TARİH 21. yüzyıl çeyreğine ulaşırken, Turan’a giden yolda yeni hamlelere şahit olunuyordu. 4 Temmuz 2025’te Azerbaycan’ın Hankendi şehrinde Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın 17’nci zirvesi yapıldı.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlhan Aliyev, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kazakistan Başbakanı Oljas Bektanov, Afganistan Başbakan Yardımcısı Molla Abdulgani Birader, Türkmenistan Başbakan Yardımcısı Raşid Meredov, BAE Endüstri Bakanı Sultan el- Cabir, Türk Devletleri Genel Sekreteri Kubaniçbek Ömüraliyev ve EİT Genel Sekreteri Asad Majeed Khan, toplantıda hazır bulundu.
Emir Timur
Emir Timur, 1336’da Maveraünnehir bölgesindeki Keş yakınlarında doğdu. Babası Türk olan Barlas Oymağı’nın emiri Turagay, annesi Tekin Hatun’dur. Tarihçiler arasında Moğol ve Türk olması hususunda ihtilaflar var ise de kuvvetli taraf Türk olduğudur. Millî kahraman olarak addedildiği Özbekistan’da Barlas soyunun Türk olduğu kabul edilmektedir. Mantık da bunu gösterir. Zira Timur’un “Biz milletlerin en kadimi (eskisi) Türkün başbuğuyuz” dediğini çağdaşı tarihçiler kaydetmektedir. Bulunduğu bölgede çok sayıda Moğol kabileleri vardı. Geleneklerine son derecede bağlı olan Moğolları hâkimiyeti altına alması için Moğol olması ve Cengiz soyundan gelmesi icap ediyordu. Bu şartın önemini idrak eden Timur, Cengiz soyundan olan Saraymülk hanımla evlenerek aileye damat olmuştur. Kendisini “Hakan” ilan etmemiş, Cengiz Han’ın torunlarından birini tahta oturtarak “Emir” lakabını kullanmıştır. Tahttaki göstermeliktir, hüküm sahibi ise kendisidir. Eğer Moğol olsa idi bütün bunlara tevessül etmez, Moğol olduğunu hatta Cengiz Han’ın soyundan geldiğini iddia ederek hâkimiyetini pekiştirirdi. Yalana sapmamış, her yerde Türk olduğunu, Türklüğü ile iftihar ettiğini beyan etmiştir.
Emir Timur’un hayatı tetkik edildiğinde, bütün zamanların en büyük hakanı olduğunu kabul etmek icap eder. Cengiz İmparatorluğu’nun varisleri tarafından parçalandığı, birbirleriyle yaptıkları mücadelelerde devlet vasfının yitirildiği, yöresel beylik halindeki Moğolların ve Türk kabilelerin birbirleriyle didiştikleri dönemde kimini ikna ederek, kimini ise zor kullanıp insan topluluklarını bir araya getirerek bir devlet oluşturmak, Allah vergisi bir zekâya, kabiliyete ve üstün bir gayrete gerek olduğu, insaf sahibi her aklın kabul ettiği bir neticedir. Sıfırdan kurmuş olduğu imparatorluk, kuzeyde Volga nehrinden güneyde Hindistan’daki Ganj nehrine, doğuda Tanrı dağlarından batıda İzmir’e kadar uzanıyordu. Bu kadar geniş bir coğrafyada üç-beş-yedi senelik seferlerde birçok savaşlar yaptı. Savaş meydanlarında görülmedik taktikler, usuller icat etti. Hiç yenilmedi, hep galip geldi. Batılı tarihçiler harp tarihinde bir numaralı komutan olarak Makedonyalı İskender veya Napolyon’u ileri sürerler. Bize göre Emir Timur bunlardan üstündür. Çünkü:
1. Napolyon her ne kadar iyi bir komutan idiyse de son savaşında (Waterloo, 16-18 Haziran 1815) mağlup oldu, her şeyini kaybetti ve esaret altında vefat etti. Emir Timur ise hiç mağlup olmadı, her savaştan galip çıktı. Son büyük seferini Çin üzerine yaptıysa da ömrü kâfi gelmedi.
