BU yazımızda bundan 39 yıl önce
gerçekleştirilmiş 12 Eylül 1980 Darbesi’ni ve sonrasında yaşanan bazı olayları
sizlerle paylaşacağız.
Darbecilerin ilk icraatları
12 Eylül’deki darbe rejimini en güzel tanımlayanlardan
biri, dönemin Sıkıyönetim Savcılarından biri olan Faik Tarımcıoğlu’dur. Tarımcıoğlu
bu dönemi, “Asker Partisi’nin iktidarı” olarak niteler. Ona göre, “Türkiye’de
Asker Partisi zaten sürekli iktidardadır” (Tarımcıoğlu, 1990:99). Bu iktidarda
devlet halkın değil, halk devletin emrindedir.
12 Eylül Darbesi’nin o kasvetli günlerinde kimi zaman
komik, kimi zaman trajik, kimi zaman da dramatik olaylar gerçekleşir. Halkın
can güvenliği sağlanmıştır ama bunun sağlanması karşılığında geri kalan bütün
hakları ve güvenliği elinden alınmıştır.
Darbeciler askerî bir disiplin içerisinde toplumun her
kesimini hizaya getirme gayretine girişirler o günlerde. “Düğünler önceden
izin alınarak yapılmakta, yayaların hangi kaldırımda nasıl yürüyeceği talimatla
gösterilmekte, ticarî taksi şoförlerine her gün sakal tıraşı görevi verilmekte,
Ankara’da E-5 karayolu üzerindeki bütün evlerin beyaza boyanması
emredilmektedir.” (Birand, 1999:212)
Daha sonra 3 bine yakın siyâsî şahıs gözaltına
alınmıştır. Eski Başbakanlar Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel, Hamzaköy’de göz
hapsine alınmış, Erbakan ve Türkeş ise Dil Okulu’nda hapse atılmıştı. Erbakan
ve arkadaşlarının cezaevi serüveni 250 gün sürdü. Erbakan, lâikliğe aykırı
konuşmalardan dolayı ceza aldı, ancak bu ceza Yargıtay tarafından bozuldu ve
Erbakan salıverildi.
587 sanıklı MHP Dâvâsı’nda yargılanan Türkeş ise 11 yıl
ceza aldı. MHP’li Agâh Oktay Güner’e göre MHP’lilerin “fikirleri iktidarda,
kendileri hapisteydiler”.
Darbeciler bir süre sonra basına da el atmışlar,
Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Tercüman gazetelerini sık sık kapatmaya
başlamışlardı. Bu dönemde gazeteler
toplam 300 gün kapatılmış, 400 gazeteci hakkında dâvâ açılmıştı. “Nâmlı
gazeteciler Nezih Demirkent, Yalçın Doğan, Yavuz Donat ve Nazlı Ilıcak generaller
karşısında azarlanıyorlar, ‘Çık git’ şeklinde rencide edici muamelelere maruz
bırakılıyorlardı.” (Heyet, 1984:216)
TRT’ye MGK’dan gönderilen emirler de ilginçti. Bir emre
göre MGK bildirileri günde üç defa, Sıkıyönetim bildirileri günde iki defa
yayınlanacak, TRT kameramanları röportaj yaparken gençleri değil, orta yaşlı
kişileri seçeceklerdi. O günlerde 937 film ve 927 yayın, sakıncalı bulunduğu
gerekçesiyle yasaklanmıştı. “Gazetelerin yazı işlerine, Selimiye
Kışlası’ndan ‘İntihar haberleri yayınlanmayacak’ şeklinde telefonlar
ediliyordu. Yarbay Orhan isimli şahıs ise gazetecilere haber dikte ettiriyordu.”
(Cemal, 1986:493)
Darbeciler bir süre sonra üniversiteye de uğradılar.
1402 Sayılı Kanun kapsamında bazı öğretim üyeleri görevlerinden uzaklaştırıldılar.
Bazılarına didon sakal da dâhil olmak üzere sakal ve kıyafet yasağı getirildi.
