12 Eylül Darbesi ve “Asker Partisi’nin iktidarı”

Diyarbakır Cezaevi’nde, “mahkûmlara işkence yapan şahıslara generaller tarafından ‘Alperen’ şeklinde iltifat ediliyor” (Kahraman, 1988:47), mahkûmlara İstiklâl Marşı ve Atatürk İlkeleri zorla öğretiliyordu. Mamak Cezaevi’nde yapılan psikolojik ve fizikî işkenceler karşısında “MHP Genel Sekreteri Yaşar Okuyan dayanamayıp ağlamış” (Kahraman, 1988:67), “Muhsin Yazıcıoğlu’na da çırılçıplak soyularak elektrik verilmişti” (Birand, 1999:244).

BU yazımızda bundan 39 yıl önce gerçekleştirilmiş 12 Eylül 1980 Darbesi’ni ve sonrasında yaşanan bazı olayları sizlerle paylaşacağız.

Darbecilerin ilk icraatları

12 Eylül’deki darbe rejimini en güzel tanımlayanlardan biri, dönemin Sıkıyönetim Savcılarından biri olan Faik Tarımcıoğlu’dur. Tarımcıoğlu bu dönemi, “Asker Partisi’nin iktidarı” olarak niteler. Ona göre, “Türkiye’de Asker Partisi zaten sürekli iktidardadır” (Tarımcıoğlu, 1990:99). Bu iktidarda devlet halkın değil, halk devletin emrindedir.

12 Eylül Darbesi’nin o kasvetli günlerinde kimi zaman komik, kimi zaman trajik, kimi zaman da dramatik olaylar gerçekleşir. Halkın can güvenliği sağlanmıştır ama bunun sağlanması karşılığında geri kalan bütün hakları ve güvenliği elinden alınmıştır.

Darbeciler askerî bir disiplin içerisinde toplumun her kesimini hizaya getirme gayretine girişirler o günlerde. “Düğünler önceden izin alınarak yapılmakta, yayaların hangi kaldırımda nasıl yürüyeceği talimatla gösterilmekte, ticarî taksi şoförlerine her gün sakal tıraşı görevi verilmekte, Ankara’da E-5 karayolu üzerindeki bütün evlerin beyaza boyanması emredilmektedir.” (Birand, 1999:212)

Daha sonra 3 bine yakın siyâsî şahıs gözaltına alınmıştır. Eski Başbakanlar Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel, Hamzaköy’de göz hapsine alınmış, Erbakan ve Türkeş ise Dil Okulu’nda hapse atılmıştı. Erbakan ve arkadaşlarının cezaevi serüveni 250 gün sürdü. Erbakan, lâikliğe aykırı konuşmalardan dolayı ceza aldı, ancak bu ceza Yargıtay tarafından bozuldu ve Erbakan salıverildi.

587 sanıklı MHP Dâvâsı’nda yargılanan Türkeş ise 11 yıl ceza aldı. MHP’li Agâh Oktay Güner’e göre MHP’lilerin “fikirleri iktidarda, kendileri hapisteydiler”.

Darbeciler bir süre sonra basına da el atmışlar, Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Tercüman gazetelerini sık sık kapatmaya başlamışlardı. Bu dönemde gazeteler toplam 300 gün kapatılmış, 400 gazeteci hakkında dâvâ açılmıştı. “Nâmlı gazeteciler Nezih Demirkent, Yalçın Doğan, Yavuz Donat ve Nazlı Ilıcak generaller karşısında azarlanıyorlar, ‘Çık git’ şeklinde rencide edici muamelelere maruz bırakılıyorlardı.” (Heyet, 1984:216)

TRT’ye MGK’dan gönderilen emirler de ilginçti. Bir emre göre MGK bildirileri günde üç defa, Sıkıyönetim bildirileri günde iki defa yayınlanacak, TRT kameramanları röportaj yaparken gençleri değil, orta yaşlı kişileri seçeceklerdi. O günlerde 937 film ve 927 yayın, sakıncalı bulunduğu gerekçesiyle yasaklanmıştı. “Gazetelerin yazı işlerine, Selimiye Kışlası’ndan ‘İntihar haberleri yayınlanmayacak’ şeklinde telefonlar ediliyordu. Yarbay Orhan isimli şahıs ise gazetecilere haber dikte ettiriyordu.” (Cemal, 1986:493)