2. Makedonyalı İskender, babası 2. Filip’in ölümüyle yirmi yaşında tahta oturdu. Öldüğünde yaşı 32 idi. Antik Yunan’dan Hindistan’a kadar seferler yapmış, savaşlar kazanmıştır. Bu başarıları, tecrübesiz genç İskender’den ziyade Filip zamanında yetişmiş kabiliyetli generallerin mevcudiyetine bağlamak lazım. Demek istediğimiz o ki, hazır bir devlet, tecrübeli komutanlarıyla hazır bir ordu buldu. Emir Timur ise sıfırdan başlayarak Asya kıtasını baştan başa kateden bir imparatorluk oluşturdu. 69 yıl süren hayatını namağlup olarak tamamladı. Batılı akademisyenler, İzmir’deki Haçlı kuvvetlerini kılıçtan geçirip “Gavur İzmir” lakabını ortadan kaldırdığı, Kafkasya’daki Hıristiyan Gürcü krallığına son verdiği ve Hindistan’da faaliyette bulunan misyoner rahipleri ülkeden kovduğu için Timur’u sevmezler.
3. Emir Timur’u diğer komutanlardan farklı kılan hususlardan biri de, savaş meydanlarında değişik taktikler geliştirme yeteneğidir. Hele bunların bazısı hiç duyulmamış, ona özgü fikirlerdir. Meselâ Hindistan seferinde kalabalık bir düşman ordusuyla karşılaşır. Ön safta filler bulunmaktadır. Daha önce fil görmemiş olan Türk ve Moğol süvariler duraklarlar. Atları ise ürkmüştür. Ordusu ne yapacağını bilmez vaziyette şaşkınken, Emir Timur dinleneceğini söyleyerek çadırına çekilir. Komutanlar onun bu hâline bir anlam veremezler. (Çadırda ne yaptığı ayrı bir inceleme mevzusudur.) Belli bir süre sonra çadırdan çıkarak develerin üstlerine büyük sandukalar bağlanmasını, içlerine yanıcı maddeler konulmasını emreder. Develer birbirine bağlı vaziyette fillerin önüne sürülür. Sandıklar ateşe verilir. Hat halinde alev kitlesinin üzerlerine geldiğini gören filler panikler. Gerisin geri dönerek kaçmaya başlarlar, kaçarken de Hintli askerleri ezmektedirler. Düşman, kendi silahıyla vurulmuştur. Hindistan seferinden ganimetlerle dönen Timur, oradan tedarik etmiş olduğu filleri de (günümüzdeki tanklar gibi) kullanmak amacıyla ordusuna dahil etmiştir. Yıldırım’la savaşmak için Ankara ovasına vardığında ön safta bu filleri kullanmış, neticenin elde edilmesinde bu iri cüsseli hayvanların önemli payı olmuştur.
Timur’un yanında bulunan ve hadiseleri kaydeden tarihçi Nizameddin Şami, “Zafername” adlı eserinde Ankara Savaşı’ndan sonra Emir’in İzmir halkından aldığı mektuptan bahseder. Mektupta İzmir’deki Haçlı şövalyelerinin zulmü anlatılmaktadır. İzmir’de biri kara içlerinde (Kadife Kale), diğeri deniz kıyısında (Liman Kale) olmak üzere iki kale vardır. Osmanlılar Kadife Kale’yi almışlar fakat Liman Kale’yi bir türlü ele geçirememişlerdir. Bin kadar Haçlı şövalyeyi barındıran kale surları çok yüksektir, aynı zamanda kuvvetli savunulmaktadır. Körfez kıyısında olduğundan dışarıdan da yardım almaktadırlar. Osmanlı Devleti, Batı Anadolu’dan Trakya’ya intikal etmiş, Balkanlarda nüfusunu arttırmış olmasına rağmen bir türlü bu kaleyi fethedememiştir. Çanların devamlı olarak çaldığı bu kaleden zaman zaman çıkan şövalyeler, yöre halkına zararlar vermektedir. Halk arasında kalenin bulunduğu bölge “Gavur İzmir” olarak anılmaktadır. İşte halkın ricası odur ki, kendilerini bu gavurlardan kurtaralar…
1370’te Semerkant’ta başa geçen Timur, Cengiz soyundan birini (göstermelik) Hakan tayin ettikten sonra kendisine “Emir” unvanını layık görmüş, gelecekteki amacının, İslâm dinini yaymak için cihat etmek olduğunu beyan etmişti. Bu davet, sözünün samimiyeti için bir fırsattı. Ordusunun bir kısmını yanına alarak İzmir’e hareket etti.