Bin 253 üniversite hocası ve 3 bin 584 öğretmenin görevlerine son verildi. Müteakiben
üniversiteyi hizaya getirmek üzere YÖK kuruldu. Ülke çapında toplam 30 bin memurun
görevine son verildi. 7 bin 233 kişi bölge dışına sürüldü.
“Darbeciler Harp Okulları’nın müfredatını değiştirdiler.
Bu müfredattan 27 Mayıs Darbesi’ni meşrû gösteren bölümü çıkarttılar.” 27
Mayıs’ın bayram günü olarak kutlanılmasına son verdiler.
Ülke içindeki askerî uygulamalara dayanamayan 30 bin
kişi Avrupa ülkelerine sığınmak üzere başvurdu. Aynı dönemde 300 bin kişiye
sakıncalı oldukları gerekçesiyle pasaport verilmedi. O kadar ki, kanserli ozan
Ruhi Su, pasaport alamadığı için yurtdışına tedaviye gidememişti. 14 bin kişi
vatandaşlıktan çıkarıldı.
Bu dönemde toplam bin 683 kişi fişlenmiş, 650 bin kişi
gözaltına alınmış, 230 bin kişi yargılanmıştı. 12 Eylül hapishanelerinde
işkence ise ayyuka çıkmış bir vaziyetteydi. İşkence sonucu cezaevlerinde 299 kişi
hayatını kaybetmişti. Yargılamalar sonrası 7 bin kişi hakkında idam istendi. Mahkemelerde
517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi.
12 Eylül darbecilerinin işkenceleri
12 Eylül idaresinin iki sembol hapishanesi vardı.
Bunlardan biri, Diyarbakır Cezaevi idi. Burada her düşünceden mahkûma her vesîleyle
işkence ediliyordu. Oruçlu mahkûma pislik yedirilmesi de bunlardan sadece
biriydi. Mahkûmların çırılçıplak soyularak coplanması bir başka uygulamaydı.
12 Eylül idaresinin diğer ünlü hapishanesi ise, 31 bin
kişinin gelip geçtiği Ankara Mamak Cezaevi idi. Bazı MHP’liler bu cezaevinde
özellikle alıkonulmuştu. Cezaevindeki her mahkûma yapılan işkence, bu şahıslara
da yapılıyordu. Namık Kemal Zeybek, Taha Akyol ve Yaşar Okuyan bunların öne
çıkanlarıydı.
Diyarbakır Cezaevi’nde, “mahkûmlara
işkence yapan şahıslara generaller tarafından ‘Alperen’ şeklinde iltifat
ediliyor” (Kahraman, 1988:47), mahkûmlara İstiklâl Marşı ve Atatürk İlkeleri zorla
öğretiliyordu. Mamak Cezaevi’nde yapılan psikolojik ve fizikî işkenceler
karşısında “MHP Genel Sekreteri Yaşar Okuyan dayanamayıp ağlamış” (Kahraman,
1988:67), “Muhsin Yazıcıoğlu’na da çırılçıplak soyularak elektrik verilmişti”
(Birand, 1999:244).
“Mahkûmlara Mustafa Kemal düşüncesini şey ettiğini” (Kahraman, 1988:54)
savunan Cezaevi Komutanı Albay Raci Tetik, yapılan işkenceler üzerine cezaevi
yönetimini protesto için dilekçe veren Taha Akyol’a, “Seni burada astırırım.
Sonra da ‘İntihar etti’ diye yazdırırım” (Birand, 1999:245) şeklinde açık
tehdit savurmuştu.
Erlere “Komutanım” demenin zorunlu olduğu Mamak’ta,
günün her saatinde coplama ve dövme olayı vardı. Yıllar sonra Milliyet gazetesinde Raci Tetik’e hitaben bir mektup
yayınlayan Yaşar Okuyan, “‘Eksi 25 derecede bize yaptıklarınızı, rahmetli
annemi tartaklayarak kanlar içinde bırakmanızı, çay almak için uzanan elime
basmanızı, ‘Burada Allah yoktur, kanun da yoktur’ diye bağırılmasını
unutmuyoruz’ diye yazıyordu” (Kahraman, 1988:184).