Darbeciler bir süre sonra üniversiteye de uğradılar. 1402 Sayılı Kanun kapsamında bazı öğretim üyeleri görevlerinden uzaklaştırıldılar. Bazılarına didon sakal da dâhil olmak üzere sakal ve kıyafet yasağı getirildi. Bin 253 üniversite hocası ve 3 bin 584 öğretmenin görevlerine son verildi. Müteakiben üniversiteyi hizaya getirmek üzere YÖK kuruldu. Ülke çapında toplam 30 bin memurun görevine son verildi. 7 bin 233 kişi bölge dışına sürüldü.

“Darbeciler Harp Okulları’nın müfredatını değiştirdiler. Bu müfredattan 27 Mayıs Darbesi’ni meşrû gösteren bölümü çıkarttılar.” 27 Mayıs’ın bayram günü olarak kutlanılmasına son verdiler.

Ülke içindeki askerî uygulamalara dayanamayan 30 bin kişi Avrupa ülkelerine sığınmak üzere başvurdu. Aynı dönemde 300 bin kişiye sakıncalı oldukları gerekçesiyle pasaport verilmedi. O kadar ki, kanserli ozan Ruhi Su, pasaport alamadığı için yurtdışına tedaviye gidememişti. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

Bu dönemde toplam bin 683 kişi fişlenmiş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmıştı. 12 Eylül hapishanelerinde işkence ise ayyuka çıkmış bir vaziyetteydi. İşkence sonucu cezaevlerinde 299 kişi hayatını kaybetmişti. Yargılamalar sonrası 7 bin kişi hakkında idam istendi. Mahkemelerde 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi.

12 Eylül darbecilerinin işkenceleri

12 Eylül idaresinin iki sembol hapishanesi vardı. Bunlardan biri, Diyarbakır Cezaevi idi. Burada her düşünceden mahkûma her vesîleyle işkence ediliyordu. Oruçlu mahkûma pislik yedirilmesi de bunlardan sadece biriydi. Mahkûmların çırılçıplak soyularak coplanması bir başka uygulamaydı.

12 Eylül idaresinin diğer ünlü hapishanesi ise, 31 bin kişinin gelip geçtiği Ankara Mamak Cezaevi idi. Bazı MHP’liler bu cezaevinde özellikle alıkonulmuştu. Cezaevindeki her mahkûma yapılan işkence, bu şahıslara da yapılıyordu. Namık Kemal Zeybek, Taha Akyol ve Yaşar Okuyan bunların öne çıkanlarıydı.

Diyarbakır Cezaevi’nde, “mahkûmlara işkence yapan şahıslara generaller tarafından ‘Alperen’ şeklinde iltifat ediliyor” (Kahraman, 1988:47), mahkûmlara İstiklâl Marşı ve Atatürk İlkeleri zorla öğretiliyordu. Mamak Cezaevi’nde yapılan psikolojik ve fizikî işkenceler karşısında “MHP Genel Sekreteri Yaşar Okuyan dayanamayıp ağlamış” (Kahraman, 1988:67), “Muhsin Yazıcıoğlu’na da çırılçıplak soyularak elektrik verilmişti” (Birand, 1999:244).

“Mahkûmlara Mustafa Kemal düşüncesini şey ettiğini” (Kahraman, 1988:54) savunan Cezaevi Komutanı Albay Raci Tetik, yapılan işkenceler üzerine cezaevi yönetimini protesto için dilekçe veren Taha Akyol’a, “Seni burada astırırım. Sonra da ‘İntihar etti’ diye yazdırırım” (Birand, 1999:245) şeklinde açık tehdit savurmuştu.