İlk iş olarak Liman Kale’nin bulunduğu körfezin giriş kısmına (iki yakadan) taş ve molozların denize doldurulması emrini verdi. Kalenin burçlarından manzarayı seyreden Haçlı şövalyeler, çalışmalara bir anlam veremiyorlardı. Denizi doldurmak suretiyle kendilerine ulaşacaklarını sanan Türkler ne aptal insanlardı! Hiç deniz doldurulabilir mi? Bakıp bakıp alay ettiklerini tahmin etmek zor değil. Kaleleri muhkem, erzakları bol, güven içindeler. Taş taşımaktan yorulan Türkler zamanla yapmış oldukları işin beyhudeliğini anlar, vazgeçerek çekip giderler diye düşünüyorlardı.
Savaş taktiklerinin üstadı Emir Timur’un dahiyane planlarını nereden bilecekler?! Timur daralttığı körfez girişinin iki yakasına mancınıkları oturtturdu. Eğer muhasara sürecinde denizden Haçlı gemileri gelecek olursa kolaylıkla avlayabilecekti. Bu çalışmalar yapılırken bir taraftan kaledekilere hissettirmeden (kara tarafından) lağım hareketine başlamıştı. Kalenin altına kadar uzanan tüneller, temellerin altındaki galerilerin çökmemesi için ahşap direklerle destekleniyordu. Daha sonra direkler arasındaki boşluklar, çalı gibi kolaylıkla alevlenecek malzemelerle dolduruldu. Çalışmalar tamamlandığında galeriler ateşe verilecek, ahşap dikmeler yandığında taş duvarların ağırlığına dayanamayan zemin çökecekti. Emir Timur’un askerleri yıkılan kale duvarlarının arasından kolaylıkla içeriye hücum ettiler. Şaşıran Haçlı şövalyelerinin hayatlarının oracıkta nihayete erdiğini söylemeye gerek yok.
Osmanlı Devleti’nin yedi yıl kuşatıp da baş edemediği Haçlı belasını, Emir Timur, 15 günde halletmişti.

Emir Timur’un yüzüğünde “rasti rusti” ibaresi bulunmaktaydı. Mânâsı “Güç, nizamı ve adaleti sağlar”anlamındadır. Bundan, nizamının devamı ve adaletin tesisi için gücün, kuvvetin mevcudiyetinin önemine inandığını anlıyoruz. Tek olmak, güçlü olmak, arzu ve hırsının nedenini açıklar.
Emir Timur zalim midir?
Bir kısım tarihçiler tarafından Timur, okuma yazma bilmez, kaba, gaddar, zalim gibi unvanlarla tanımlanır. Batılı tarihçiler de Hıristiyanlara vermiş olduğu zarardan dolayı sevmezler. Zamanın tarihçilerinden İbni Arabşah, kaynak olarak gösterilir. İbni Arabşah (1389-1450), Timur’un 1400 yılında Şam’ı almasıyla küçük yaşta onunla birlikte Semerkand’a götürülmüş, uzun yıllar memleketine dönememiştir. Yaşadıklarından dolayı mesul tuttuğu Emir Timur’u menfi tanıtmaktadır. Gençliğinde medrese eğitimi gören Timur’un okur yazar olmaması ihtimal dışıdır. Din adamlarına, mutasavvıflara olan düşkünlüğü de buradan gelmektedir.