Aynı günlerde Mamak’ta bulunan bir diğer MHP’li Rıza
Müftüoğlu, bilâhare Mamak günlerini “Copların Askerleri” ismiyle
kitaplaştırmıştı. Müftüoğlu, “27 ay copların askerleriyle birlikte Mamak
cehenneminde yaşamış, her türlü zulme şâhit olmuştu” (Müftüoğlu, 2000:12).
Rıza Müftüoğlu Mamak Günlerini şöyle anlatıyor:
“Mamak
cehenneminde iyice yıkanmak, suyun koğuşa gelmiş olmasına rağmen mümkün
değildi. Bir müddet sonra bit salgını başladı.” (Müftüoğlu, 2000:22)
“(…) Ziyaretçi yerine çağrıldığımda heyecanla
fırladım ve yerimi aldım. Karşımda eşimi ve çocuklarımı gördüm. Çocuklar çok
güzel giyinmişlerdi. Başım dolanır gibi oldu. Gözlerim yerinden çıkacak
gibiydi. O anda komut geldi: ‘Rahat, hazır ol. Ant okumaya başla.’ Ben ne
yaptığımı, ne olduğunu bilmiyordum. Andı okudum mu, cop yedim mi, hiç
bilmiyordum. Karşımda çocuklarım ve ben, onların okulda okuduklarını
karşılarında okuyordum. Saçlarım, bıyıklarım kesilmiş, yüzümün rengi gitmiş.
Bir ara gözümden bir dalma yaşın aktığını hissettim. Hemen kendimi topladım.
Çocuklarımın karşında ağlamak bir felâket olurdu. Çocuklarımla konuştum. Onlar
benimle konuştu. Görüş bitti. Ben de bittim. Evet, Mamak’taki en korkunç
manzara buydu. Eşin, annen, baban neyse de çocuklarının karşısında komutla ant
okumak… Bu olacak iş değildi. Ama Mamak’ın mantığı buydu. Copların mantığı
buydu. Üç gün sonra çocuklarım sarılık oldu.” (Müftüoğlu, 2000:144)
Aynı günlerde MHP Dâvâsı’ndan yargılanan ve Dil Okulu’nda
15 ay tutuklu kalan Agâh Oktay Güner, savunmasını kitaplaştırdığı eserinde “Dünya
işkence tarihinde Mamak, 1’inci sıradadır” (Güner, 1991:7) şeklinde ifade
ederek durumun vahametini anlatmaya çalışıyordu.
Güner’in böyle tanımladığı Mamak Askerî Cezaevi, Solcu yayıncı İlhan Erdost’a da mezar olur. “Onur Yayınları’nın sahibi İlhan Erdost, Mamak’ta 10 Kasım Pazartesi günü dövülerek öldürülür. Aynı gün Cumhuriyet Gazetesi de kapatılır.” (Cemal, 1986:143)
İşkence sonucu cezaevlerinde 299 kişi hayatını kaybetmişti. Yargılamalar sonrası 7 bin kişi hakkında idam istendi. Mahkemelerde 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi.
Dönemden ıstırap dolu hatıralar
12 Eylül darbecileri her düşünce renginden binlerce kişiye
işkence yapmalarıyla tarihî kayıtlarda yerlerini adılar. O günlerde hapishanelerde
tam bir zulüm vardı. 12 Eylül mağdurlarından Oral Çalışlar, yaşadıklarını şöyle
anlatır:
“Cezaevinde
görüş yerine çıkıyoruz, bizim kafalarımız, saçlarımız kesilmiş ve
çocuklarımızın önünde ‘Türk’üm, doğruyum’ söylüyoruz. Meselâ o görüşmelerden
sonra Yaşar Okuyan ağlamaya başladı. Bu kadar ağır bir psikolojik baskı vardı. Atatürk
İlkeleri diye bir kitabı ezberletiyorlar ve asker seni ondan imtihan ediyor.
Çok komikti, çünkü askerin sizin bu sorulara doğru cevap verip vermediğinizi
anlaması da mümkün değil. Akıl almaz işkenceler vardı. Gözümüzün önünde
dayaktan ölenler oldu. Baskılar sebebiyle aklını yitirenler oldu.”