Erlere “Komutanım” demenin zorunlu olduğu Mamak’ta, günün her saatinde coplama ve dövme olayı vardı. Yıllar sonra Milliyet gazetesinde Raci Tetik’e hitaben bir mektup yayınlayan Yaşar Okuyan, “‘Eksi 25 derecede bize yaptıklarınızı, rahmetli annemi tartaklayarak kanlar içinde bırakmanızı, çay almak için uzanan elime basmanızı, ‘Burada Allah yoktur, kanun da yoktur’ diye bağırılmasını unutmuyoruz’ diye yazıyordu” (Kahraman, 1988:184).

Aynı günlerde Mamak’ta bulunan bir diğer MHP’li Rıza Müftüoğlu, bilâhare Mamak günlerini “Copların Askerleri” ismiyle kitaplaştırmıştı. Müftüoğlu, “27 ay copların askerleriyle birlikte Mamak cehenneminde yaşamış, her türlü zulme şâhit olmuştu” (Müftüoğlu, 2000:12).

Rıza Müftüoğlu Mamak Günlerini şöyle anlatıyor:

“Mamak cehenneminde iyice yıkanmak, suyun koğuşa gelmiş olmasına rağmen mümkün değildi. Bir müddet sonra bit salgını başladı.” (Müftüoğlu, 2000:22)

 “(…) Ziyaretçi yerine çağrıldığımda heyecanla fırladım ve yerimi aldım. Karşımda eşimi ve çocuklarımı gördüm. Çocuklar çok güzel giyinmişlerdi. Başım dolanır gibi oldu. Gözlerim yerinden çıkacak gibiydi. O anda komut geldi: ‘Rahat, hazır ol. Ant okumaya başla.’ Ben ne yaptığımı, ne olduğunu bilmiyordum. Andı okudum mu, cop yedim mi, hiç bilmiyordum. Karşımda çocuklarım ve ben, onların okulda okuduklarını karşılarında okuyordum. Saçlarım, bıyıklarım kesilmiş, yüzümün rengi gitmiş. Bir ara gözümden bir dalma yaşın aktığını hissettim. Hemen kendimi topladım. Çocuklarımın karşında ağlamak bir felâket olurdu. Çocuklarımla konuştum. Onlar benimle konuştu. Görüş bitti. Ben de bittim. Evet, Mamak’taki en korkunç manzara buydu. Eşin, annen, baban neyse de çocuklarının karşısında komutla ant okumak… Bu olacak iş değildi. Ama Mamak’ın mantığı buydu. Copların mantığı buydu. Üç gün sonra çocuklarım sarılık oldu.” (Müftüoğlu, 2000:144)

Aynı günlerde MHP Dâvâsı’ndan yargılanan ve Dil Okulu’nda 15 ay tutuklu kalan Agâh Oktay Güner, savunmasını kitaplaştırdığı eserinde “Dünya işkence tarihinde Mamak, 1’inci sıradadır” (Güner, 1991:7) şeklinde ifade ederek durumun vahametini anlatmaya çalışıyordu.

Güner’in böyle tanımladığı Mamak Askerî Cezaevi, Solcu yayıncı İlhan Erdost’a da mezar olur. “Onur Yayınları’nın sahibi İlhan Erdost, Mamak’ta 10 Kasım Pazartesi günü dövülerek öldürülür. Aynı gün Cumhuriyet Gazetesi de kapatılır.” (Cemal, 1986:143)

İşkence sonucu cezaevlerinde 299 kişi hayatını kaybetmişti. Yargılamalar sonrası 7 bin kişi hakkında idam istendi. Mahkemelerde 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi.