Timur’un, imparatorluğunu genişletirken yapmış olduğu seferlerde Herat, İsfahan, Bağdat, Şam ve Sivas beldelerini yakıp yıktığı, katliamlar yaptığı doğrudur. Fakat hadiseleri değerlendirirken o zamanın şartlarını, yakmaya, yağlamaya neden olan sebepleri birlikte ele almak gerekir.
Emir Timur, muhasara altına aldığı şehirlere önce elçiler göndererek kendi hükümdarlığını kabul etmelerini ve sefer masraflarına karşılık olarak vergi vermelerini ister. Teklifin kabul görmesi, öncelikli tercihidir. Mülkü olan beldenin tahrip olmasını istemez. Çünkü devamlı vergi vereceklerdir. Çatışma ve yağma, hükümdarlığı kabul etmeme ve vergi vermeme durumunda ortaya çıkar. Süreç şöyle işlemektedir.
1. Beyaz bayrak... Şehir surlarının önüne dikilir. Bunun anlamı barış için elçi gönderilmesi, sefer maliyetinin telafisinin vergi ile karşılanması...
2. Kırmızı Bayrak… Gecikildi. Çok kızgınız. Derhal elçi yollayın…
3. Siyah Bayrak… Elçi gönderseniz de artık fark etmez. Surlarınız yıkılacak, şehriniz yağmalanacaktır.
Emir Timur, ordusuyla İsfahan önlerine geldiğinde beyaz bayrak dikilir. Yetkililer tedirgindir, elçi yollayarak baş eğeceklerini beyan ederler. Memnuniyetle karşılanır, verecekleri vergi tayin edilir. Emir Timur, vergi toplanmasını ve muhafazasını sağlamak üzere şehre 4.000 asker bırakır ve ordusuyla uzaklaşır. Timur’un uzaklaşmasıyla tehlikenin bertaraf olduğuna kani olan İsfahanlılar, içerideki 4000 askeri kılıçtan geçirir. Askerlerin öldürülmesine halk da yardım etmiştir. Durumu öğrenen Emir Timur, çok öfkelenir. Geri döner, 15 günlük muhasara ve muharebeden sonra şehir düşer. Timur, herkesin kellesinin kesilmesini emreder. Kesilen kellelerden yığınlar olur. Rivayetlere göre her birinde iki bin baş bulunan yirmi sekiz yığın oluşmuştur. Emir Timur’u tahrik eden İsfahanlılar bedelini ağır ödemişlerdir.
İslâm’da katliam yoktur. Hangi sebeple olursa olsun insan ahlakı açısından çirkin bir davranıştır. Altı yüz, yedi yüz sene öncesinin Asya’sında sosyal münasebetler kara iklimi gibi serttir.
Emir Timur’dan yaklaşık iki yüz sene önce Asya’nın hâkimi Cengiz Han’dı. Göçebeleri birleştirerek doğuda Pasifik okyanusundan batıda Hazar denizine kadar geniş bir imparatorluk kuran Cengiz Han (1162-1227) Moğol’du. İmparatorlukta “Cengiz Kanunları” cari idi. Askerlikte ve sosyal münasebetlerde, kuralların ihlali çok ağır ceza ile karşılık buluyordu. Cengiz Han’a son derece saygı ve sevgi ile bağlı olan Moğollar, ölümünden sonra bile koymuş olduğu kuralları tatbik etmekteydiler. Emir Timur’un ordusunu Moğollar ve Türkler teşkil ediyordu. Kabiliyetli bir idareci olan Timur, Moğolları kendi safında tutabilmek için onların bu bağlılığına karşı durmamasının gerekliliğini idrak ediyordu. Savaşçı kavim olan Moğolların tabi oldukları “Cengiz Kanunları”ndan askerlik alanında olanlarını en azından yürürlüğe koymalıydı. Bunlar da idam, yağma, yıkım ve katliamla sonuçlanıyordu. Yine tekrar edelim. İslâmiyet’te, haklı olunsa bile bu tür haddi aşan uygulamalar yoktur. Maide Suresi 87’nci âyet-i kerîmede “Haddi de aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez” ikazı vardır.