(Çalışlar, 2012)
Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Alaaddin Aldemir,
cezaevinde kaldığı 8 yıl içerisinde dinî ve ahlâkî değerlerin hiçe sayıldığını
gördüğünü belirterek, “Cezaevinde boy
abdesti alacağız, ama suyu kesmişler. Askere, ‘Komutanım, bir ibrik su verin de
abdest alıp namaz kılalım’ diyoruz. Komutansa, ‘Abdestsiz kılın lan’ diye
bağırıyordu” (Yeni Akit, 2012).
12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nde yapılan işkenceler
cezaevleriyle sınırlı değildi. Darbeciler, bir yandan cezaevindekilere işkence
yaparken, bir yandan da ailelere yönelik psikolojik işkence uyguluyorlardı.
Bir başka işkence mağduru Beşir Öztaş, her Cuma günü
bando eşliğinde bayrak merasimi olduğunda 150-200 Diyarbakırlının bayrak
çekilirken “hazır ol”da durmadığı için gözaltına alındığını, sokaktan kamyon
dolusu adam toplanarak sinema salonlarına getirildiğini ve sonrasını şöyle
anlatıyor: “Onları dayaktan geçirmeye başlıyorlardı.
Öldüresiye dövüyorlardı. Suçlarını bilmiyorlar ama sürekli dayak yiyorlardı.
Her bayrak merasiminde aynı tablo yaşanırdı. Tek suçları İstiklâl Marşı’nda
durmamalarıydı. Tuvalete çıkarılmıyorlardı. ‘İdrarım var’ dese dayaktan
öldürüyorlar, ‘Yok’ dese, altına yapsa daha fena yapıyorlardı. Ne yapacağını
bilemez hâlde kıvranıyorlardı. Gözleri bağlı 10 kişiyi aynı anda tuvalete
götürüyorlardı.” (Yenişafak, 2010)
12 Eylül Darbesi’nde idam edilen ve işkence gören
binlerce kişinin yanı sıra bir o kadar insan da mesleğinden edildi. Bin 300
civarında üst düzey devlet görevlisi re’sen emekliye ayrıldı. Birçoğu uzun
yıllar sonra görevine geri döndü, ancak bu süreden dolayı özlük haklarıyla
ilgili ciddî kayıplar yaşandı, iade-i itibar alamadılar.
Vali Rıza Akdemir, 12 Eylül Darbesi’nden sonra re’sen
emekli edilen 33 validen biriydi. 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen hâlâ
özlük haklarına kavuşamadı, devletten iade-i itibar alamadı. Akdemir
yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “80 yaşına
gelmişim. Bu bir ayıptır. Bu hukuk değildir. İnsanlığı, gök kubbeyi ayakta
tutan haktır. Gözümün yaşı hiçbir zaman akmadı. Hayatım hiçbir suç olmadan
darmadağın oldu.” (Akdemir, 2011 )
Bir başka mağdur, dönem müftülerinden Mustafa Efe, yaşadıklarını
şöyle anlatıyor: “Kurs devam edecek diye
seviniyordum ama bu sevinç uzun sürmedi. Arefe günü Diyanet İşleri
Başkanlığı’ndan bir yazı geldi. ‘Müracaatınız mevzuata uymadığı için Kur’ân
Kursu okutmanlığınıza izin verilmedi’ deniliyordu. Senelerce müftü olarak görev
yapmasına izin verilen bir adamın, fahrî olarak Kur’ân okutmasına izin
verilmiyordu ve cidden şaşılacak bir durumdu. Böylece bin 200 talebenin okuduğu
ve dinini öğrenmeye çalıştığı kursun faaliyeti engellendi. Talebeler ağlayarak
dağıldılar.” (Efe, 2013:154)
Dönemin ilâhiyat hocası Ali Özek de bu anlamda bir başka olay anlatır: “Sıkıyönetim döneminde birçok olay oluyordu. Bu olaylardan birisi
şuydu: Bizim bölgeye bakan Sıkıyönetim subayı, başörtüsüyle ilgili gereksiz
işler yapıyordu. Meselâ Kadıköy İmam-Hatip Okulu’na gidip öğretmenleri
toplamış. Bakmış ki, içlerinde başörtülü bir öğretmen var. Herkesin önünde onun
başörtüsünü çekip çıkarmış ve kadının başını açmış. Tabiî kimse sesini