Dönemden ıstırap dolu hatıralar

12 Eylül darbecileri her düşünce renginden binlerce kişiye işkence yapmalarıyla tarihî kayıtlarda yerlerini adılar. O günlerde hapishanelerde tam bir zulüm vardı. 12 Eylül mağdurlarından Oral Çalışlar, yaşadıklarını şöyle anlatır:

Cezaevinde görüş yerine çıkıyoruz, bizim kafalarımız, saçlarımız kesilmiş ve çocuklarımızın önünde ‘Türk’üm, doğruyum’ söylüyoruz. Meselâ o görüşmelerden sonra Yaşar Okuyan ağlamaya başladı. Bu kadar ağır bir psikolojik baskı vardı. Atatürk İlkeleri diye bir kitabı ezberletiyorlar ve asker seni ondan imtihan ediyor. Çok komikti, çünkü askerin sizin bu sorulara doğru cevap verip vermediğinizi anlaması da mümkün değil. Akıl almaz işkenceler vardı. Gözümüzün önünde dayaktan ölenler oldu. Baskılar sebebiyle aklını yitirenler oldu.” (Çalışlar, 2012)

Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Alaaddin Aldemir, cezaevinde kaldığı 8 yıl içerisinde dinî ve ahlâkî değerlerin hiçe sayıldığını gördüğünü belirterek, “Cezaevinde boy abdesti alacağız, ama suyu kesmişler. Askere, ‘Komutanım, bir ibrik su verin de abdest alıp namaz kılalım’ diyoruz. Komutansa, ‘Abdestsiz kılın lan’ diye bağırıyordu” (Yeni Akit, 2012).

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nde yapılan işkenceler cezaevleriyle sınırlı değildi. Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uyguluyorlardı.

Bir başka işkence mağduru Beşir Öztaş, her Cuma günü bando eşliğinde bayrak merasimi olduğunda 150-200 Diyarbakırlının bayrak çekilirken “hazır ol”da durmadığı için gözaltına alındığını, sokaktan kamyon dolusu adam toplanarak sinema salonlarına getirildiğini ve sonrasını şöyle anlatıyor: “Onları dayaktan geçirmeye başlıyorlardı. Öldüresiye dövüyorlardı. Suçlarını bilmiyorlar ama sürekli dayak yiyorlardı. Her bayrak merasiminde aynı tablo yaşanırdı. Tek suçları İstiklâl Marşı’nda durmamalarıydı. Tuvalete çıkarılmıyorlardı. ‘İdrarım var’ dese dayaktan öldürüyorlar, ‘Yok’ dese, altına yapsa daha fena yapıyorlardı. Ne yapacağını bilemez hâlde kıvranıyorlardı. Gözleri bağlı 10 kişiyi aynı anda tuvalete götürüyorlardı.” (Yenişafak, 2010)

12 Eylül Darbesi’nde idam edilen ve işkence gören binlerce kişinin yanı sıra bir o kadar insan da mesleğinden edildi. Bin 300 civarında üst düzey devlet görevlisi re’sen emekliye ayrıldı. Birçoğu uzun yıllar sonra görevine geri döndü, ancak bu süreden dolayı özlük haklarıyla ilgili ciddî kayıplar yaşandı, iade-i itibar alamadılar.

Vali Rıza Akdemir, 12 Eylül Darbesi’nden sonra re’sen emekli edilen 33 validen biriydi. 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ özlük haklarına kavuşamadı, devletten iade-i itibar alamadı. Akdemir yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “80 yaşına gelmişim. Bu bir ayıptır. Bu hukuk değildir. İnsanlığı, gök kubbeyi ayakta tutan haktır. Gözümün yaşı hiçbir zaman akmadı. Hayatım hiçbir suç olmadan darmadağın oldu.” (Akdemir, 2011 )

Bir başka mağdur, dönem müftülerinden Mustafa Efe, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kurs devam edecek diye seviniyordum ama bu sevinç uzun sürmedi. Arefe günü Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir yazı geldi. ‘Müracaatınız mevzuata uymadığı için Kur’ân Kursu okutmanlığınıza izin verilmedi’ deniliyordu. Senelerce müftü olarak görev yapmasına izin verilen bir adamın, fahrî olarak Kur’ân okutmasına izin verilmiyordu ve cidden şaşılacak bir durumdu. Böylece bin 200 talebenin okuduğu ve dinini öğrenmeye çalıştığı kursun faaliyeti engellendi. Talebeler ağlayarak dağıldılar.” (Efe, 2013:154)