Fetih seferlerinde hakanların önem verdikleri hususiyetlerden biri de az zaiyatla geri dönebilmektir. Bu da az sayıda savaş yapmakla olur. Devreye “gözdağı vermek” fiili girer. Katliamlar bu amaçla bazen zorunlu görülür. Nitekim Emir Timur’un İsfahan’daki dehşet katliamını öğrenen coğrafyadaki diğer valiler şehirlerini teklifsiz teslim etmişlerdir. Feth olunan birçok şehir halkı da hayatlarına devam etmişlerdir. İsfahan’ın alınışı normal bir mücadele şeklinde olsaydı, gerideki birçok şehrin valisi şehrinin savunmasını tercih edecek, her iki taraftan çoğunlukla da şehir halkından binlerce insan ölecekti. Yekûn sonuca bakarak “iyi ki ilk katliam olmuş” görüntüsü çıkarsa da İslâm dini bunu kabul etmez.

Hunların bir kolu M.S. 3. yüzyıllarda Kafkasya’ya, oradan Karadeniz’in kuzeyini aşarak Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurdular. Günümüz Balkanlardaki ve Macaristan (Hungary) devletleri halkının kökeni Hunlara uzanır. “Hungary” kelimesinin mânâsı “Hunların Devleti” anlamındadır. Yani yerli Balkan halkları ve Macarlar, Turan milletindendir.
Timur’un hususiyetleri
Emir Timur’un dahi derecesinde komutan olduğu giriş kısmında misallerle anlatılmıştı. Devletini kurduktan sonra birçok savaşlar yapmış olmasına rağmen namağlup olarak ömrünü tamamladı. Askerlerinin cesur ve gayretli olmasını isterdi. Öyle ki rakiplerinin savaştaki başarılarını bile takdir ederdi. Mısırlı tarihçi İbni Taghribirdi, Timur’un 1400 yılındaki Halep’in fethinden ölü düşman askerleri arasında otuz küsür yerinden yaralı bir askerin bulunduğu, Timur’un, askerin dayanıklığına ve cesaretine hayret ettiğini, yanındakilere tedavi edilmesi için emir verdiğinden bahseder.
Emir Timur, âlimleri sever, mutasavvıflara ise hürmet ederdi. Seyyid Şerif Cürcani, Eftazani, Hafız Şirazi, İbni Cezeri, İbni Haldun gibi âlimlerle görüşmekten büyük haz duymuş, ilimlerinden istifade etmeye çalışmıştır. Gittiği yerlerdeki âlimlere ve sanatkârlara ikramlarda bulunur, onları devletinin başkenti Semerkant’ta istihdam etmeye çalışırdı. İkinci bin yılın kelâm ilmi müceddidi İmam-ı Rabban-i (kuddise sirruh) mektubunda, Timur’un Buhara’dan geçerken askerlerin -balkondan halı silkelenmekte olduğundan- durduğunu görünce ve meşhur Şeyh Muhammed Behaeddin (kuddise sirruh) Buhara’nın halılarının silkelenmekte olduğunu öğrenince, Allah yolunda olanların feyiz ve bereketinden faydalanmak niyetiyle halıların altında durarak tozları yüzüne, gözüne sürmeye başladığını anlatmaktadır.
Din âlimlerine ve tarikat şeyhlerine bu kadar hürmet eden saygılı bir hakanın almış olduğu bazı şehirlerde halkına yapmış olduğu baskıyı görünce, insanın aklına, Allah-ü Teala’nın, “Hubb-i fillah, Buğz-i fillah” (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek) emri aklına geliyor. Şam işgalinden sonra Emir Timur şehre gezintiye çıkar. Tarihçi Nizamüddin Şami, “Zafername” adlı eserinde Timur’un Şam’da, Ümmü Seleme, Ümmü Habibe ve Bilal Habeşi’ni (radiyallahü anhüm) kabirlerini ziyaret ettiğini, kabirlerin yıkık dökük olduğunu görünce üzüldüğünü yazıyor. Ve devamla Timur, “Heva uğrunda bu kadar büyük binalar, köşkler, bağlar, bahçeler, saraylar yaptıkları hâlde burada medfun bulunan Peygamber’in (sallallahu aleyhi vesellem) zevcelerinin kabirlerine himmet sahibi bir adam çıkıp da bir kubbe veya bir türbe yaptırmak şöyle dursun, dört duvar bile çekmemiş. Allah böyle bir milletin başına bela vermeyip kime versin?” diyor.
