teslim edilmesi şartını getirmiş, Yıldırım bu isteğin (alay eder gibi) önemsiz olduğunu belirtmiş ve Emir Timur barış için son şans olduğunu vurgulayarak Sivas ile beraber Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemah illerinin de kendisine bırakılmasını bildirmiştir. Beyazıd Han’ın bu şehirleri vermeyeceğini baştan bilecek kadar zeki olan Timur Han, sulhu bozanın kendisi olmadığı görüntüsünü verirken, gönlünün, Yıldırım’a şiddetli bir ders vermek için içten içe volkan gibi kaynadığı bir gerçektir.

9. Netice ne oldu? Binlerce Müslümanın kanı döküldü, ocaklar söndü. Devletinin yıkıldığına, halkının zelil olduğuna şahit olan esir Beyazıd Han, kahrından 1403 yılında vefat etti. Timur ise Anadolu’daki galibiyetinin ardından Çin’e sefere kalktıysa da yolda hastalanarak 1405 tarihinde vefat etti. En büyük amacını gerçekleştirememişti. Timurlular Devleti oğulları tarafından sürdürülmeye çalıştırılsa da 1507 yılında yıkılarak tarihe karışacaktı. 

Fetret Devri’nden sonra toparlanan Anadolu Türkleri, Fatih Sultan, Yavuz Selim Han, Kanuni önderliğinde üç kıtada söz sahibi olacak cihanşümul bir İmparatorluk kurdular. Ne gariptir ki bu şaşalı dönemlerde Orta Asya’daki Turan milletleriyle hatırı sayılır bir temas yapılmadı. Bu, Timur’un Anadolu’da meydana getirmiş olduğu travmanın etkisinden olsa gerek. Orta Asya’daki ırkdaşları ise birbirleriyle didişip dururken, bir kısmı Sovyet Rusya’nın, bir kısmı ise zalim Çin’in boyunduruğu altına girdi. 

Geçmişten günümüze

İki Türk hakanının mücadelesi ve bu mücadelenin neticesi, günümüze önemli mesajlar bırakmaktadır. Bu faciadan kalıcı dersler çıkarmalıyız. Önderlerine canı gönülden bağlı Turan milleti idarecileri, şahsî menfaatleri ve hırslarından evvel kendi tebaalarının istikbalini düşünmek zorundadırlar. İktisadî ve askerî bloklaşmanın cari olduğu günümüz dünyasında, müstakil faaliyetin kalıcı tesiri olmuyor. Devlet başkanları bir araya gelerek ittifak kurmalı, içte müstakil dışta müşterek “Turan Birliği” tesis edilmelidir. Bundan önce her devlet, iktidar ve muhalefet partileriyle aynı frekans içinde ses vermeli. Kendi memleketimizden misal verelim. İki binli yılların başlarında iktidar partisi AK Parti ile Milliyetçi Hareket Partisi siyaset gereği birbirleriyle mücadele hâlinde idi. Meclis içinde yeterli çoğunluk sağlanamadığından zarurî kararlar alınamıyordu. Nisan 2017 Referandumuyla Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın sekizinci maddesine göre, yürütme yetkisi ve görevi halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı tarafından ifâ edilmektedir. Bu sistem Meclis ile Hükûmeti birbirinden ayırmış, Meclis içi kısır döngülerden uzak, zarurî kararların kısa zamanda alınarak istikrarın sağlanmasına imkân tanımıştır. Mavi Vatan, Libya harekâtı, Azerbaycan müdahalesi, sınır ötesi operasyonlar, elde edilen başarılar ve kazanımlar hep bu sistem sayesindedir. 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu sürecin oluşmasında ve devamında katkıları takdire şayandır. Şahsı ve partisi için bir talepte bulunmadan milletinin istikbali ve Devleti’nin bekası için her türlü fedakârlıkta bulunmak, Devlet Bahçeli’ye özgü bir davranış olarak siyaset tarihimizde yer almıştır. Devlet Bey’in bu mücadelesini ve özverisini kadirşinas Türk milleti unutmayacaktır!                                                                                                     

(Devam edecek…)