Dönemin ilâhiyat hocası Ali Özek de bu anlamda bir başka olay anlatır: “Sıkıyönetim döneminde birçok olay oluyordu. Bu olaylardan birisi şuydu: Bizim bölgeye bakan Sıkıyönetim subayı, başörtüsüyle ilgili gereksiz işler yapıyordu. Meselâ Kadıköy İmam-Hatip Okulu’na gidip öğretmenleri toplamış. Bakmış ki, içlerinde başörtülü bir öğretmen var. Herkesin önünde onun başörtüsünü çekip çıkarmış ve kadının başını açmış. Tabiî kimse sesini çıkaramıyor.” (Özek-Yıldırım, 2012:260)

Ali Özek şöyle devam eder: “Aynı yüzbaşı bana, ‘Sakalını keseceksin’ dedi. Ben de, ‘Kesemem, senin emrinle mi sakalımı keseceğim?’ dedim. Tartıştık. Bu sefer, ‘Ben kestirmesini bilirim’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Sen şu papazlara sakalını kestir, o zaman ben de keserim. Senin görevin gelip burada asayişi temin etmektir. Başörtüsü, sakal meselesi senin işin değil. Bunlara karışma. Eğer birisi sana emir vermişse yanlış vermiş’ dedim.” (Özek-Yıldırım, 2012:261)

12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında 397 subay, 176 astsubay ve 447 askerî öğrenci, toplam bin 20 askerin “yasadışı görüş” iddiasıyla TSK ile ilişiği kesildi. 12 Eylül Darbesi’nin bilançosu, kelimenin tam mânâsıyla korkunçtu:

“12 Eylül darbecileri TBMM’yi kapattı, siyâsî parti ve liderlerini susturdu. 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 230 bin kişiyi yargıladı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Bunlardan 50’si asıldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyâsî mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi.

937 film, ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dâvâ açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu. 95 kişi ‘çatışmada’ öldü. 73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi. 43 kişinin ‘intihar ettiği’ bildirildi.” (NTV, 2007)

12 Eylül darbecilerinin ülkeyi nasıl yönettiğini işadamı Saffet Ulusoy, çok manidar bir örnekle şöyle anlatır: “Almanya’nın Münih şehri parlamenterleri, 1982 yılında Ulusoy’un davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. Antalya ve İstanbul’un turistik yerlerini gezdirdik. Memleketlerine yolcu etmeden de bir akşam yemeği verdik. Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl Paşa, kendisine söz verilince, ‘Bizleri ağırladınız, sizlere çok teşekkür ederiz. Ama bizim çok uykumuz geldi. Müsaade edin, otelimize gidip uyuyalım’ dedi. Bu konuşma herkesin çok tuhafına gitmişti.” (Ulusoy, 2005:301)


Kaynaklar

Birand M. Ali (1999), Demirkırat, İstanbul: Doğan Kitap

Cemal Hasan (1986), Tank Sesiyle Uyanmak, Ankara: Bilgi Yay.

Çalışlar Oral (2012), Milat, 9.4.2012

Efe Ahmet (2013), Bir Müftünün Hatıraları, Ankara: Boğaziçi Yayınları

Güner Agâh Oktay (1991), Savunma, İstanbul: Tesav Yay

Heyet (1984), Basın 80-84, İstanbul: ÇGD Yay.

Kahraman Ahmet, (1988), Kurtarıcılar, İstanbul: Boyut Yay

Müftüoğlu Rıza, (2000), Copların Askerleri, Ankara: Ocak Yay.

NTV (2007), 12.9.2007

Özek Ali-Yıldırım Ramazan (2012), Ali Özek’in Hatıraları, İstanbul: Düşün Yayıncılık

Tarımcıoğlu Faik (1990), 250 Liralık Adalet, İstanbul: Milliyet Yay.

Ulusoy Saffet (2005), Aklımda Kalanlar, İstanbul

Yeni Akit (2012), 18.2.2012

Yeni Şafak (2010), 23.8.2010