Mevzu ile alakalı bir hadise de şudur: Haccac-ı Zalim (661-714) şehrin giriş kapısını askerleri ile tutmuş, girmek isteyenleri tek sıra hâlinde bekletmekte, sıranın öndekine “Ben adil miyim, zalim mi?” diye soruyor. Adam korkusundan methetmeye başlıyor. “Yalan söylüyorsun” diyerek askere işaret ediyor, kelle gidiyor tabii. Arkadakine aynı soru sorulunca, yağ çekmenin fayda etmediğini gören adam usulca “Zalimsin” deyiveriyor. “İftira atıyorsun” diyerek kellesini aldırıyor. Velhasıl methedenin de, kötü söyleyenin de kelleleri düşüyor. Birçok kişinin akıbetinden sonra sıra genç birisine geliyor. Delikanlı, “Sen ne adilsin, ne de zalim. Bu millet hak etti ki, Allah’ın gönderdiği başbelasısın!” diyor. Haccac gülerek, “İşte bu doğru” diyerek geri kalanları serbest bıraktırıyor.
Emir Timur, harp meydanlarında başarılı bir komutan olmasının yanısıra memleket işlerine de önem veren bir hakandır. Gittiği yerdeki usta ve sanatkârları alarak devletinin merkezi Semerkand’a götürmüştür. İmara önem vermiş, Semerkand ve çevresi yeni yapılarla mamur hâle getirilmiştir. Su kaynaklarının keşfi, açılan kanallarla ziraatın gelişmesi sağlanmıştır. Tarihçi Yezdi, Timur’un ülke içindeki verimli toprakların işlenmemiş hâlde boş kalmasına tahammül edemediğini, bu amaçla uzak beldelerden getirttiği toplulukları buralara yerleştirdiğinden bahseder. Anadolu seferinde, Ankara Savaşı’ndan sonra kendisine tabi olan Karatatarları göç ettirerek ülkesine yerleştirmiştir. Devletlerin iktisadî açıdan büyümesinde ticaretin önemli olduğunu dile getiren Timur, tüccarları teşvik etmiştir. Anadolu’da iken Fransa kralına mektup yazarak ticaretin önemine değinmiş ve tüccarların kollanmasını istemiştir. Civar memleketlerden Semerkand’a deri, ipek, baharat, elmas ve yakut gibi kıymetli taşlar gelmekteydi. Semerkand adeta Orta Asya’nın ticaret merkezi olmuştu. Timur’un faaliyetlerini inceleyen İspanyol tarihçi Clavijo, Timur’un başkentini dünyanın en mükemmel şehri yapma azminde olduğunu yazar. İmarî, ticarî, ziraî ve kültürel faaliyetler göz önüne alındığında “Timur Rönesansı” tanımı yanlış olmaz.
Yüzüğünde “rasti rusti” ibaresi bulunmaktaydı. Mânâsı “Güç, nizamı ve adaleti sağlar”anlamındadır. Bundan, nizamının devamı ve adaletin tesisi için gücün, kuvvetin mevcudiyetinin önemine inandığını anlıyoruz. Tek olmak, güçlü olmak, arzu ve hırsının nedenini açıklar. Seferden her döndüğünde çarşı pazarı dolaştığı, malları ve ölçü aletlerini incelediği, hile yapanları anında cezalandırdığı, cezanın infazında acıma ve affın bulunmadığını tarihçiler yazmaktadır.