çıkaramıyor.” (Özek-Yıldırım, 2012:260)
Ali Özek şöyle devam eder: “Aynı yüzbaşı bana, ‘Sakalını keseceksin’ dedi. Ben de, ‘Kesemem, senin
emrinle mi sakalımı keseceğim?’ dedim. Tartıştık. Bu sefer, ‘Ben kestirmesini
bilirim’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Sen şu papazlara sakalını kestir, o zaman
ben de keserim. Senin görevin gelip burada asayişi temin etmektir. Başörtüsü,
sakal meselesi senin işin değil. Bunlara karışma. Eğer birisi sana emir
vermişse yanlış vermiş’ dedim.” (Özek-Yıldırım, 2012:261)
12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında 397 subay, 176
astsubay ve 447 askerî öğrenci, toplam bin 20 askerin “yasadışı görüş”
iddiasıyla TSK ile ilişiği kesildi. 12 Eylül Darbesi’nin bilançosu, kelimenin
tam mânâsıyla korkunçtu:
“12 Eylül
darbecileri TBMM’yi kapattı, siyâsî parti ve liderlerini susturdu. 650 bin
kişiyi gözaltına aldı. 230 bin kişiyi yargıladı. 7 bin kişi için idam cezası
istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Bunlardan 50’si asıldı. 388 bin kişiye
pasaport verilmedi. 30 bin kişi işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan
çıkarıldı. 30 bin kişi siyâsî mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu
bir şekilde öldü. 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi.
937 film,
‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti
durduruldu. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Gazeteler 300 gün yayın
yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dâvâ açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha
edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir
şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu. 95 kişi
‘çatışmada’ öldü. 73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi. 43 kişinin ‘intihar
ettiği’ bildirildi.” (NTV, 2007)
12 Eylül darbecilerinin ülkeyi nasıl yönettiğini
işadamı Saffet Ulusoy, çok manidar bir örnekle şöyle anlatır: “Almanya’nın Münih şehri parlamenterleri,
1982 yılında Ulusoy’un davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. Antalya ve
İstanbul’un turistik yerlerini gezdirdik. Memleketlerine yolcu etmeden de bir
akşam yemeği verdik. Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl Paşa,
kendisine söz verilince, ‘Bizleri ağırladınız, sizlere çok teşekkür ederiz. Ama
bizim çok uykumuz geldi. Müsaade edin, otelimize gidip uyuyalım’ dedi. Bu
konuşma herkesin çok tuhafına gitmişti.” (Ulusoy, 2005:301)
Kaynaklar
Birand M. Ali (1999), Demirkırat, İstanbul: Doğan Kitap
Cemal Hasan (1986), Tank Sesiyle Uyanmak, Ankara: Bilgi Yay.
Çalışlar Oral (2012), Milat,
9.4.2012
Efe Ahmet (2013), Bir
Müftünün Hatıraları, Ankara: Boğaziçi Yayınları
Güner Agâh Oktay (1991), Savunma, İstanbul: Tesav Yay
Heyet (1984), Basın 80-84, İstanbul: ÇGD Yay.
Kahraman Ahmet, (1988), Kurtarıcılar, İstanbul: Boyut Yay
Müftüoğlu Rıza, (2000), Copların Askerleri, Ankara: Ocak Yay.
NTV (2007), 12.9.2007
Özek Ali-Yıldırım Ramazan (2012), Ali Özek’in Hatıraları, İstanbul: Düşün Yayıncılık
Tarımcıoğlu Faik (1990), 250 Liralık Adalet, İstanbul: Milliyet
Yay.
Ulusoy Saffet (2005), Aklımda
Kalanlar, İstanbul
Yeni Akit (2012),
18.2.2012
Yeni Şafak (2010), 23.8.2010