Timur’un sert mizacının karşısında söz söylenmez, itiraz edilmez bir despot olduğu inancı yanlıştır. Âlimlerle, şair ve ediplerle sohbet yapmaktan hoşlanan Timur’un “hoşgörü” mizacına da sahip olduğunu görüyoruz. Anadolu’da iken şair Ahmedi ile beraberdir. (Nasrettin Hoca’ya atfedilen) hadise şöyledir:
Timur sorar: “Bana kıymet biçsen, ne verirsin?” Şair şöyle bir Timur’u süzer, “75 akçe”der. Timur, “Amma yaptın. Benim taşlarla işlemeli kemerim bile ondan fazla eder” der. Şair “Ben de zaten ona kıymet biçtim” diye cevap verir. Timur gülümser. Zalim, gaddar biri olsaydı, şair bu şekilde konuşamazdı, konuşsaydı bile kellesi giderdi. Mutasavvıflara sevgi ve saygı duyan Emir Timur, defaatle yaptığı gibi Bursa’daki Emir Sultan’ı da Semerkand’a götürmek ister. Kabul olunmaz. Timur’un ısrarlı teklifine, Emir Sultan red cevabı verecektir.
Timur, zorba olsa idi, emir vererek her isteğini yerine getirttirebilirdi. Timur’la seferlere katılan tarihçi Nizamüddin Şami, Timur’un yanındaki ulemaya, hükümdarlara öğüt veren geçmiş âlimleri misal gösterdiğini, kendisine böyle davranılmadığından dolayı hayıflandığını yazmaktadır.
Emir Timur’un İslâmiyet’e en büyük hizmeti, sapık bir fırka olan Hurufiliğin yayılmasını önlemesidir. Harfler kullanarak, Kur’ân-ı Kerîm’e batini mânâlar vererek yeni bir din ve “cavidan” adını verdiği yeni bir uyduruk kutsal kitap peyda eden Fazlullah, Azerbaycan ve İran’da faaliyet göstererek hayli mürit topladı. Durumun vahametini gören Timur, Fazlullah’ı yakalatıp idam ettirdi. Hurufiler takibata uğradı. Hindistan, Suriye ve Anadolu’ya kaçtılar. Anadolu’ya kaçanlar Bektaşi tekkelerine sığınarak kendilerini Bektaşi olarak tanıttılar. Bektaşi tarikatının halk arasında kötü tanınmasına ve bozulmasına sebep olan bu sapıklar, Osmanlı Devleti’ni de hayli uğraştıracaktı.
Turan Milleti
Emir Timur, Türk olduğunu beyan etmesine rağmen yerli ve yabancı bazı tarihçiler Moğol veya Türkleşmiş Moğol olduğu iddiasındadırlar. Türk ve Moğol iki ayrı kavim olmakla beraber kökenleri birdir. Ataları, Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yafes’e dayanır. Yafes’in sekiz oğlu vardı. Bunlardan birinin adı Türk, diğerinin adı Moğol’dur. Dolayısıyla soyları, amca çocukları oluyor. Yedi kardeş, Türk’ün reisliğini kabul etti. Ve Asya’da hayatlarını sürdürerek çoğaldılar. Bilinen ilk Türk hükümdarı Hun Devleti’nin kurucusu Teoman’dır. Oğlu Oğuz Kağan (Mete) zamanında tüm Orta Asya’yı hâkimiyetleri altına aldılar. Hunların bir kolu M. S. 3. yüzyıllarda Kafkasya’ya, oradan Karadeniz’in kuzeyini aşarak Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurdular. Günümüz Balkanlardaki ve Macaristan (Hungary) devletleri halkının kökeni Hunlara uzanır. “Hungary” kelimesinin mânâsı “Hunların Devleti” anlamındadır. Yani yerli Balkan halkları ve Macarlar, Turan milletindendir.
Gezerim illerde, kalbimde iman, elimde Kur’ân/ Baykal gölünden Tuna nehrine, vatanımdır Turan…
(Gelecek sayıda: Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur’un çatışması ve alınacak dersler…)



